23 Haziran 2008

Minyatür Mardin SAVUR



Zamana direnen son taş konaklarıyla Savur, henüz hiç gitmeyenlere ‘Mardin içinde küçük bir Mardin’ diye anlatılır…

Diğer elinde bastonuyla, koluma girmiş yanımda yürürken: “Üzme kendini” diyor. “O kadar yeşil olmayacak zaten bu baharda Savur, kış kar bile yapmadı. Kuraklık olacak bu yaz.” Sabahın erken saatlerinde sokakta gördüğüm ilk kişi olan ihtiyar amcayla tanışmamın üzerinden henüz beş dakika geçmiş değil. Selamlaşmanın ardından, “biraz erken gelmişiz buralara amca, daha hiçbir yer yeşermemiş, Savur’un yeşil fotoğraflarını çekemeyeceğiz” diye hayıflandığımdan beni teselli ediyor. Muhabbetimiz, kendisine hangi berbere gitmemin daha iyi olacağını sormamla başlıyor aslında. Sadece tarif etmekle kalmıyor, sanki evine gelmiş bir misafirmişim gibi bana eşlik etme nezaketini de gösteriyor. Ve tabi bu kısacık yola sığmayacak kadar fazla soru sorarak. E yeni biri gelmiş ilçeye, tabii ki soru soracak: “Kimmiş? Ne iş edermiş? Nerde kalırmış? Ne zaman geri dönecekmiş?”

Soruları garipsemiyorum. Zaten gelir gelmez ilk fark ettiğim, buralara gelen yeni bir yüzün hemen dikkat çektiği oluyor. “Yeni tayin oldun ha? Memur musun, öğretmen mi,” gibi peşin bir sohbet başlangıcıyla karşılanıyorum lokantada daha masaya oturmadan. Eğer yeni bir yüz geldiyse ilçeye, zaten başka kim olabilir? Hele bir turistin bile en az bir ay daha uğramayacağı bu mevsimde…

KIŞI BEKLEMEK
Aslında planımız, Savur’u karlar altında fotoğraflamak, pek de görmeye alışık olmadığımız bir Mardin seyahat yazısı hazırlamaktı. Ancak beklediğimiz kar haberi bir türlü gelmedi. Kış hafif geçmiş, ılıman bir noktada kurulu taştan kent, neredeyse hiç kar görmemişti bu yıl. Etrafı kavaklarla ve tarlalarla bezeli Mardin’in Savur ilçesi, kuzey ucunun Dicle Nehri’ne kadar uzandığı Savur Çayı’nın bereketiyle sulanıyor. Savur’u gezmek, her mevsim karanfiller, güller, menekşeler arasında gezmek anlamına geliyor bu nedenle. Taş sokaklar, zarif ve köklü bir kent kültürünün göstergesi olarak bu çiçek isimleriyle adlandırılmış.

MEHMET BEY İLE TANIŞMA
Buralara gelme hikâyem, en az altı ay öncesine kadar gidiyor. Mardin’e ziyaretlerimden birinde, otelin duvarında asılı o fotoğrafla karşılaştığım ana kadar… Savur’u gördüğüm o ilk anda, bugüne kadar hiç fark etmediğim bir açıdan çekilmiş Mardin fotoğrafı zannetmiş ve o fotoğrafı çekmemiş olmaktan dolayı kendime çok kızmıştım. Dikkatli baktığımda Mardin’in genel görüntüsüne çok benzeyen ancak bir o kadar da farklı; taş binaları, minareleri, sarımsı kırmızısıyla minyatür bir Mardin gibi görünen Savur ilçesi olduğunu az sonra öğrenmiştim. Ve işte şu anda, sabahın erken kabul edilebilecek saatlerinde, yaşlı amcayla birlikte berber arıyorum. Siz de onun gibi şaşırmış olabilirsiniz ama bir berber bulmam Savur’un konaklarını ziyaretim öncesinde büyük önem taşıyor.

Çünkü, Öğretmen Evi’nde yaptığım kısa sohbet sonunda, taş konaklar denince akla gelen ilk kişinin Mehmet Tahir Ökmen adında, oldukça titiz bir beyefendi olduğunu öğrenmiştim. Kendisiyle karşılaşmadan önce, ilk intiba esnasında bana pek de katkısı olmayacak seyyah görünümünden kurtulmak istiyorum.

Mavi ahşap vitrinin ardındaki Ekrem Ağabey, aynaların ve traş malzemelerinin taş oyma duvarların içine dizili olduğu, iki koltuklu, şirin bir esnaf berberi işletiyor. Sabahın ilk müşterisinin böyle bir refakatçiyle gelmesi pek de beklediği bir şey değil belli ki. Konağa gideceğimi söylediğimde o da, biraz daha ihtimam gösteriyor, “Titizdir Mehmet Amca, doğrudur…” diyor. Kazasız bir sakal tıraşı olması için, usturayı nazik hareketlerle kullanıyor.

SAVUR’UN KONAKLARINDA
Her ikisi de Savur’un farklı noktalarından görünen iki konak, Savur için büyük değer taşıyan birer müze gibi. Hacı Baba Abdullah Bey ve Hacı Oğul Hamdullah Bey Konakları.

