28 Mart 2009

Nasıl yazar oldular dersiniz?

http://medya.zaman.com.tr/2009/03/28/yazar.jpg
Kısa bir süre önce Can Yayınları Stefan Zweig'in Balzac üzerine yazdığı biyografik bir eser yayınladı. Kitabı okuyunca Balzac'ın aslında ne kadar zor bir yaşamı olduğunu ve yazarlığa ne kadar zor şartlarda başladığını anlıyoruz. Balzac ve öz annesinin ilişkisi bir çocuğunun penceresinden bakınca korkunç anekdotlarla dolu.

Mesela, "Anne Charlotte, oğlunun doğumundan hemen sonra, henüz loğusayken, onu cüzzamlı bir evden atar. Çocuk, kendisine sütanneliği yapması için bir jandarmanın karısına teslim edilir; dört yaşına kadar orada kalır; bundan sonra da annesinin, babasının ve kardeşlerinin, hali vakti yerinde olan ailesinin yanına gelemez, yarım pansiyonlu olarak yabancı bir ailenin yanına verilir; sanki kendi ailesi değil de çok uzak akrabalarıymış gibi onları sadece haftada bir kez, o da pazar günleri ziyaret edebilir." Okurlardan yaptığı şu yorum yaşadıklarını net bir şekilde anlatıyor aslında: "Okuduğum bu kitaptan sonra Balzac adı bile beni hüzünlendirir. Herkesin bir hayat hikayesi vardır ve Balzac da hayatı boyunca gerçeklikle, dehası arasında uçurum yaşamıştır.' Daha önemlisi bir yazarın eserini okumadan önce onu tanımanın, yaşadıklarına bakmanın önemi bir kez daha değer kazanıyor. Vadideki Zambak, Goriot Baba, Köylüler gibi romanları böylece daha anlamlı hale geliyor. Biz de yazarlarımızın "yazarlık sürecini" merak ettik ve "Siz nasıl yazar oldunuz? Bir olay, yaşam şartları ya da belki küçük bir söz sizdeki yazarlık ateşine kıvılcım olmuştur. Nasıl bir süreç geçirdiniz?" diye sorduk.

***

Yazmaya karımın ilk maaşıyla aldığı daktiloyla başladım

Mehmet Eroğlu: "Ben yazmaya, sekiz yıllık mahkumiyet ve iki yıllık sürgün cezasının 1974 yılındaki genel afla ortadan kalkmasının ardından, karımın bana ilk maaşıyla aldığı daktiloyla başladım. Aslında inandığım mücadeleyi yazarak devam ettirmeyi seçtim de diyebiliriz. Politik mücadeleye, yazmaya, daha doğrusu dünyayı daha adil bir yer kılmaya karar verişimin ardında hep aynı olay vardır: Lisedeyken yatılıydım; bir gece bir grup arkadaşla okuldan kaçmıştık. Gece yarısı sokakta hüngür hüngür ağlayan, aksakallı, kimsesiz bir dedeyle karşılaştık. Zavallı, ona muhtarlıktan verilen ve ölmesi halinde defin işlemlerinin muhtarlıkça yapılacağını bildiren evrakı kaybetmişti. O kağıt olmadan, kimsesiz biri olarak ölürse onu 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin kadavra havuzuna atacaklarından korkuyor, bu yüzden ağlıyordu. O gece, yaşlıları ve çocukları ağlamayan bir ülkede yaşamak için elimden ne gelirse yapacağıma yemin ettim ve ilk gizli örgütümü kurdum. Hasan Dedeyi Kadavra Havuzuna teslim etmeme örgütü... Beş yıl sonra Hasan dede öldüğünde ben yargılanıyordum ama arkadaşlarım onu havuza vermediler, toprağa yerleştirdiler...

