18 Nisan 2008

TÜRKİYENİN DIŞ BORÇ DERDİ, BENİ DE GERDİ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Son günlerde nedense kafayı fena halde Türkiye’nin dış borcuna taktım. Yani anlayacağınız, akşam yatınca Türkiye’nin dolar bazındaki dış borcunu düşünüyorum. Sabah kalkınca gene Türkiye’nin dış borcuyla uyanıyorum. Öyle ki hiç abartısız bu dış borç meselesi artık kâbus olarak rüyalarımı bile süslüyor.

Normal hayatta kimseden borç almayı sevmem. Banka kredisi işine ise hiç girmem. Eğer çok mecbur kalıp, borçlanmam gerekiyor olsa bile, Rahmetli babamın tabiriyle çok yakın akraba veya kardeşlerimden Kadré Hasan niyetine borç alırım. Borç aldığım zaman ise mutlaka zamanından önce borcumu geri ödemişimdir. Hiçbir zaman taksitli alış veriş yapmam. Önce paramı biriktiririm sonra gidip pazarlık yaparak, peşin alış verişimi yaparım. Hatta Telefon su, Elektrik, ADSL veya Kredi kartı borcumu dahi her zaman son ödeme gününden 15 veya 20 gün öncesinden ödemişimdir. (Kadré Hasan; anlamı: Hz. Hasanın hatırına. Yani ihtiyacı olan bir Müslüman’ın, Müslüman kardeşinden ihtiyaçlarını karşılaması amacıyla faizsiz bir şekilde borçlanmasıdır. Onun tek şartı ise vaat edilen zamanda geri ödenmesidir. Rahmetli babam bu sistemi Sürgücü de çok güzel kurmuştu. Öyle ki Sürgücüden İstanbul’a çalışmaya gidip, yol masrafı olmayan veya köydeki ihtiyaç sahibi herkes babama geli, Kadré Hasan olarak borçlanırdı.)
Belki borç konusunda hasas olduğumdan mı bilinmez ama gerçekten şu dış borç meselesi ciddi ve yabana atılamayacak bir boyuta ulaşıyor gün geçtikçe. Ben iktisatçı değilim ama her yıl Türkiye’nin dış borcu 20 – 30 milyar dolar artıyor.

Dün Google’de “2008 Türkiye’nin dış borcu” diye arama yapınca karşılaştığım rakam 250 milyar dolar. Yani devletin satılacak neyi varsa satıldığı, en çok gelir getiren işletmelerin satıldığı veya özelleştirildiği bir dönemde dahi dış borç stoğu erimiyor tam tersine yıldan yıla yüksek faiz nedeniyle artıyor. Oysa devletin bu kadar dış borcu artarken ülke olarak, savurganlığımız, harcamalarımız ve israfımız git gide artıyor. Türkiye de ihracat durma noktasına gelirken, dünyada üretilen son teknolojik ürünler piyasaya çıkar çıkmaz anında Türkiye de vitrinleri süslüyor. Mesela cep telefonları, Türkiye de yılda cep telefonlarına harcanan para miktarı 30 milyar dolar. Uzak doğudan Türkiye’ye yapılan elektronik eşya ithalatı gün geçtikçe o kadar çok artıyor ki, Elektronik firmaları veya GSM şirketleri cebimizdeki cep telefonunu 4 ayda bir değiştirmemiz için akla hayale gelmeyecek kampanyalar düzenlemektedirler. Yani neredeyse telefonumuzu, bilgisayarımızı, monitörümüzü, Televizyonumuzu değiştirmemiz için biz tüketicileri bir dövmedikleri kalmış. Türkiye de bu kadar dış borç dururken. Hiç aklı başında biri çıkıp, ta ne kamu kurumlarının nede vatandaşın savurganlığını ve israfını durdurmaya yönelik bir politika geliştirmiyor. Bizler gerek ülke olarak gerekse vatandaş olarak, dışarıdan aldığımız borçlarla, arabamızı, evimizi, koltuklarımızı ve teknolojik eşyalarımızı değiştirerek Avrupa Birliğine gireceğimizi zannediyoruz. Oysa hükümetin İMF den alacağı bir milyar dolar borç için nelere katlandığını, kalan borcun faizini taksitlendirmek için IMF’nin ülke olarak her türlü ailevi meselelerimize dahi burnunu soktuğunda dahi sesimizi çıkarma konusundaki acizliğimizi çok çabuk unutuyoruz.