Savur’un tek abbaralı evinin altından geçip Kadife sokağa girdiğimde, bu kadar hazırlığı boşa çıkarmayacak kadar heybetli bir konak görüntüsü beliriyor karşımda. Çok büyük bir kapalı avluyu sokaktan ayıran kapısının önünde Hacı Hamdullah Bey Konağı’nın sahibi Mehmet Tahir Öktem Bey beni bekliyor.

Tavanlar tek kelimeyle ‘yüksek’. Yüz yıllık Alman sobası, Paşa Dede’nin kılıcı ve püsküllü üniforması, dantel gibi ceviz oyma kapılar…

Mehmet Bey beni, duvarlara asılı siyah beyaz fotoğraflardaki büyüklerle tanıştırıyor. Sanki bir dost meclisindeyim. Her odada aile büyüklerinin fotoğrafları başköşelerde asılı duruyor. 1926 tarihli fotoğrafıyla 37 sene devlet hizmeti bulunan Seyfullah Bey, aynı yılın daimi encümen azası Tahir Bey ve en nihayetinde siyah kürk yakaları ve aksakalıyla başköşedeki Hacı Abdullah Bey.

Büyük bir imparatorluktan bahsedilen zamanlardan konuşuyoruz, Almanlar Halep’e demiryolu yaparlarken Abdullah Bey kavak ticareti yaparmış. Dicle üzerinden kavakları tren yoluna taşırlarmış. O kadar hayırsevermiş ki, Cuma günleri meydanda mecidiyeler saçarmış. Rus Savaşı’nda seferberlik olunca, Kars’dan Erzurum’dan gelen muhacirleri aylarca ağırladığı söylenirmiş.

MARDİN ZANNEDİLİRMİŞ
Savur’da nerede eski bir taş ev varsa Mehmet Bey’le bir ilgisi var. “Savur şimdi girdi iç içe” diyor. “Nerde o eski güzellik?”

Güneydoğu yönünden Mardin’e doğru gelip de Savur’u görenlerin yanlışlıkla burada konakladığı bile olurmuş. Görür görmez Mardin zannedermiş bazı kervanlar. Artık çocukluğundaki Savur’u bulamayan Mehmet Bey, en azından elde kalanı koruyabilmek adına yirmiye yakın evin sit alanı olması için girişimde bulunmuş.

“Bu konağın özelliği dolaşımlı olmasıdır” diyor Mehmet Bey. “Yani ayağını sokağa değdirmeden, evin içindeki koridor, merdiven ve tünelleri kullanarak her yere gidebiliyorsun. Ahırdan tut da, avlulara ve her odaya. 3 kat, 11 oda, 2 salon, 3 balkon, 1 ahır, 1 ambar. Her odaya banyo ve sıcak su taşıyabilecek tertibat. Damdaki yağmur tahliye borularının, kış boyunca evin altındaki su deposuna dolum yapması da konakta kullanılan ayrı bir mimari özellik. İnşa edildiği dönem düşünüldüğünde bu konak tam bir medeniyet anıtı. “Bol çocuk, bol gelin lazım bu konağa” diyorum ayrılırken, “yoksa bu kadar oda nasıl dolar?”, “Valla sadece biziz” diyor gülümseyerek.

ÇAYIN KENARINDA YÜRÜYÜŞ
Savur’un geleneksel taş mimarisinin özenle korunduğu konaklarından ayrıldıktan sonra, kale yıkıntılarından tüm kuzey ve güney boyunca uzanan manzarayı izliyorum. Kavaklıklar ve çay boyunda yürümek buradan ayrılmadan yaptıklarım arasına giriyor.

Ertesi gün Savur’un 10 kilometre dışındaki son ziyaret noktama doğru yola çıkıyorum. Protestan ve Katolik kiliseleri, manastırları, yaklaşık 1700 yıllık geçmişiyle Mor Yuhannon Ortodoks Kilisesi ve geleneksel ev yapımı ürünleriyle ünlü Dereiçi (Kıllıt) Süryani Köyü. Dünyanın dört bir yanına göç etmiş sakinlerinin yokluğunda sessiz bir ziyaret mekânında, Mor Abay Manastırı’nın yüzlerce odasından birindeyim. Okuyarak, fotoğraflara bakarak ya da dinleyerek yapamayacağım birşeyler peşinde yola devam etmeye karar veriyorum…

Katkılarından dolayı Mardin Valisi Sayın Mehmet Kılıçlar’a teşekkür ederiz.

Yazı Foto: Kağan AYBUDAK

Türk Hava Yolları Yayın Organı SkyLife - Haziran 2008

1 yorum:

  1. bende bir mardinliyim ve biz mardinlilerinin kültürlerini daha iyi tanıması için böyle sitelere ihtiyacımız var ALLAH razı olsun

    YanıtlaSil

Yorumlama biçimi kutucuğundan Adı/Url 'yi seçerek, isminizi ve dilerseniz mail veya site adresinizi yazıp yorumunuzu gönderin. Yorumunuz Editör onayından geçerse yayınlanacaktır. Küfür, Hakaret, İftira ve SİYASİ içerikli yorumlar ve Adı Soyadı belirtilmeyen yorumlar yayınlanmıyacaktır. www.surgucum.com