İlk romanım, Issızlığın Ortası 1979 yılında Milliyet Roman Armağanı Birincilik Ödülü'nü kazandı. Ancak romanın basılması Abdi İpekçi'nin öldürülmesi ve gazetenin sahip değiştirmesi nedeniyle bir türlü gerçekleşmedi. Bu sorunun aşılmasını beklerken bu kez de 12 Eylül darbesi önümüze çıktı. Ama bir yıl sonra benimle birlikte ödül kazanan kitaplar yayınlanırken benimki solcu olduğu ve anti-militarist öğeler taşıdığı için reddedildi. Bunun üzerine yayınevi benden başka roman istedi. 2. romanımı verdim. Onun da akibeti aynı oldu. Romanlarım ancak 1984'te, ülkenin üzerinden askeri rejimin gölgesi kalktıktan, yani yazıldıktan 10 yıl sonra basılabildi. Aslında gerçek edebiyat, bireyin çileli deneyimlerinden sonra acılı anılarını özümseyerek kişiliğini oluşturma safhasında ortaya çıkar. Yazar, hiç olmazsa hayatının bir bölümünü acıyla koyun koyuna geçirmiş olmalıdır. Çünkü gerçek edebiyatçılarla taklitçilerini birbirinden ayıran terazinin ölçü birimi -bizi gerçek kılan- acıdır. Yazar, "yıkım ve kargaşadan doğan acıyı sevmeyi" öğrenmelidir.

***

"Arkadaşlarım babalarının daktilolarını kaçırıp, bana ödünç veriyordu"

Buket Uzuner:"Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında; "astronot veya denizaltı kaptanı" diye yanıtlayan bir çocuktum, aynı zamanda bilim insanı olup hastalıklara çareler bulmak da hayallerimin arasındaydı ancak yapmak istediğim her şey, özellikle macera ve heyecan neredeyse yalnızca erkeklere ayrılmış bir alanda cereyan ediyor, kadınlaraysa annelik, ev kadınlığı ve birkaç meslek dışında pek bir şey hayal etme umudu (bile) kalmıyordu. Liseden başlayarak hep bilim alanında eğitim almam, moleküler biyoloji, çevrebilim, su kirliliği konularında çalışmam biraz da bu konuların, hayatî bilimlerin en maceralı alanları olmasındandı. Ancak çocukluğumdan beri hem okumaya düşkün, hem de hikâye etmeyi seven biri oldum. Lisedeyken bazı yazı yarışmalarına katılır, ödüller alır, yerel gazete, dergilerde yayımlanırdım. Üniversitede moleküler biyoloji okurken o sırada yazarlık hevesi olan bir çok genç gibi ben de Attila İlhan'ın editörlük yaptığı yayınevinde neredeyse bir edebiyat atölyesine dönüşen odasına sık sık gider olmuş, o muhteşem usta-çırak deneyimine kabul görmüştüm. Aynı yıllarda ilk hikâyelerim o zamanın önemli edebiyat dergilerine kabul edildiğinde artık yazarak aynı zamanda hem denizaltı kaptanı, hem de astronot olabileceğimi anlamıştım. Ancak daha sonra hem iyi yazarlığın, hem de iyi bilim araştırmacılığının insanın hayatında tam adanmışlık istediğini kavradım ve akademik hayatı bırakıp, kendimi tamamen yazmaya adamak istedim. Bu çok önemli bir karardı, çünkü 'Tamam ben artık tamamen yazarak yaşayacağım!' dediğiniz anda aç kalmaya da mahkumsunuzdur. Ah-ha! işte ben de o zaman büyük sorunlarla karşılaştım. Dünyayı gezip, görebilmek için farklı üniversitelerden burslar kazanarak, garsonluk, bebek bakıcılığı, aşçılık gibi yarım zamanlı işlerle desteklediğim ekonomik hayatım, yazabilmek için bana hiç zaman bırakmıyordu.

Böylece ben de birkaç yıl boyunca ailemi ve arkadaşlarımı endişelendiren tuhaf, çok riskli bir hayata başladım: 6 ay çalışıp, 6 ay yazıyordum ama yazdıklarımı yayınlayacak bir yayınevi yoktu! Bu sırada örneğin reklam yazarlığı, otelcilik, dil öğretmenliği yapıyor, kazandığım parayı biriktirip, sonra eve kapanıp yazıyordum. Bazen daktilom bozuluyor, yenisini alacak durumum olmadığından arkadaşlarım babalarının daktilolarını kaçırıp, ödünç veriyordu.

