7 Eylül 2009

MONTAIGNE - DENEMELER

http://www.antikkitap.com/resim/kapak/tmp/8c064ef85795b7778cf45a95d257419e.jpg
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU

Cem yayınevi

İÇİNDEKİLER

Önsöz 1 (1940)
Önsöz 2 (1950)
Önsöz 3 (1952)
Önsöz 5 (1970)
Montaigne'in Yaşamı
Montaigne Üzerine Düşünceler
Okuyucuya
Kendisi

DENEMELERİN KONULARI

1-Kendimizi Tanımak
2-Nasıl Yazmalı
3-Hayat ve Felsefe
4-Yasalar Üstüne
5-Bilgi ve Düşünce
6-Yaşamak ve Çalışmak
7-Ruh ve Beden
8-İnsan ve Ötesi
9-Evini Koruma
11-Aşk Üstüne
12-Dostluk
13-Dostluk Bağları
14-Dırdırcılar
15-Yalnızlık
16-Devrim
17-Paris
18-Çeviri
19-İnsan Doğası
20-İnsanın Güçsüzlüğü
21-Ün
22-Tanrılar Üstüne
Aylak Ruhlar
Bilinçsiz Duyular
Filozoflar ve Tanrılar
Arama Sevgisi
Mutluluk Üstüne
Amerika'nın Bulunuşu
Hasta Görünmenin Zararları Üstüne
Vicdan Üstüne
Kendi Kendisiyle Yetinme
İyi Amaç Uğruna Kötü Yollar
Kendimizi İnceleme
Ruh ve Beden Hazları
Doğaya Uyma
İnsan Aklı
Cinsel Yanımız
İnsanın Durumu
Özgürlük Üstüne
Mutluluk
Ölüm
Yaşayan Ölüler
Kökleşen Yanılmalar
İnsan Ömrü
Varlık ve İnsan
İnsan ve Akıl
Ölçü
Tartışmalar
Gerçek Nedenler
Korku Üstüne
Kendine Acındırmak
Alışkanlık
Hayat ve Bilim
Yamyamlar Üstüne
Birine Yarar, Ötekine Zarar
Akıl Erdiremediğimiz Gerçekler
Babalar ve Çocuklar
Dizginsiz Tutkular
Değişen Dil ve İnsan
İnsanlar ve Hayvanlar
Öldürülme Tehlikesine Karşı
Ölmek Özgürlüğü
Gülmek ve Ağlamak
Hainlere Hıyanet
Hastalık
Sağlık Üstüne
Üç Büyük Adam
Her Şey Mevsiminde
İnsanın Kararsızlığı
Ruh Eşitliği
Dünyanın Bize Göreliği
İnsanlar Arasında
Hekimlik Üstüne
İnsanın İstekleri
İnsan Bilgisi
Dil Üstüne
Kitap ve Yaşam
Kitapların Değeri
Düşünce Gelenekleri
Yasalar
Söz Özgürlüğü
Vicdan Özgürlüğü
Kitaplar
Dünya Yurttaşlığı
Baştakiler ve Biz
Yabancıdan Kaçınma
Halk ve Kral
Pazarlık
Savaş Üstüne
Bilgelik ve Mutluluk
Öfke Üstüne
Körükörüne İnanmak
Ödemeli Kötülü
Bitki ve İnsan
Aramızdaki Eşitsizlik
İnsan ve Evren
Her Şeyin Göreceliği
Nasıl Konuşmalı?
İyilerin En İyisi
Doğruluk Kaygısı
Yaşamak Sanatı
Romalı ve Osmanlı Büyüklüğü
Bilgi ve İnanç
Eser ve Çocuk
Hüzün Düşkünlüğü
Şiir Üstüne
Eğitim ve Halk
Gerçeküstü Kandırmacaları
Yararlı ve Güzel Üstüne
Sevenler ve Sevilenler
Ölümün Tadına Varınak
Yaşama Bağlılık
Herkesin Değeri Kendine Göre
Zorluğun Değer
Düşünmede Kendindenlik
Uydurma Nedenler
Efendiler ve Uşaklar
Peşin ve Kesin Yargılara Karşı
Bilmediğini Söyleyebilme
Büyüklük ve İnsancalık
Kendi Zenginliğimiz
Türk Ordularındaki Disiplin
Ölüme Hazırlanma
Çirkinlik Üstüne
Cinsel Eylem Üstüne
İnsana Güven Göstermenin Yararı
Kendini Öldürme
Büyük Eylemler ve Yaş
Saklanan Kötülükler
Kitaplar ve İnsanlar
Mutluluğun Bize Göreliği

ÖNSÖZ 1

Montaigne ülkemizde pek tanınmış olmamakla birlikte bu çevirileri
uzun bir önsözle vermeye cesaret edemedim, bunu gerekli görmedim.
Çünkü Montaigne eserini zaten kendisini tanıtmak için yazmış.
Onunla okuyucu arasına girecek olan herkes boş sözler söylemek
tehlikesine düşer. Üstelik de Montaigne'in Türk okurlarına hiç de
yabancı gelmeyeceğini sanıyorum: Çünkü yeni Avrupa'nın ana
kaynaklarından biri olan bu büyük düşünce kaynağının bize
Avrupa'dan gelen her kitapta biraz payı vardır. Yeni düşünce, insan
bilincinin insanı ve doğayı serbestçe tanımak çabası ise, Montaigne bu
çabanın ilk büyük hamlesidir. Bugün bizim de kavuştuğumuz serbest
düşünceye o, dört yüzyıl önce ve bizim uyanış devremize birçok
bakımlardan benzeyen coşkun bir dönemde kavuşmuştur. Bugünkü
Türkçe gibi değişen kıvrak ve başıboş bir dille; şimdi anlamları çok
değişmiş taze Fransızca sözcüklerle, halk deyimleriyle yazılmış olan
Denemeler, çeviriye en az elverişli kitaplardan biridir. Bu çevirileri
iddialı birer örnek olarak değil, birer deneme olarak veriyorum.
Parçaların seçilmesi de daha çok gelişigüzeldir. Montaigne'den
yapılacak her seçme, ister istemez, keyfi ve eksik olacaktır. Bunlar,
Denemeler'in ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir.
Montaigne'in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler
yapabilir. (1940)

ÖNSÖZ 2

Tercüme Dergisi'nde başlanmış olan bu çevirilere, 1940'ta yazmış
olduğum bu kısa önsözü uzatmak niyetinde değildim. Fakat
Montaigne üstüne okuduğum bir yazı üzerine okurlara bir iki söz daha
söylemek hevesine düştüm. «La Nouvelle Revue Critique»te Henri
Gillemin, Montaigne'in Denemeler'de kendini tanıtmak gibi olanaksız,
gereksiz bir işe giriştiğini, böyle yapmakla da işten kaçmış, kusurlarını
düzeltecek yerde itiraf etmiş olduğunu söylüyor. Denemeler onyedinci
yüzyıldan beri buna benzer hücumlara uğrar. Fransa'nın başına
gelen felaketlerin nedenini Montaigne ve benzeri yazarlarda bulanlar
bile olur. Montaigne insanda iman bırakmazmış, okuyanı sistemli bir
düşünceye gitmekten alıkoyarmış, hayattan uzaklaşıp, tembelliğe,
uyuşukluğa götürürmüş.