Bütün bu borçlar dururken, sanki hiçbir şey olmamış gibi gerek bürokratlar ve gerekse vatandaşlar olarak elimizi kolumuzu sallaya sallaya yurtdışına çıkıp geliyoruz. Yani kimisi ziyaret, kimisi ise ticaret olsun diye sınır kapılarından giriş çıkış yapıyor. Oysa bir ülkenin uzun yıllar ödeyemediği ve günden güne biriken dış borcu varsa bence en azından utancından dahi olsa yurt dışına çıkmaması gerektiğine inanıyorum. Nasıl ki bir memur, borçlandığı bakkalın yanından geçerken ezik ve mahcup bir şekilde geçiyorsa. Borçlu ülke bürokratları ve vatandaşları da aynı şekilde yurt dışına çıktıkları zaman bu dış borç yükünün ezikliğini hissetmeleri gerekir. Devlet yetkilileri borçlanıyorsa vatandaş ne yapsın? Diye sorarsanız. Bence bu bir bahane olmamalı. Çünkü dış borç zaten hükümetlerin veya bürokratların umurlarında değil ki. Onlar geçicidir vatandaşlar ise kalıcıdır. İyi de olsa kötü de olsa bu borç vatandaşların sırtında bir kamburdur. Vatandaşlar bu dış borçların kapanması için ve savurganlığın önlenmesi için her türlü çareye başvurmalıdır. Bu dış borcun kapatılması, bir daha dışarıdan borçlanmamak şartıyla ya Türkiye’nin nüfusuna bölünüp ödenmesi gerekir, ya da günden güne artan savurganlık ve israfa son verilmesi gerekir.

Büyük konuşmayayım ama ben şahsen Türkiye’nin bu kadar dış borcu var iken hiçbir zaman yurt dışına çıkmayacağım. Geçen yıl Moskova da iş yapan bir arkadaşım, orayı gezip görmem için davet ettiğinde ona “Arkadaşım davetin için teşekkür ederim ama, Türkiye’nin dış borcu dururken yurt dışına çıkmayı düşünmüyorum” demiştim.
Çünkü öyle hissediyorum ki, sanki yurt dışına çıktığımda o ülkenin vatandaşları beni parmaklarıyla gösterip, “Bu adamın ülkesi IMF’ye 250 milyar dolar borçlu” diyeceğini zannediyorum. Gerçekten de komplekse girmemek elde değil. Çünkü Türkiye gibi hem yeraltı hem yer üstü kaynaklarıyla zengin bir ülke bu kadar dış borç altında ezilmeyi hiç hak etmiyor. Aslında Türkiye’nin diğer ülkelere borç vermesi gerekir. Hem de Kadré Hasan olarak faizsiz bir şekilde. Neden derseniz, dört kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı imparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye bu dış borç batağında yüzmeyi hiç hak etmiyor.

Ben şahsen Ülkemin dış borcu dururken Hacca gitmeyi bile düşünmüyorum. Zaten bu kadar dış borç dururken Hacca gitsem bile bunun kabul olacağına şüpheyle bakıyorum. Çocuklarımıza miras kalacak dış borç dururken, hangi parayla Hacca giderim? Kusuruma bakmayın, Hacca gidip, sizi kandırabilirim ama Allah’ı asla kandıramam. Bir insanın borcu varken Hacca gitmesi hiç caiz değildir. Bana inanmıyorsanız, Dini kitaplara bakın, Hadislere bakın. Dış borç seni ilgilendirmez devlet düşünsün diyorsanız, nasıl beni ilgilendirmez? Günden güne artan vergiler, zamlar ne içindir o zaman?. Eninde sonunda bizler ödeyeceğiz bu borcu. Ne Amerikalılar ne, Avrupalılar nede komşularımız İran veya Azerbaycan ödemeyecek. Bizler ödeyeceğiz. Hem de günden güne artan yüksek faizleriyle. Sahi faiz dedim de madem faiz haram, Kar payı helaldir. Müslüman ve zengin Arap kardeşlerimiz niye bize Kadré Hasan (Hz. Hasanın Hatırına) olarak faizsiz borç vermiyorlar? Yoksa Müslüman kardeşleri değilmiyiz? Eğer ülkemize Kadré Hasan olarak faizsiz borç vermiyorlarsa biz niye her yıl 100.000 vatandaşımızı Hacca gönderip Arabistan da yıllık ortalama en az 500 milyon dolar bir para harcıyoruz? Hem de dış ülkelere 250 milyar dolar borcumuz varken. Arap ve din düşmanlığı yaptığımı sakın düşünmeyin. Ama gerçekleri söylüyorum. Elhamdülillah, benim soyum sopum Müslüman. Babam, dedem, dedemin dedesi imam. Babam ve dedem Hacca gittiklerinde Türkiye’nin dış borcu yoktu. Ama ben Ülkemizin bu kadar dış borcu varken, dış ülkelere tatile veya Hacca gitmeyi uygun görmüyorum.
Ülke olarak çocuklarımıza, torunlarımıza borç değil, servet bırakmalıyız. Çünkü öldüğümüzde arkamızdan kötü söz söylemesinler. Bence bu dış borç meselesini toplum olarak düşünmeliyiz. Neler yapabiliriz, bu borçtan kurtulmak için mutlaka sizin de bir fikriniz vardır muhakkak.

Dış borcu olmayan, ihtiyaç sahibi ülkelere Kadré Hasan borç veren bir Türkiye’de yaşamak umut ve dileğiyle, hoşça kalın.

Mehmet AYAZ
www.surgucum.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlama biçimi kutucuğundan Adı/Url 'yi seçerek, isminizi ve dilerseniz mail veya site adresinizi yazıp yorumunuzu gönderin. Yorumunuz Editör onayından geçerse yayınlanacaktır. Küfür, Hakaret, İftira ve SİYASİ içerikli yorumlar ve Adı Soyadı belirtilmeyen yorumlar yayınlanmıyacaktır. www.surgucum.com