On sekiz yaşındayken yazdığım hikâyeler Türkiye'nin en prestijli edebiyat dergilerince kabul edilmişken on yıl kadar sonra yazdığım ilk kitap 'Benim Adım Mayıs' hemen her yayınevinden reddediliyor ya da aylarca olumlu veya olumsuz yanıtsız bırakılıyor, ben de gençlik heyecanı ve edebiyatçı gururuyla dosyamı alıp, çekip gidiyor, öfkemden deliye dönüyor, yeniden yazıyor, yazıyordum. Reddediliş nedenleri arasında bu iddialı, gururlu ve galiba kibirli duruşumun da etkisi vardı ama içimden çok iyi biliyordum ki, yazdıklarım iyidir, samimidir ve yazmaya adanmış bir ruhum vardır.

Bu hem parasız hem yayınevsiz çok zor zamanlarda arkamda "Sende edebiyatçı kumaşı var" diyen Attila İlhan'ın ve Cemal Süreya'nın sesi bana güç vermiştir. Bu zor zamanlar o kadar uzadı ki, daha sonra ilk kitaplarım ancak çok küçük yayınevlerinden yayımlanmasına rağmen ilgi çekip, hiç reklam yapılmadan çok okunanlar arasına girdiğinde bir hikâyemi film yapmak isteyen değerli yönetmen Atıf Yılmaz, bir TÜYAP Kitap Fuarı'nda beni ararken ziyaret ettiği pek çok yayınevi standından öğrendiği bir şeyi bana kahkahalarla şöyle anlatmıştı:

"Yahu Buket, senin yayınevini aramak için dolaşırken, seni geri çevirdiği için pişman olmayan bir yayıncıya rastlamadım be!" Sonra annelik sorumluluğuyla beraber bütün anne-yazarların yaşadığı yazmaya zaman ve ruh ayırma zorlukları yaşadım, o yıllarda ekonomik olarak oğlumun babası bana destek verdiği için yazabiliyordum. Ancak ilk romanım 'İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri' romanım yayımlandıktan sonra yazarak geçinebilmeye başladım.

Bir edebiyatçının yazdıklarıyla hayatını kazanabilmesi bizim ülkemizde hâlâ ayıp/günah gibi algılanıyor, oysa bu olsa olsa sanatçısına değer veren ulusların başarabildiği, gurur verici bir durumdur. Çocukken Louisa May Alcott'un Küçük Kadınlar adlı romanındaki Jo'nun bir hikayesinin yayınlanmasıyla kazandığı parayı ailesine harcaması beni çok etkilemişti. Hikâye ederek hayatını kazanmak fikriyle büyülenmiştim. Demek insan çok sevdiği bir şeyden hayatını kazanabilirdi? Keşke Orhan Kemal'ler, Metin Altıok'lar, Sevim Burak'lar yazarak geçinebilselerdi... Bu nedenle hayatımda hiçbir zaman zengin olmak hevesi olmayan ben, yalnızca yetenekli genç yazarlara ilk roman/hikaye kitaplarını yazmaları için birer yıllık burs vermek üzere bir edebiyat vakfı kurabilmek için artık zengin olmayı istiyorum. Benim çektiğim sıkıntıları çekmeyen bazı genç yazarlarımız olsun diye. Kim bilir, belki büyük bir edebiyat ödülü kazanır ve parasını buraya harcarım, neden olmasın!"

***

TKP'ye rapor yazdığımı sanıyordum, meğer hikaye yazmışım...