Gerçekten Montaigne kent hayatından kaçmış, Denemeler'i keyfi için
yazmış, onu okuyanların imanını sarsmıştır; fakat bunu öyle bir
zamanda yapmıştır ki, insanın oturup serbestçe düşünmesi işlerin en
gücü, kendi keyfi için yazı yazmak, gerçeği bulup göstermenin belki
tek yolu; insanların ruhlarındaki iman da yıkılması, değişmesi gereken
cinsten bir imandı. Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini
anlatırken insan düşüncesini yeni bir yola sokuyor, köhne inanışları,
doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, dünya
sevgisine, bilimsel düşünüşe, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir
insanda bütün insanlığın sorunları bulunduğuna inandığı için kendini
anlatırken, yalnız kendini düşünmüş olmuyordu. Kendini değil de
başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler'de yine aynı düşünceler
aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve doğayı
keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti. Fransa böyle bir
girişimden zarar görmüştü demek, tutucu, dindar, bir Fransa daha
mutlu olacaktı, demeye varır. Doğrusu böyle bir Fransa ve böyle bir
dünya isteyenlere Montaigne'i beğendirmek güçtür.

Gerçi Montaigne'de türlü türlü düşünceleri, ileri geri bütün siyasi
inançları destekleyen, ya da öyle görünen düşünceler bulunabilir.
Onda bir taraflı, sistemli sürekli bir görüş olmadığı için bugün çeşitli
yollara ayrılmış olan insan düşüncesi onu istediği yana çekebilir; ama
hiçbir zaman çekilemeyeceği taraflar vardır: Bunlardan biri doğa ötesi,
biri de bağnazlıktır. Denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık
edemez: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir
doğanın kölesi olma. Aldanmıyorsam Batı kültürünün Montaigne'den
bugüne kadar ki gelişmesi genel olarak bu iki derse sadık kalmıştır.
Ancak aşırı ideolojiler az çok bağnazlığa muhtaç oldukları için
Montaigne pek işlerine gelmez. Tek taraflılığı küçümseyen bu adamın,
halkta kendi doktrinlerine karşı kuşku uyandırmasından çekinirler.
Oysa Montaigne'den ders almamış, yani doğa ötesinden ve taassuptan
kurtulamamış bir düşünce körükörüne bir partiye ancak kul olarak
hizmet edebilir, yaratıcı, geliştirici güç olarak değil. Montaigne'in işi,
diğer hümanistler gibi yeni düşüncenin ana yolunu açmak oldu; üst
tarafını başkaları düşünecekti; düşündüler, daha da düşünecekler.
Şurası kesin ki Montaigne her zaman düşüncemizin çemberlerini
kırmaya, kendi kendimizi eleştirip aşmaya yardım edecek.

Gerçi Denemeler'de yeniliğe, yıkıcılığa, devrime karşı sözler vardır.
Montaigne toplumun düzenini birdenbire değiştirmenin ortalığı
tümüyle karıştıracağına inanır; fakat korktuğu şey yenilik değil,
kargaşalıktır. Bir de eski değerlerin büsbütün ortadan kalkmasına razı
değildir. İnsanlığın vardığı olumlu sonuçların yeni hayata mal
edilmesini ister. Krallığa ve kiliseye gösterdiği saygıya gelince, bu
saygı içten de olsa her iki kurumun temellerini yıkmakta
Denemeler'den daha iyi bir silah icat edilmemişti. Bütün sorun
kralların ve papaların herkes gibi bir insan olduklarını, herkes gibi iyi
ya da kötü olabileceklerini, insan aklının onları sorguya çekebileceğini
insanlara anlatmaktı; üst tarafı kolaydı.

Montaigne'in içtenliği üstüne çok şey söylenebilir.
Alçakgönüllülüğünün sahte, itiraflarının yapmacık olduğundan
sözedilebilir: Ama hangi yazar ondan daha içten olabilmiştir? Aslında
içtenliğin ne demek olduğu da pek belli değildir. İnsan ne yaparsa
yapsın kendini tam olduğu gibi anlatamaz. O kadarını kendi de
bilmez. Montaigne bu konuda öncü olmak, elinden geleni yapmak ve
herkesi olabileceği kadar içten olmaya çağırmakla görevini yapmıştır.
Kendilerini anlatanlar arasında ondan daha ileri gitmiş yazar da hala
pek yoktur.

Denemeler'i tam olarak çevirebileceğimi sanmıyorum.
Bunu daha sabırlı ve daha yetkili bir çevirici er geç yapacaktır. Ben
sadece derlemeler yapmak ve bundan sonra bir cilt daha vermek
niyetindeyim. Latince sözleri Fransızca çevirilerinden çevirdim ve
asıllarını merak eden olur diye metinden ayırmadım. Önsözlerden
sonra Montaigne'in hayatına ait bilgiler bulacaksınız.

Değişik tarihlerde yapılmış olan bu çevirilerdeki dil, deyim
tutmazlıklarını okurların hoş görmesini dilerim. (1950)

ÖNSÖZ 3

Montaigne Avrupa'ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır,
demek fazla büyük söylemektir, ama böyle bir söz olsa olsa
Montaigne için söylenebilir. On altıncı yüzyılda serbest düşünmek,
babadan kalma, donmuş, su götürmez düşünce kalıplarını zorlamak,
başka türlüsünü düşünmeyi kimsenin göze alamadığı inanışların
doğruluğundan kuşku duymak hastalıklardan dinlere, adetlerden
kanunlara kadar insan hayatının her yönü üzerinde kendi aklının
ışığıyla yeni baştan düşünce yürütmekti. Buysa o zaman tek başına
Amerika'yı keşfe gitmek gibi bir işti. Gerçi Rönesans Avrupası'nda bu
iş artık olanaksızlıktan çıkmış, okur yazarlar bir yandan dünyanın, bir
yandan da Yunan ve Latinlerin daha iyi tanınmasıyla insanoğlunun
türlü türlü düşünmesi olanağı bulunduğunu öğrenmiş, yer yer, zaman
zaman hocadan izinsiz düşünme denemelerine başlamışlardı. Fakat
bütün hayatını bu denemelere hasreden, kendini serbest düşüncenin
deney tahtası haline getiren ilk adam Montaigne oldu.

Gerçekten de Montaigne yalnız Denemeler'ini yazmak için yaşamış
gibidir. Bundan başka kitabı olmadığı gibi hayatının da bu kitaptan
başka serüveni yoktur. Ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni
yaptı der. Denemeler'in yazıldığı yirmi yıl içinde (1572'den 1591'e
yani ölümüne kadar) Montaigne kendini kitabına, kitabını kendine
göre ayarlamakla uğraşır. 1581-1585 yılları arasındaki Bordeaux
kentinin Belediye Başkanlığı onu kütüphanesine ve Denemeler'ine
daha fazla bağlamaktan, kendi kendini işleyen ve geliştiren
düşüncesine yeni ip uçları getirmekten başka bir işe yaramamıştır.

Özellikle son yedi yıl içinde Montaigne Perigord'daki küçük
şatosunun kulesine öyle kapanmıştır ki ülkesini kasıp kavuran en kanlı
din kavgaları, evine kadar sokulan eli bıçaklı insanlar bile onu telaşa
düşürmemiş, köşesinden ve kitabından ayırmamıştır. Daha önceki
hayatı da çok sevdiği ve saydığı bir babanın akıllıca yönetimi altında
Denemeler'in hamurunu yoğurmakla geçmiştir. Doğar doğmaz
özellikle köylüler arasına gönderilen, gözlerini, Rönesans gibi
Denemeler'in de anası olan doğanın şımartılmaz şefkati içinde açan
Montaigne o zaman insan düşüncesini besleyen bilgileri en sağlam, en
köklü bir şekilde veren düzenli, özenli bir öğretim gördü. Babası
kendisine Latince'yi ana dilinden önce öğretecek kadar ileri gitmişti.
Denemeler'de Montaigne'in Eskiler'le o kadar senli benli olması bu
hazırlık sayesindedir. Montaigne'in gençliğinde öğrenme hazzının
dışında bulduğu en büyük sevinç kaynağı Etienne de la Boetie ile
olmuş. Kaldı ki düşüncesinin bereketini artıran bu dostluk da, La
Boetie'nin genç yaşta ölümünden sonra Denemeler'in duygu ve
düşünce kaynaklarından biri olmaya yaramıştır.