Ahmet Ümit: "Ben aslında çok iyi bir kitap okuruydum ama yazar olmayı aklımın ucumdan bile geçirmiyordum. Gençken ya da çocukken yazar olacağım diye bir hedefim yoktu. 1980'de darbe oldu ve 1982'de bir anayasayı şu anda da başımıza bela olan 82'i anayasasını halk oylamasına sundular. Halk evet ya da hayır diyecekti ama hayır demek aslında yasaktı. Yani hayır diyenler düşman, vatan haini ilan ediliyordu. Ben de o sıralar sol bir örgütte yöneticiydim. Yer altındaydık ama yasal değildi örgüt. Eski Türkiye Komünist Partisi'nin gençlik örgütünü yönetiyordum. Bir sabah duvarlara 82 anayasasına hayır diyen afişler yapıştırıyorduk. Tabi bu çok tehlikeli bir işti. Çünkü yasak, yakalarlarsa işkencede ölme ihtimaliniz çok yüksekti. Olmazsa da en az 5 yıl ceza yiyecektiniz. O işi yaparken benim sorumluluğum altındaki bir çocuk polis tarafından yakalandı. Çocuk beni tanımıyordu, yani gerçek ismimi bilmiyordu, bu tür örgütler isim vermezler, yer altında çalıştığı için kimse birbirini tanımaz. Bu arkadaş yakalandı, beni aradı, telefonla konuştuk. Çok heyecanlıydı, sesinden yakalandığını anladım. Çocuk benimle görüşmek istedi. Olur gelirim dedim ama gitmedim. Bunun üzerine arkadaşlarım benden bu olayı rapor etmemi istedi. Yani yer altındaki o antifaşist grup organizasyon bu olay nasıl oldu bize yazar mısın dediler. Raporu yazarken farkında varmadan bir hikaye yazmışım. Ondan sonra çok daha ilginç bir şey oldu. O zamanlar Çekoslavakya diye bir ülke vardı. Başkenti Prag'da bir dergi yayınlanıyordu ama 40 dilde basılıyordu. Derginin adı Barış ve Sosyalizm Sorunları'ydı. Arkadaşlarım raporu oraya yollamışlar ve hikaye 40 dilde yayınladı ve birdenbire benim aklıma ben yazar olabilirim düşüncesi geldi. Böylece de hikaye başlamış oldu. Hikaye edebi açıdan çok güçlü değildi ama çok öğreticiydi. Bundan sonra artık hikayeler, şiirler yazmaya başladım. 1989'da bir şiir kitabı çıkardık. Deniz yayıncılık diye bir yayınevinden... Ondan sonra birçok yayınevine şiirlerimi götürdüm. Adam Sanat'a, Varlık'a... Başlarda ince eliyip sık dokudular. Mehmet Fuat birkaç şiirimi yayınladı. Daha sonra bir hikaye kitabı çıkardım. Orada bir arkadaşım 'sen polisiye yazıyorsun' dedi ve ben polisiye yazmaya başladım. Ama bu arada durum şöyleydi; bir kızım var, gündüzleri reklam ajansında çalışıyorum, akşamları yazıyorum. Hatta akşam olup herkes gidince hikayelerimi romanlarımı yazıyorum. 2000'e kadar böyle devam etti. Yani bir yandan geçimimi sağlamak için gündüzleri çalışıyorum, bir yandan da akşamları romanımı yazıyordum. 18 yıl böyle devam etti. 2000'de Patasana yayınlandıktan sonra şansım döndü. Sadece kitaplarımla yazarak yaşamaya başladım. Kitaplarım çok satmaya başladı. Şimdiki halime gelmeye başladım. Yazdıklarımla geçinmeye başladım Bu da büyük bir şans. "

***

"Çemberlitaş'tan eve ağlayarak döndüğüm çok olmuştur"

Fatma Karabıyık:"İstanbul, baraka ilkokulu. Yağmur üstümüze yağıyor. Sobaya durmadan odun atıyoruz. Tahta nöbetçisi gibi soba nöbetçisi var sınıfımızda. Teneffüste eteğimizi ıslatıp kuruması için sobanın üzerine seriyoruz. Kururken eteğimiz delik delik yanıyor. O delikleri parmağımızla genişletiyoruz. Veliler şikayet etmiş. Nöbetçi olduğum gün öğretmenimiz bizi yakalayıverdi. Bütün sınıfın cezası benim boynuma kesildi. Nöbetçi olarak mesuliyetimi yerine getirmediğim için.