Montaigne bütün Fransızlar gibi yerine yurduna bağlı olmakla,
dönüp dolaşıp doğduğu yere dönmekle ve orada ölmekle birlikte,
peteğine çok uzaklardan, bütün dünyadan bal taşıyan bir düşünce
arısıydı. Yeni keşfedilen Amerika'dan Türk padişahının sarayına kadar
her yerde olup bitenlerin meraklısıydı. Önsözünde yalnız ailesi için
yazdığını söylediği kitabında, karısından, doğup doğup ölen
kızlarından hemen hiç sözetmeyen Montaigne, bu içine kapanmayı
herkesten iyi bilen adam, hep dışarıyla, başkalarıyla uğraşır. Kendini
dünyadan koparıp tek başına kalmayı bilen de o, Avrupa'da dünya
vatandaşlığının ilk ve en açık sözcüsü de odur. Bakın ne diyor: «Bütün
insanları hemşerim sayıyorum. Bir Polonyalı'yı tıpkı bir Fransız gibi
kucaklıyorum. Dünya ile akrabalığımı kendi milletimle
akrabalığımdan üstün tutuyorum. Doğduğum yerin pek o kadar
heveslisi değilim. Kendi düşüncemle vardığım yeni bilgiler bana, sırf
raslantılarla edindiğim hazır ve gelişigüzel bilgilerden daha değerli
gelir. Kendi kazandığımız temiz dostluklar nerde, iklim ve kan
dolayısıyla bağlı olduğumuz dostluklar nerde!

Denemeler KENDİNİ TANI ilkesinin bütün bir ömre
uygulanmasıdır. Bu bakımdan Montaigne, Sokrates'i Platon'dan çok
daha iyi anlamış sayılabilir. Hiç kimse kendi kendini onun kadar
sabırla, inatla, dikkatle gözetlememiş, en gizli, en ele avuca sığmaz
hallerini yakalamakta onun kadar tetik davranmamıştır. Hayatın bütün
hazları gibi uykusuna da pek düşkün olan bu adam, kendi kendini uyur
ve rüya görür halde yakalayıvermek için uşaklarına gece onu
birdenbire uyandırmalarını tembih edermiş. Bizim şeyh Galib'in:
Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen sözünü mistik anlamından
soyarsanız tam Montaigne'in kendi kendine söyleyeceği şey olur. Her
insanda bütün insan halleri vardır, diyor kendisi de. Bununla birlikte
aynı Montaigne kendi dışına çıkmak demek olan okumayı ve gezmeyi
bir aşk haline getirmiş. Gezilerde en çok sevdiği şey, yabancı bir
yerde uyandığı sabahlar, yepyeni şeyler göreceğini düşünüp sevindiği
an olurmuş. Bildiği yerlere pencereden bakmak bile ona sıkıntı
verirmiş. Kitaplarını da tıpkı gezer gibi okurmuş: Okumuş olmak için
değil, yeni ufuklar, yeni lezzetler, yeni düşünceler bulmak için. Tekrar
tekrar okuduğu kitaplarda, her kez yeni yeni bir şeyler bulması, onları
dilediği zaman dilediği bir yerinden açıp okumasından ileri geliyor.
Ondan çok kitap okuyan olmasın; buna karşın düşünürken duyarken
kim onun kadar kitaplardan sıyrılmasını bilmiştir. Gerçi Denemeler
adım başında başkalarından alınmış sözlerle doludur. Fakat bu
sözlerin ne kadar benimsenmiş, ne kadar yaşanmış olduğunu
göreceksiniz. Bilgiçlik taslayanlar bile başkalarından bu kadar bol
alıntı yapmadıkları halde, Montaigne'in bilgiçlik tasladığı hiçbir
okurun aklından geçmez. Bilgiçlerin ilk ve amansız düşmanı da o
değil mi zaten? Montaigne'in Avrupalılara öğrettiği en önemli
yollardan biri de kendi düşüncemizi başkalarının düşüncesiyle
zenginleştirmesini bilme yoludur. İnsan Denemeler'i okurken derelerin
ırmakta, çiçeklerin balda erimesine benzer bir düşünce kaynaşması,
yoğrulması görür gibi olur.

Montaigne'in bir tek insanda bütün insanlığı dile getirmesi, kimseye
benzemeden herkes olması, dünya ile bağdaşıp kendine özgü kalması
kuşkusuz biraz da, hatta çokluk da, eşsiz, diri, kıvrak, tadına doyulmaz
dili, düşüncesiyle, teklifsizce sarmaş dolaş olan söyleyişidir. Aslında
Dante'nin İtalyanca'da, Cervantes'in İspanyolca'da, Shakespeare'in
İngilizcede yaptığını Fransızca'da yapmış, halkın, sokağın diliyle her
düşüncenin, ne kadar derin, ne kadar ince olursa olsun pekala
söylenebileceğini kanıtlamıştır. «Ah, keşke Paris'in sebze pazarında
kullanılan sözcüklerle konuşabilsem der Montaigne ve Platon'un
düşüncesini anlatırken o sözcükleri kullanmaktan çekinmez. Bütün
yaşanmış, gerçek düşünceler gibi Montaigne'in düşüncesi de çokluğun
kullandığı dile başvurmuş, herkesin konuşmasına uymakla kendi
rengini yitirmemiş, tersine daha fazla bulmuştur. Denemeler'in her
satırında Montaigne babacan bir eda ile hep SERBEST DÜŞÜN,
RAHAT SÖYLE der gibidir.

Avrupa'da çokları Montaigne'i bir filozof saymaz, onu daha çok
edebiyata malederler. Filozofu bir düşünce sistemi kuran diye alırsak
Montaigne gerçekten Descartes, Hegel, Kant, Comte gibi filozofların
yanına girmez, kendi de zaten bu birlikteliğe razı olmaz. Montaigne'in
sistemi olsa olsa hiçbir sisteme girmeden düşünme yoludur. Ona göre
insan düşüncesi sistemleri kırarak gelişir, çünkü hiçbir sistem hayatı
ve insanı bütün zenginliğiyle kucaklayamaz. Montaigne'in istediği her
gün, her şeyi yeni baştan düşünebilmektir. Fakat Montaigne'in her
şeyin doğruluğundan her zaman kuşku duyması kendi bulduğu gerçek
karşısında bile dudak büküp QCIE SAIS JE (Ne bileyim?) demesi
önceden verilmiş bir karara, bir sistemli davranışa benzemiyor. Böyle
bir davranıştan ancak babasının hatırı için yazdığı Raimond Sebond'a
Övgüsü (Kitap 2., bölüm 12) dolayısıyla söz edilebilir. Ama orada da
Montaigne insan aklından kuşku duyarken aynı akla yeni ipuçları
vermekte, dokunulmadık yeni gerçekler ortaya koymaktadır.

Denemeler'de hiçbir kuşkunun, kararsızlığın izini taşımayan, her biri
bir sistemin temeli olacak kadar sağlam, kendinden emin hükümler
çoktur. Ruhla bedenin ayrılmazlığı, hayatın sürekli bir değişme
olduğu, doğanın aşılmakla değil ona uyulmakla yenilebileceği gibi.
Filozofu yalnızca sistem kural değil bize düşünmesini öğreten adam
olarak görenler içinse asıl filozof Montaigne, diğerleri, sistemciler,
daha çok bilim adamlarıdır. Gerçekten de Denemeler'in asıl gördüğü
iş, bize bir tek insanı (ki Montaigne'in asıl istediği güya buydu), bir
düşünüşü, bir bilgi yolunu tanıtmaktan çok, hepimizin günlük hayatına
kadar inerek, bizi yaşarken düşünmeye, düşünürken yaşamaya, kendi
kendimizin düşüncesini aşmaya sürmesidir. Hiçbir sorunda
Montaigne: Ben sizin yerinize düşündüm, düğümü çözdüm; siz artık
düşünmeyin, yalnızca benim dediğime uyun, demez. Hep: Bakın
düşündükçe neler çıkıyor ortaya; siz de bir düşünün, kendi içinize ve
çevrenize bakın, ipucu isterseniz işte benimki, işte Sokrates'inki, işte
falan köylününki, der gibidir. Bir adım, bir adım daha derken
kendimizi Montaigne'le birlikte hayata, insan düşüncesinin çıkabildiği
tepelerin birinden bakar buluruz.