Derslere katılmayacaktım. Söz almayacaktım. Arka sıraya atıldım. Hem sınıftayım hem sınıfta değilim. Çok üzülmüştüm. Ama üzüntümü saklamak için eğleniyormuş gibi yaptım. Eğlenmek için resim çizip yanına bir şeyler yazıyorum. Saçma sapan şeyler aslında. Öğretmenim fazla eğlendiğimi fark edince yazdıklarımı elimden aldı. Ufukta bir ceza daha göründü derken, babama o akşam 'kızına dikkat et, bu çocukta yazar kumaşı var' demiş. Babam çok ciddiye aldı bu cümleyi. İlkokul üçüncü sınıftan ilk kitabımı bastırdığım otuzlu yaşlarıma kadar yazılmamış en güzel metinlerin yazarı olarak kabul etti beni.

Bir yazar adayı olarak çok sıkı günlük tutuyorum. Lise son sınıftayken tuttuğum günlükler ağabeyimin eline geçti. Bir hışım aldım. Bir kutu kibrit ile lavaboya girip sayfa sayfa yaktım hepsini. Sen misin bunu yapan. Üniversite yıllarında tuttuğum günlükleri bir poşetin içinde kaybettim. Üniversite yıllarının günlükleri için hâlâ çok üzülürüm. Biri bulsa getirse ne kadar mutlu olacağım. Ama mümkün değil. Çünkü yine yakalanırım endişesi ile üzerinde hiçbir ibare olmamasına dikkat etmiştim. Üniversite kazanma hediyesi olarak büyük babam bana bir daktilo aldı. Sarı-siyah silver-red. Taka taka tak. Yazıyorum. Ne yazıyorum? Önüme koyduğum kendi kendine on parmak öğrenmek kitabından temrin ediyorum.

Yıl 1980. Felsefe birinci sınıftayım. Ağabeyim merhum Arvasi'nin 'Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz' kitabını getirdi. 'Felsefe okuyorsun bu kitabı kritik et bakalım' dedi. Cahil cesareti. Kritik ettim güya. Merhum pek beğenmiş. 'Tanıyalım' demiş. Ödüm koptu. Uzunca bir süre yazdığımı hiç kimseye göstermedim. Beğenilmekten oldum olası korkarım. Eleştirseydi ihtimal dizinin dibinden ayrılmazdım.

Mustafa Kutlu'ya yazdırdıklarımı beğendiremediğim için yıllarca gidip geldim Dergah'a. Üstat her defasında beni denemeye yönlendirir, kalemimin öyküye uygun olmadığını söylerdi. 'Yazdığını görmüyorsun' derdi. Çemberlitaş'tan eve ağlayarak döndüğüm çok olmuştur. Bir-iki ay sonra yine giderdim. Yazdıklarımı görünceye kadar sürdü bu. İnsanın yazdığını görmesinin ne demek olduğunu sıkı bir terbiye sonucu fark ettim. Terbiye diyorum çünkü Mustafa Bey'e beğendiğim metinleri değil, beğenmediklerimi götürürdüm. Beğenmediğim metinlerdeki aksaklıkları görüyor ama tam olarak adını koyamıyordum. Sırf bunu öğrenmek için götürürdüm yıllarca."