Montaigne bir ahlakçı olarak da sistemli değil, hele doğmatik hiç
değildir. (1952)

ÖNSÖZ 4

Cem Yayınevi'ne hazırladığım bu son baskı için Montaigne'in
bahçesinde bir hayli dolaştım yeniden. Neden derlemediğime şaştığım
ne yapraklar buldum ve bir kez daha anladım ki insan gibi tükenmez
bir maden bu Denemeler. Okuyup bir köşeye bıraktığınız kitaba
Montaigne gizlice gelip bir şeyler daha ekliyor sanki zaman zaman.

Bir tek insan bütün insanlık serüvenini taşıyor bu kitapta. Bir tek
insan hep kendisi kalarak, en değişik, kendinden en uzak insan
hallerine girip çıkıyor; insanların yarattığı tanrıların hiçbirini
küçümsemeden, ama hiçbirine bağlanmadan bütün inançları süzüyor
merakla. Kitaplığının penceresinden hiç alay ederek değil, ama hep
gülümseyerek seyrediyor alaca bulaca dünyamızı, solukları tükenen,
sorunları tükenmeyen insanları. Kaşlarını çatarak baktığı kişiler yalnız
kendi inançları ve çıkarları için başkalarını asıp kesenler, bir de
kendilerini bilmeden bilgin geçinenler, ders almasını bilmeden ders
verenler. Yalnız onlardan sözederken tutamıyor öfkesini,
hoşgörürlüğünü onlardan esirgiyor yalnız.

Düşünce derinliği, bilgi zenginliği, anlama gücü ne kadar büyük
olursa olsun Montaigne'e ne bilgin denebilir, ne de filozof. Kendisinin
de hiç istediği yok zaten öyle denilmesini. Eğitmek, öğretmek,
sorunları çözmek, yol göstermek değil, olsa olsa uyarmak onun
istediği: Ona göre kimse kimseyi değil, herkes kendi kendisini adam
eder, etmelidir. Adam olmaksa kendini bilmekle başlar zaten onun
için ve kendi gözüyle dünyadan görebildiği kadarını insanlara
duyurmakla biter.

Montaigne çevirileri yıllar yılı, zor olduğu kadar da tatlı bir uğraş
oldu benim için. Çevirdikçe sevdim, sevdikçe çevirdim onu. Güzelim
dilini hala rahatça anlar duruma gelmiş değilim. Ona söylemediğini
söyletmek korkusuyla çevirmediğim, çevirip bastırmadığım parçalar,
çevirdiklerimden daha fazladır. Biz daha dün yaşayan yazarlarımızı,
Ahmet Haşim'i bile, yeni Türkçe'ye çevirirken, Fransızlar
Montaigne'in dörtyüz yıl önceki dilini yeni Fransız'caya çevirmeye
kıyamıyor, ya da cesaret edemiyorlar. Montaigne'in uydurduğu
sözcükler bir yana, anlamları çok değişmiş ya da hiç kullanılmaz
olmuş deyimler bir hayli şaşırtıp oyalıyor insanı. Ama öyle sıcak bir
içtenliği var ki bu dilin seve seve uğraşıyorsunuz özüne varmaya. Çok
yerde Montaigne'i kendi çağında İngilizce'ye çeviren Floriot'ya
başvurduğum oldu. Ama o da çok kez Montaigne'in sözcüklerine
kıyamayıp olduğu gibi almış kendi diline. (1970)

MONTAIGNE'İN YAŞAMI

1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
sütnineye gönderiliyor.

1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
gidiyor.

1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli bir görevle
saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
kitabeyi yazıyor:

«1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
karar veriyor.>

1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
Montaigne in elinden düşmüyor:

1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
Bordeaux'ya gönderiliyor.

1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
Kral beğeniyor.

1581-Montaigne evine dönüyor.

1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
iki gün kalıyor.

1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
buluyor.

1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

1592-Montaigne ölüyor.

(Albert Thibaudet'den özetlenmiştir.)

MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

- Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)

- Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.
(Mme. de Sevigne)

- Montaigne, o hoşsohbet insan,
Bazen derin, bazen sudan
Kuşku duymasını bilmiş
Burnu bile kanamadan.
Kerli ferli softalarla
Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

- Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
aşkına hocam, filozofun, metafizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
(Mme. du Deffand)

- Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
anlaşıldı. (Grimm)

- Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

- Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
ise düşünen adamı. (Montesquku)

- Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

- Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

- Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

- Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
vermektir... (Brunetiere)

- Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
(Lanson)

- Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

«Gerçek nedir?»

«Gerçek benim!,»

Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)

OKUYUCUYA

Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki,
ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana
hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi;
böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı yakınlarım
için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri
zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha ayrıntılı ve daha
canlı olsun. Kendimi herkese beğendirmek niyetinde olsaydım, özenir,
bezenir, en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Kitabımda sade, doğal
ve her günkü halimle, özentisiz bezentisiz görünmek isterim, çünkü
ben kendimi olduğum gibi anlatıyorum. Burada kusurlarım, nasıl bir
adam olduğum, edebin, terbiyenin izin verdiği ölçüde, açık olarak
görülecektir. Hala ilk doğa kanunlarının rahat serbestliği içinde
yaşadıkları söylenen insanlar arasında olsaydım, emin ol ki kendimi
tastamam ve çırılçıplak da gösterirdim. Kısacası, okuyucu, kitabımım
özü benim: Boş zamanlarını bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya
harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun.
(Montaigne 1 Mart 1580)

KENDİSİ

... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

Minutatim vires et robur adultum

Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

Yıllar için için aşındırır

Olgunluk çağına varmış güçleri

Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)

DENEMELERİN KONUSU

Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
(Kitap 3, bölüm 2)

Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)

KENDİMİZİ TANIMAK

Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
anlatıyorum.

Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
günahlardan arınmış değildir.

Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
yerinde görüyorsunuz.

Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
benliğimi anlatıyorum.

Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)

NASIL YAZMALI

Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
kalıyor.

Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
kusurları düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
(Kitap 3, bölüm V)

Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)

HAYAT VE FELSEFE

Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar
arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir yararı ve değeri olmayan boş
ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun nedeni, felsefenin ana
yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz,
asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun
yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O ki hep
bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz
gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığını gösterir.
Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli.
Huzur ve rahatın ışığı ta dışardan görünmelidir. Dış varlığı kendi
kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve
neşeli bir tavır, memnun ve güleryüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin
en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun durumu, aydan daha
yukarda olan şeylerin durumu gibidir. Hem de rahat. Müritlerini
çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve
Baralipton'culardır. (Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma
sözcükler.) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl
olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek
karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve
somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu
erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir
dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel,
bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her
şeyden yüksektedir; fakat yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli,
güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve
dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer
sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin,
tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca
düşman olan, kendine doğayı kılavuz, mutluluğu ve zevki eş bilen
erdemin semtine uğramadıkları için gitmişler, güçsüzlüklerine uygun
olarak, böyle kasvetli, titiz, somurtkan, eli sopalı, asık suratlı,
anlamsız bir erdem örneği tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya
mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne,
dikenlikler arasına koymuşlar...

Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu
yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de, şanı ve onun da,
sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetler ölçü ile
kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok
daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve
şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla
dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip yaratılışlı olur da
güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu
yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç
yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz
oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz
toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir
armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için
bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye
duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir düka'nın oğlu bile olsa
herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Platon der ki, çocuklara
babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek
bulmak gerekir.

Mademki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve mademki
çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır,
niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:

Udum et molle lutum est; nunc properandus, et acri Fingendus sine
fine rota (Persius)

Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım. Durmadan dönen
çark biçim versin ona.

Bize yaşamayı ömür geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki,
iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye zaman
harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde yararsızdır.
Çocuğumuzun o kadar yitirecek zamanı yoktur: Pedagogların elinde
ancak hayatının ilk on beş, on altı yılını geçirebilir: Geri kalan zaman
hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst
yanı emek israfıdır. Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil
diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını
bilmek koşuluyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio'nun
masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk buları sütnineye verildiği
andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir.

Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken
de söyleyecekleri vardır. (Kitap 1, bölüm 26)

YASALAR ÜSTÜNE

Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
sudan ve değişkendir.

Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)

BİLGİ VE DÜŞÜNCE

Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
(Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)

YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
yok.

Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
-Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst
yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

O fortes pejoraque passi

Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)

RUH VE BEDEN

Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

İNSAN VE ÖTESİ

Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
buyruğundadır.

Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
doğanın yüzü görülür.

Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)

EVİNİ KORUMA

Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
(Kitap 2, bölüm 15)

Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

AŞK ÜSTÜNE

Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın
doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
geldiğini söyler.

Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
kendi kendimizdir.

O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
bölüm 5)

DOSTLUK

Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını
sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,
yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden
uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie:
Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle
tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak
şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar
coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle
açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem
de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli
dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer
vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın
ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini
sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın
dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara
uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de
kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»

Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile,
beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her
şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi
oluyorum:

Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi
artık yarım bir varlık gibiyim.

Illam meae si partem animae tulit

Maturior vis, quid moror altera,

Nec chanıs aeque, nec superstes

Integer? Ille dies utramque

Duxit ruinam (Horatius)

Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp
götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından
yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim
için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde
olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1,
bölüm 28)

DOSTLUK BAĞLARI

Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini
sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik
bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes
kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp
kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi
tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana,
bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir
ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca
dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek,
hatırlatacak nice bağlar vardır.

Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu
kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun
bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her
edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği
kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş
geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan
ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar
bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla
doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka
yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken
birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı
yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha
zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)

DIRDIRCILAR

Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

YALNIZLIK

Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
olmuyoruz.

Ratio et prudentia curas,

Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
bırakmaz.

Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
ettiğimiz işkenceler

Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

Öldürücü yara bağrımızda kalır.

Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

Quid terras alio calentes

Sole mutamus? patria quis exul

Se quoque fugit? (Horatius)

Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
kendimizden koparmamız gerek

Rupi jam vincula dicas;

Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

Kırdım diyorsun zincirlerini;

Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
onunla dolu kalır düşlerimiz.

Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

Sollicitum curae, quantique perinde timores?

Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

Ne korkular içinde kıvranır insan!

Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

Öfke, gevşeklik ve tembellik!

Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
kendisinden.

In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

Issız yerlerde kendin için bir evren ol

Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
sokar, bunaltırız kendimizi.

Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)

DEVRİM

Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan
bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
3, bölüm 9)

PARİS

Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
9)

ÇEVİRİ

Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte
haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)

İNSAN DOĞASI

İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
elde edilmiştir.

Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
üzüntülerle karışıktır.

Medio de fonte leporum

Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

Mutluluk bizi ezer.

Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
bağlayalım, demiştir.»

Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
gıda değil midir?

Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

Ağlamak da bir zevktir.

Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

Minister vetuli, puer, Falerni,

Ingere mi calices amariores, (Catullus)

Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
bana.

Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
alaca bulacadır.

Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
der:

«Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
singulos utilitate publica rependitur.»

Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
zararına bir adaletsizlik vardır.

Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
(Titus-Livius)

Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
20)

İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
ürpermekten kendini alamayacaktır. Çan kulelerinin yüksek
yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
korka korka dolaşırız. Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
dayanamayan insanlar vardır. İki kule arasına, üstünde rahatça
gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
cesaretini veremez. Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim.
Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı. Hem öyle
yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu... Hekimlerin anlattığına
göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış.
Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
duyunca deliye dönen kimseler gördüm. Demirin eğelenirken
çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir. Boğazında veya
burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
kapılan insanlar çoktur. Graechus'ün bir flütçüsü varmış. Efendisi
Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş. Burada flütün gördüğü iş
dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
büyüklüğüne hiç diyecek yok. (Kitap 2, bölüm 12)

ÜN

Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
adamdan pek hayır gelmez.

Gredo che'I resto di quel verno cose

Facesse denge di tenerne conto,

Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

Perche Orlando a far opre virtuose,

Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler
gördü. Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
sözetmiyorsam suç benim değildir. Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
görünmek değil, parlak işler görmekti. Sağlam tanıkları olmadıkça
zaferleri meydana çıkmazdı.

İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
içinde duyacağı rahatlıktır. İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
yerleşsin.

Virtus, repulsae nescia sordidae

Intaminatis fulget honoribus;

Nec sumit aut ponit secures,

Arbitria popularis aurae. (Horatius)

Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
alçalır.

Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir. Orada
ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore.

Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür,
istenmeye çok daha layıktır.

Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz.
Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
akıl kârı mıdır?

«An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
putare esse universos?» (Cicero)

Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

... Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. Her kafadan
çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir. Bu
kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu
için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

«Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
juvarent.» (Qintilianus)

Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
yararlı işler olmasıdır.

Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

«Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
dosdoğru gideceğim.» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar.

Risi successu posse carere dolos. (Ovidius)

Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm. (Kitap 2, bölüm 16)

TANRILAR ÜSTÜNE

En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun
içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
erdiremem. Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz.
Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
kudretler vermek daha fazla hakkımızdır. Bizim yaratılışımızın ne
kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir.

Quae procul usque adeo divino ab numine distant.

Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
aykırı.

«Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
deorum cupiditates, aegritudines, iracundias.» (Cicero)

Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
sözedilmektedir.

İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
animae et caelestium inanes! (Persius)

Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
böyle olduğunu herkes de biliyordu. Varro der ki, bu tanrılar heykel
ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı.

Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
etselerdi. Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir.

Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
olduklarına bir türlü inanamıyorum. Bana öyle geliyor ki Platon,
Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

Secreti celant calles, et myrtea circum

Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
peşlerini bırakmaz.

ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
sesleniyorlardı. Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz. İnanabilir miyiz ki
Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok. Duyularımızın beşi de ağızlarına
kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
zevklere erse, bu da hiçtir. Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
ölümlüdür. Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir. Biz o
yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:
«Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
(Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

O atların sürüklediği artık Hektor değildi.

Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
olacaktır.

Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri.

Pitagoras'ın metamorfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
vermek gerekir. Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
binmesi gibi saçmalıklar olabilir. Hayvan bedenlerinin aynı türden
başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka.) küllerinden bir
kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
tekrar bir kurt çıkıverir. Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
gülünçtür. Bir kez yok olan şey artık yoktur.

Nec si materiam nostram collegerit aetas

Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est.

Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
cum sit repetentia nostra. (Lucretius)

Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
olurdu.

Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır. Bu da yine, pek olacağa
benzemiyor.

Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto. (Lucretius)

Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
hiçbir şey göremez.

Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
olmasıdır.

Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes. (Lucretius)

Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
dokunmadan yaşar.

İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok.

Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

Corporis atque animae consistimus uniter apti. (Lucretius)

Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız. (Kitap 2, bölüm 12)

AYLAK RUHLAR

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir
düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir
aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
yaratmadığı gariplik kalmaz.