***

Edebiyat camiasında kolayca tekme atılacak bir yazar oldum hep

Aslı Erdoğan:"1991-92 arasında İsviçre Cenevre'de fizik üzerine mastır yaparken Cern'de çalışıyordum. Yabancı bir ülkedeydim ve daha 24 yaşında gencecik bir kızdım. Çok ağır bir çalışma tempom vardı. Günde 14-15 saat işteydim. O zamanlar Cern'de Türkiye'den çok az insan vardı. 5-6 kişiydik. Gece 24'te kalkan son otobüsle evime geliyordum. Aslında evim de, param da yok. Kiralık oda tutmuştum. Yarım saat dinlendikten sonra sabaha kadar yazıyordum. Bir-iki saat uyuduktan sonra işe gidiyordum. Ama odada yeterli ışık olmadığı için ev sahibiyle ortak kullandığımız mutfakta yazıyordum. Mucizevi Mandarin'i böyle yazdım. Çok iyi hatırlıyorum 21 Aralık 1991'de başladım yazmaya, 12 Mayıs 1992'de bitirdim. Mucizevi Mandarin 1996'da ikinci kitabım olarak yayınlandı. Dört yıl o defterleri yanımda taşıdım. Ben edebiyat camiasında kişisel ilişkilerden çok çektim. Hem kadının olmanın hem de yalnızlığın getirdiği bir şey bu. Edebiyat camiasında kolayca tekme atılacak bir yazar oldum hep. Hâlâ daha arkası sağlam biri değilim. Kazıklar yiyorum. Her genç yazarın başına gelen şey ilk başta benim de başıma geldi. Önceleri kimse okumadı. Ama bir yandan da şanslıydım. Okuyanlar inkar etmediler. Yani 'bu kadın iyi yazardır' cümlesi erkenden kuruldu benim için. Bir yazarın çocukluğunun nasıl geçtiği yazdıklarından bellidir. Yazarken tabak gibi ortadasınız, istediğiniz kadar saklayın... Tüm yazarların çocukluklarında ciddi kırılmalar vardır, demek ki bir şekilde besliyor. Benim de çocukluğum çok acılı, çok mutsuz geçti. Şiddet doluydu. Boşanmış bir aile, sürekli kavga dövüş. Yalnızdı. Haksızlık olan kısmı şu ki, büyükler ayrıldıktan sonra bir şekilde yollarına devam ediyor, anılarını istedikleri unutuyor ya da çarpıtıyorlar, ama bir çocuk asla unutmuyor. Çocukluk demek kırılmak demek aslında."

***

Kimse roman yazmayınca oturup kendim yazdım

Mehmed Niyazi: "Yazarlık diye bir şey aklımda yoktu, fakat biz Necip Fazıl Bey'in şiirlerini, dergilerini, Peyami Sefa'nın romanlarını okurduk. Peyami bey rahmetli oldu. Hanımı Nebahat hanım felçliydi. Evine para girmiyordu. Necip Fazıl bey hapishaneden çıkmıştı. Birkaç genç bir araya gelerek onların kitaplarını basalım diye düşündük. O zaman milli muhafazakar bir okuyucu kesimi de yoktu. Yayınevleri kitaplarını basmaya talip olmuyordu. Arkadaşlarla Ötüken Yayınevi'ni kurduk. Kitapları basmaya başladık.

Bu arada imam hatip okullarını ilgiyle takip ederdim. Ben düz lise çıkışlıyım. Ama bir gün futbol maçında onların ne kadar nezih, ağırbaşlı, bizimle mukayese edilemeyecek derecede yüksek bir anlayış sahibi olduklarını fark ettim ve bu gençlerin hayatını, idealizmini anlatan, onlara hizmet yolunu açan bir roman yazılmasını o zaman eli kalem tutan insanlardan ağabeylerimizden rica ettim. Bir kısmı kaparo aldı benden, ne roman geldi, ne de verdiğim kaparolar iade edildi. Bunun üzerine kendim oturup bir roman yazmaya başladım. 'Varolmak Kavgası' ortaya çıktı. Böylece yazarlığa bilmeyerek, istemeyerek veya aklımda olmayarak adım atmış oldum. Az buçuk varlıklı bir ailenin çocuğuyduk, yazarlıktan bir para beklentim yoktu. Ama ummadığım paralar kazanmaya başladım. Yazarın esas sıkıntısı ruhi meselelerdir, milletinin çektiği ıztıraplardır. Yazar için büyük sıkıntı kaynakları bunlardır. Yoksa bir yazar bugün peynir ekmek, yarın baklava yer. Bir yazar için bunlar çok önemli değildir bana göre. Bulur Hint kumaşı giyer, bulamaz keten giyer, bunlar yazar için ufak şeylerdir."

***

Biraz başımı kaldırsam, "Bu fazla oluyor!" denildi

Sevinç Çokum:"Yazarlığı hemen kapımın önünde bulmadığımı, bu işin zaten benimle birlikte doğduğunu ve sonradan yaşama sebebime dönüştüğünü söylemeliyim. Ama hep düşünmüşümdür; yazmak gerçekten rahatlamak mıdır, yoksa bir rahatsızlığın kendine dönük yıpratıcı işkencelerine katlanmak mı? Tabii yazarlığı bir çeşit eğlencelik, oyalanca gibi görenler de vardır; yazdıkça zekâlarını bileyerek, satırlarını şunun bunun kitabından ya da deyişlerinden örneklerle bezeyip bilgiçlik sınırında kalmış koca koca kitapları olanlar...