Velut aegri somnia, vanae

Finguntur species. (Horatius)

Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar.

Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
olmak hiçbir yerde olmamaktır.

Quisquis abique habitat, Maxime,

Nusquam habitat. (Martialis)

Her yerde olan hiçbir yerde değildir.

Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim. Yaşım beni
daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor.

İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım. (Kitap 1,
bölüm 9)

BİLİNÇSİZ DUYGULAR

İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim.
Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman.
Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim.
Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün
ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At
bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek
baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa
kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli
belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana
ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye
başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
ışıktı yalnız seçebildiğim.

come quel ch'or apre or chiude

Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.

Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve
hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
vardı bunda.

Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la
Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
uykudadır:

Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.

Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
bunu...

Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi
oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın
bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)

FİLOZOFLAR VE TANRILAR

Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar;
kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kusurlarını
bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)

ARAMA SEVGİSİ

Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)

MUTLULUK ÜSTÜNE

Scilicit uftima semper

Expectanda dies homini est, dicique beatus

Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

İnsanın son gününü beklemeli her zaman

Mutlu dememeli ona ölmeden

Cenazesi kaldırılmadan.

Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
duruma geçiverir.»

Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
yaşamışım! diye.

Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

Nam verae voces tum demum pectore ab imo

Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

Maske düşer, yüz kalır ortada.

İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)

AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalmayarak Yunan ve
Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
Aldıkları karşılık şu olmuş:

Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)

HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
ona:

Tantum cura potest et ars doloris

Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
olarak dönmüş olsunlar!

Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)

VİCDAN ÜSTÜNE

İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
açıklatmıştır.

Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
kendisine işkenceler uydurur:

Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
iğnesi ve gücü elden gider.

Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

Suçlamışlar kendi kendilerini,

Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
buldurur onlara.

Prima est haec ultio, quod se

Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
spemque metumque suo. (Ovidius)

Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
ardından gelmiş.

Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
kendine yediremezdi.

İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
yapmaz insan?

Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

Acı masuma da yalan söyletir.

Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
uygulamış olmuyor musunuz?

Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
cezası. (Kitap 2, bölüm 5)

KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar hiçbir
kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

In me omnis spes est mihi. (Terentius)

Bütün umudum kendimde.

Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
yetinmesini bileyim.

Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Timurlenk'in
gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)

İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
bizi.

Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
açtıkları savaşın nedeni buydu...

Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
çökertirler.

Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

O kanla beslenen zevk.

Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
üstlerine.

İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
23)

KENDİMİZİ İNCELEME

Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur,
fiziğim de.

Qua deus hanc mundi temperet arte domum

Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

Comibus in plenum menstrua luna redit;

Unde salo superant venti, quid flamine captet

Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

Günü gelip yıkılacaksa dünya.

Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.

Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
orta malıdır bu yasa.

Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
gerektirmeyecek kadar büyüktür.

Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya...

Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı olurlar.
Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
düşüncesinden kuşku duymasın.

Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
13)

Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)

RUH VE BEDEN HAZLARI

Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

Cujus in indomito constantior inguine nervus

Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

Possint ut juvenes visere fervidi

Multo non sine risu

Dilapsam in cineres facem (Horatius)

Görsün diye mi ateşli gençlik

Kahkahalarla gülerek

Bizim küllenen meşalemizi.

Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
yarışamayız onlarla.

O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
olta ısırmıyor!

Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)

DOĞAYA UYMA

Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
istemediği için yapmamalı.

Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)

İNSAN AKLI

Belki öteki varlıklarda görüldüğü gibi, insanlar için de doğal yasalar
vardır; ama bizde kaybolup gitmiştir; çünkü şu mübarek insan aklı her
yere karışıp düzen vermeye, komuta etmeye kalkmış, dünyanın
yüzünü kendi büyük iddiaları, kararsız görüşleriyle bulandırmış,
karmakarışık etmiş.

Nihil itaque amplius nostrum est quod nostrum dico artis est. (Cicero)

Gerçekten bizim olan hiçbir şey kalmamıştır; bizim dediğimiz,
yapma bir şeydir.

İnsanlar her şeyi başka başka gözler, başka başka düşüncelerle
görürler: Düşünce ayrılıklarının asıl nedeni budur. Aynı şeyin bir ulus
bir yüzüne, bir ulus başka bir yüzüne bakar ve o yüzünde durur.
Bir insanın babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez;
ama eskiden bazı kavimlerde bu adet varmış, hem de bunu saygı ve
sevgilerinden yaparlarmış; isterlermiş ki ölü böylelikle en uygun, en
onurlu bir mezara gömülsün; vücutları ve anıları içlerine, ta iliklerine
yerleşsin; babaları sindirme ve özümleme yoluyla kendi diri
bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir boşinancı iliklerinde ve
damarlarında taşıyan insanlar için, anasını babasını topraklarda
çürütüp kurtlara yedirmenin en korkunç günahlardan biri sayılacağını
kestirmek zor değildir.

Lykurgos hırsızlığa bir taraftan bakmış; komşusunun malını
habersizce aşıran bir adamın gösterdiği çevikliğe, çabukluğa, cüret ve
ustalığa değer vermiş; herkesin kendi malını daha iyi korumaya
çalışması da ulus için hayırlı olur diye düşünmüş; hem saldırmayı,
hem korunmayı öğreten bu iki tarafın eğitimi askerlik bakımından
yararlı görmüş; ulusuna vermek istediği başlıca bilgi ve değer de
askerlik olduğu için, başkasının malını çalmaktan doğacak olan
karışıklıkları, haksızlıkları hesaba katmamış.

Kral Dionysios, Platon'a, İran işi, uzun, damalı ve kokulu bir elbise
hediye etmiş. Platon: Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem,
diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: İnsan ne giyerse
giysin, erkekse yine de erkektir... Yine Dionysios Aristippos'un
yüzüne tükürmüş: Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü
yüzüne vurduğu zaman, onlara: Ne olur? demiş, balıkçılar da ufacık
bir balık tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala
katlanıyorlar. Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen
Aristippos'a: «Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk
etmezdin» demiş, o da ona: «İnsanlar arasında yaşamayı bilseydin,
böyle lahana yıkamazdın, diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı
görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor. İki kulplu bir çömlek, ister
sağından tut, ister solundan.

Bellum, o terra hospita, portas;

Bello armatur equi, bellum haec armento minantur.

Sed tamen iidem olim curru succedere sueti

Quadrupedes, et frena jugo concordia ferre;

Spes est pacis. (Virgilius)

Bana mesken olan toprak,

Sende savaş belirtileri var.

Savaşa hazırlanıyor bu sürüler, bu atlar.

Ama biz bunların sabana koşulduğunu da gördük

Aynı boyundurukta yürüdüklerini de;

Barış umudumuz yok olmuş değil yine.

Solon'a oğlunun ölümünde, güçsüz ve yararsız gözyaşları dökmenin
doğru olmadığını söylemişler; Güçsüz ve yararsız oldukları için
dökülmeleri daha iyi ya! demiş. Sokrates'in karısı: Ah! bu insafsız
yargıçlar! seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken,
Sokrates: Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu? demiş.
Biz kulaklarımızı süs için deleriz; Yunanlılarda ise bu, kölelik
belirtisiydi. Biz karılarımızla gizli gizli sevişiriz; Amerika yerlileriyse
bu işi uluorta yaparlarmış. İskitler yabancıları tapınaklarında kesip
kurban ederlermiş; başka kavimlerde ise tapınağa girene dokunulmaz.

Inde forur vulgi, quod numina vicinorum

Odit quisque locus, cum solos credat habendos

Esse deos quos ipse colit. (Juvenalis)

Böyle azgınlıkları vardır halkın;

Her ülke nefret eder komşusunun tanrılarından

Ve inanır gerçekliğine yalnız kendi tanrılarının. (Kitap 2, bölüm 12)

CİNSEL YANIMIZ

Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir organ
vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu organ, amansız iştahıyla her
şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle obur, doymak
bilmez bir hayvandır o; zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner,
beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını
keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvesini içlerine
çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini
düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve
daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine
ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde,
gerçeğin yerine ondan kat kat daha acayip, olmayacak şeyler koyarlar.
Platon bunları düşünmemiş midir kadın erkek, yaşlı genç her kesin
cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep
çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duygularını
soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden
aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne
kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri
gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için
yaptıklarını, çünkü o ülkede erkeklerin kendi cinslerine düşkün
olduğunu söylerler; ama şu da denebilir ki, bunu yapmakla
kaybettikleri kazandıklarından fazladır, çünkü tam bir açlık, hiç
değilse gözle doyurulan bir açlıktan daha zorludur. Livia da der ki,
namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey
değildir. Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan
daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir,
yarışırken görüyorlardı; kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya
pek önem vermiyorlardı; çünkü, Platon'un dediği gibi namusları, uzun
eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus'un sözünü ettiği
birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü
olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi,
yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı
dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan
hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet
okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi
günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar,
kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne
fedakarlık!); tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya,
yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine
razıdır herkes...

Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu! Kadınlar da biz de cinsel
taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa
düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre
ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler.
Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal
niteliğini aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece
düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilinem
Caesar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur
genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya
açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın
saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiçbir
kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür
boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesini taşımaktan daha kolaydır
ve bakireliğini tanrıya adamak fedakarlıkların en zoru olduğu için en
yücesi sayılır. Diaboli virtus in lumbust est, şeytanın gücü beldedir,
der Ermiş Hieronimus. (Kitap 3, bölüm 5)

İNSANIN DURUMU

Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok
zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor
varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip
düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka
adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da
güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık
suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü
bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;
aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir
başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın
üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü
duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir
haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken
bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir
yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını
burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık
benim için.

Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm
şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim;
değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz
bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim:
Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana
yalpalıyor, gelişigüzel:

. . . Velut minuta magno

Deprensa navis in mari vesaniente vento. (Catullus)

. . . Hafif bir tekne gibi

Azgın fırtınanın denizde bastırdığı.

Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam
tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş,
bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp
bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni
ondan yana düşürüyormuş gibi.

Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı.
Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları
inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de
bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne
candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca:
Size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı
da savunabilir, karşı tarafın da. Ama bol para verin, davanıza bir
tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden
yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun
şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza
gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında
serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna,
mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da
şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. (Kitap 2, bölüm
12)

ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE

Özgürlüğe öyle düşkünüm ki, koca Hindistan'ın bir köşesini bana
yasak etseler dünyanın tadı kaçar neredeyse. Hiçbir yerde saklı, eli
kolu bağlı yaşamak da istemem, orada pineklemektense alır başımı
havası, toprağı bana açık bir yere giderim. Hey Allahım! çekilir şey
midir ülkenin bir bucağına çivilenip kalmak? Niceleri, yasalarımıza
aykırılık ettiler diye kentlere, alanlara herkesin gidip geldiği yollara
uğrayamadan yaşayabiliyorlar. Benim hizmet ettiğim yasalar küçük
parmağımı bile köle etmeye kalksalar, nereye olsa gider başka yasalar
arardım. (Kitap 3, bölüm 13)

Cimrilik bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür. (Kitap 1, bölüm
14)

MUTLULUK

Büyük İskender'in dalkavukları onu, Zeus'un oğlu olduğuna
inandırmışlar. Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce:
Buna ne diyeceksiniz, bakalım? demiş; kıpkızıl, mis gibi insan kanı
değil mi bu? Homeros'un destanlarında tanrıların yarasından akan kan
hiç de böyle değildir. Şair Hermodoros, Antigonos'u öven şiirlerinde,
ona güneşin oğlu diyormuş. Antigonos: Oturağımı döken adam benim
güneşin oğlu olmadığımı çok iyi bilir, demiş. İnsan her yerde hep o
insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını
giyse yine çıplak kalır.

Puellae Hunc rapiant

Quicquid calcaverit hiç, rosa fiat. (Persius)

Kızlar alsa çevresini

Güller bitse bastığı yerde.

Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın
sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey
anlamaz.

Heac perinde sunt, ut illius animus qui ea possidet

Qui uti scit, ei bona, illi qui non utitur recte, mala. (Terentius)

Sahibine göre değişir bir şeyin değeri

Zarar görürse kötüdür, yarar görürse iyi.

Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh
gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına
varmaktır.

Non domus et fundus, non aeris acervus et auri

Aegrosto domini deduxit corpore febres,

Non animo curas: valea possesor oportet,

Qui comportatis rebus bene coqitat uti.

Qui cupit aut metuit, ivuat illum sic domus aut res,

Ut lippum pictae tabulae, formenta podagram. (Horatius)

Ev, mal, mülk, yığınla tunç ve altın;

Yarasına merhem olmaz

Vücudunda, ruhunda dert olan adamın.

Eldeki nimetleri tadabilmesi için

Keyfi yerinde olmalı insanın.

Ev bark neye yarar dertli, korkulu olana

Gözleri çipilli olan ne yapsın tabloyu,

Damlalı hasta neden gitsin hamama?

Nasıl dili pas tutmuş bir adam Yunan şarabının tadından bir şey
anlamazsa, nasıl bir at üzerindeki zengin koşumların farkında
olmazsa, vurdumduymaz, zevksiz bir ahmak da içinde yaşadığı
nimetlerin tadına varamaz. Platon da der ki: Sağlık, güzellik, güç,
zenginlik ve bütün bu iyi dediğimiz şeyler insanın doğrusuna ne kadar
yaraşırsa, eğrisine de o kadar yaraşmaz; kötü dediğimiz şeyler de
tersine.

Ruhta ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar?
Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdi mi, dünyalar bizim de
olsa rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladı mı, insan ne kadar
devletli, haşmetli de olsa, tacını, tahtını, saraylarını unutmaz mı?

Totus et argento coMlatus, totus et auro. (Tibullus)

Altına, gümüşe gömülü de olsa.

Bir kral öfkelendiği zaman, krallığı onu kızarmaktan, sararmaktan,
deli gibi dişlerini gıcırdatmaktan koruyabilir mi? Kral, kafalı ve iyi
yaratılışlı bir adamsa mutluluğuna krallığının kattığı şey pek azdır:

Si ventri bene, si lateri est pedibusque tuis, nil

Divitiae poterunt regales addere maius. (Horatius)

Miden iyi, ciğerlerin ayakların sağlamsa

Kralların hazineleri, daha fazla mutlu edemez seni.

Tacın tahtın yalancı, aldatıcı şeyler olduğunu görür; hatta belki de
kral Seleukos gibi düşünerek der ki: Hükümdar asasının ne kadar ağır
olduğunu bilen, onu yolda bulsa, elini sürmez, geçer. Seleukos
bununla, iyi bir krala düşen ödevlerin ne büyük, ne ezici olduğunu
söylemek istiyordu. Gerçekten, başkalarını düzene sokmak az iş
değildir kendi kendimize düzen vermenin ne kadar güç olduğunu
biliriz. İnsanlara komuta etmek pek rahat bir iş gibi görünür ama ben
kendi hesabıma, insan kafasının ne kadar güçsüz, yeni ve belirsiz
şeyler arasında doğruyu bulmanın ne kadar güç olduğunu gördükten
sonra şu kanıya vardım ki, başkalarının ardından gitmek önde
gitmekten çok daha kolay, çok daha hoştur. Çizilmiş bir yolda
yürümek ve yalnız kendi hayatından sorumlu olmak ruh için büyük bir
rahatlıktır.