Ben hayatın kendisini görmeğe çalıştım hep. Aynısıyla değil, kendimde şekillenen görüntüleriyle. Öyle tanınmış, elit tabakadan, sınıf üstünlüğü olan bir aileye mensup değildim. Ama görgü, bilgi birikimimi zenginleştirecek malzemeyi verebilen bir çevrem oldu. Şu günlerde yeni baskısı yapılan Deli Zamanlar adlı romanım hayatımın sadece bir dilimine epeyce sokulur. Ancak asıl yokuşlar daha sonra gelir. Sürekli inip çıktığım, belki bana kazandıran ve yanı sıra kaybettiren yokuşlar... O romanımda çalkantılı bir denizde yüzmek zorunda bulunuşumu anlattım. Fakülte yıllarımı, babamı kaybettikten sonraki sıkıntılarımı, okulu bırakıp bırakmama kararsızlıklarımı, politik çıkarların karşısında savunduğum temiz kalmış şeyleri, ayakkabılarımın su alışını, yeni bir ayakkabı alamayışımı, okumak mecburiyetinde olduğum romanlara parasızlığın boyun büküşüyle nasıl sızlanarak baktığımı... Her acı, her yokluk ve eksiklik bana bir kitap sayfası veya kitaplar kazandırdı. Ama sonraları ağlamak kadar, gülmenin ve güldürmenin, eleştirmenin, yerden yere vurmanın da yazma eyleminin deposunda olduğunu öğrendim.

Bendeki sendelemeler, un ufak oluşlar, yükselişler, hep kendi çabamla kimseden yardım ve destek almadan kıyılara yaptığım kum kalelerinin her sefer yeni bir dalgayla yıkılışı üzerine yeniden yeniden kendimi onarışımla sonuçlandı. Belirli yerlere konmak, yönetilmek, lâzım olunca başvurulmak istendim. Biraz başımı kaldırsam, "Bu fazla oluyor!" denildi.

Büyümemden, bireysel çıkışlarımdan, yeteneğimi daha üstlere taşımamdan korkuldu hep. Evet, ben yıllardır tamirciyim aslında. Kırıldığım insanları ya da kendimi onara onara ve geri çevrilmiş, kimi zaman sessiz kalınmış yazılarımın önünde düşüp kırılan parçaları toplayıp, yapıştırarak geçirdim yıllarımı. Ve bazen güzel evlerde, bahçelerde, yahut kaybolmuş, viran sokaklarda soluk mantomu boyayıp tekrar giyerek ama hep umut yıldızının kuyruğuna tutunarak, daha iyisine daha iyisine diyerek, gece uykularını kendime yasaklayıp, bazen insan kaçkını, bazen de onlarla hemhal işte bu günlere geldim. Ben sanatıma inanıyorum; ellerimle yükselttiğim, roman ve öykü taşlarıyla ördüğüm bu yapıyı kendi adıma kutluyorum şimdi. Alkış beklemiyorum... Yaşayacağım süre içersinde de benimle ilgili anma günleri istemiyorum. Yazdığım, yazacağım kitaplar yanında bir şey daha bırakacağımı düşünüyorum. O da, yazarlık hayatımı birilerine dayanarak, politik çıkışlarla ve çıkarlarla değil, kendi başıma, hatalarım ve doğrularımla kurarak verdiğim savaşı..."

SEVİNÇ ÖZARSLAN
www.zaman.com.tr

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlama biçimi kutucuğundan Adı/Url 'yi seçerek, isminizi ve dilerseniz mail veya site adresinizi yazıp yorumunuzu gönderin. Yorumunuz Editör onayından geçerse yayınlanacaktır. Küfür, Hakaret, İftira ve SİYASİ içerikli yorumlar ve Adı Soyadı belirtilmeyen yorumlar yayınlanmıyacaktır. www.surgucum.com