Ut satius multo iam sit parere quietum,

Quam regere imperio res velle. (Lucretius)

Öyleyse sessizce boyun eğmek

Devletin dümenini tutmaktan iyidir.

Kaldı ki, Keyhusrev'in dediği gibi, insanın komuta etmeye hakkı
olması için komuta ettiklerinden daha değerli olması gerekir.
Ama Ksenophanes'in anlattığına göre, kral Hieron daha ileri giderek
diyor ki: Krallar beden hazlarını bile herkes kadar tadabilecek halde
değildirler, çünkü rahatlık ve kolaylık onlara bu hazlardan bizim
duyduğumuz acıyla karışık tadı, mayhoşluğu tattırmaz.

Pinguis amor nimiumque potens, in taedia nobis

Vertitur, et stomacho dulcis ut esca nocet. (Ovidius)

Fazla yüz bulan, her dediğini yaptıran aşk bezginlik verir;

İyi bir yemeği fazla kaçırmak da mideyi bozar.

Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısında üç yüz
kadını birden buyruğuna hazır gören bir adamda istek mi kalır? Büyük
Sultan'ın (Osmanlı padişahı; belki Kanuni Sultan Süleyman.) sarayında
öyle imiş. Onun atalarından biri de ava giderken beraberinde en az yedi
bin şahinci götürürmüş; böyle bir avın anlamı ve tadı acaba neresinde
idi? (Kitap 1, bölüm 42)

ÖLÜM

Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri
zaman: Doğa da onları! demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de
her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm
uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen
yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında,
dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların
ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür...
Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken
duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın.
Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

Inter se mortales mutua viviunt

Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten
ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim
ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan
kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız
varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün
bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.

Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır.

Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken
ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış
oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra
ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can
yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle
güle gidin.

Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

Cur amplius addere quaeris

Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp
gidemiyorsun?

Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip
gidecek başka günler katmak istiyorsun?

Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan
sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

Non alium videre patres:

Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda
oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız,
dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda
görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden
başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle
gidecek.

Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.

Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin.
Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu
koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar
yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz:
Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz
mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

Licet, quod vis vivendo vincere secla,

Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

Ölüm yine sonsuz olacaktır.

Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı
duymayacaksınız.

In vera nescis nullum fore morto alium te.

Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque
jacentem. (Lucretius)

Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp
sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup
ağlamayacak?

Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.

Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir
şeydir denebilirdi:

Mufto mortem minus ad nos esse putandum

Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü
hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan
zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey
yitirmiş olmuyorsunuz.

Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

Bizden önce geçmiş zamanları düşün

Bizim için onlar yokmuş gibidir.

Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun
yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var
ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya
yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün
gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere
gitmiyor mu?

Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte
yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan,
binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların
ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin
ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz,
başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!
Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum
ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman
yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz.
İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne
de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve
süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak
istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz.
Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden
kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata
ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim.
Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da:
İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem
yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar
korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla
bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda
yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün
varır.»

İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez
düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de,
başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az
korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve
yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle
sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla,
asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar
sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1,
bölüm XX)

YAŞAYAN ÖLÜLER

Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra
yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam
görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol
arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve
mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez
hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan
uluslar yararını görmüşlerdir. Kötü krallarla bir arada anılmak
istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların
buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş
gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi
ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye
sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı
olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama
ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı
anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş
olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak,
gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz. Kötü bir
kralı, bize iyilik ettiği için hayırla anarsak, büyük bir doğruluğun
zararına küçük bir doğruluğa hizmet etmiş oluruz. Titus Livius'un
dediği doğrudur: Kralların ekmeğini yemiş olanlar, onları hep ölçüsüz
övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük
değerleri onda görür...

Toplum düzenleri o kadar sağlam olan Lakedemonyalılar'ın pek
yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoşuma gitmez. Kralların ölümünde
halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra
çağıra ağlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduğunu söylermiş. Her
şeyi kurcalayan Aristoteles, Solon'un: Kimseye ölümünden önce
mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaşamış iyi ölmüş insan,
adı kötüye çıkarsa, çoluğu çocuğu yoksulluğa düşerse, mutlu
sayılabilir mi diye soruyor. Yaşadığımız sürece gönlümüzün istediğini
yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir
ilişiğimiz kalmıyor. Solon'a şöyle demek daha doğru olurdu: Mademki
insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman
mutlu olamaz.

Bertrand du Glesquin, Rancon şatosunu kuşattığı sırada ölmüş.
Şatodakiler, teslim olunca, şatonun anahtarlarını Bernand du
Glesquin'in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar.

Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaşta ölünce cesedini
Venedik'e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme
iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı
olmamış; Verona'dan cesedi savaşarak zorla geçirmiş; «Hayatında
düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi
doğru olmaz, demiş.

Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için
geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiş.
Bu işte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuş. Korinthoslular'ı
apaçık yenmiş olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da
tersine Beotia'lılara karşı zor kazanabileceği bir zaferi bu yüzden
kazanıveriyor.

Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çağda, kendilerini
hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı
yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam
edeceğine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum.
İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert'le giriştiği savaşlarda
kendi bulundukça işlerin hep iyi gittiğini, savaşın mutlaka
kazanıldığını denemiş. Ölürken oğluna törenle yemin ettirmiş ki,
cesedini kaynatacak; etini kemiğinden ayıracak; etini gömecek,
kemiklerini saklayıp her İskoçya'ya savaşa gittiği zaman yanında
götürecek.

Bazı Amerika yerlileri İspanyollara karşı savaşırken üzerlerinde,
vaktiyle zafer kazanmış yiğitlerinden birinin kemiklerini taşırlarmış.
Bazıları da savaşta ölmüş yiğitlerinin cesedini her gittikleri yere
götürür, onunla bahtlarının daha açık olacağına, ondan cesaret
alacaklarına inanırlarmış.

İlk örneklerde ölüm, insanların hayatta iken gördükleri işlerin ününü
sürdürmekle kalıyor: Son ömeklerde ise ölüler, iş görme gücünü
yitirmiyorlar. Kahraman Bayard'ın yaptığı hepsinden iyi: Yediği
kurşunlardan öleceğini anladığı halde, geriye çekilmesini
öğütleyenleri dinlememiş, ölüme giderken sırtımı düşmana çevirmek
istemem demiş; gücü yettiği kadar savaşıp attan düşecek hale gelince
yaverinden kendisini bir ağaca dayamasını, ama yüzünün düşmana
karşı durmasını istemiş ve öylece ölmüş.

Yukarıki örneklerin hiçbirinden aşağı kalmayan bir tane daha
anlatacağım: Kral Philippes'in dedesinin babası Maximilian birçok
büyük değerleri olan bir hükümdardı; üstelik eşsiz bir vücut güzelliği
de vardı. Bir huyu onu öteki krallardan ayırıyordu. Krallar pek önemli
işleri çabuk çıkarmak için oturaklarını krallık tahtına çevirdikleri
halde o, en yakın oda hizmetçisinin bile kendisini hacet yerinde
görmesine razı olmazmış. Su dökünürken dört tarafı kapattırır,
mahrem yerlerini hekime de, başkasına da göstermekten bir kız gibi
kaçınırmış. Konuşurken hiç de sağı solu kollamadığım halde bende de
aynı utangaçlık vardır. Dayanılmaz bir ihtiyaç veya arzu beni
sürüklemedikçe saklanması adet olmamış organlarımı ve işlerimi bile
kimseye göstermem. Ama Maximillan işi o kerteye götürmüş ki
vasiyetnamesinde, öldüğü zaman kendisine don giydirilmesi üzerinde
önemle durmuş, bir zaman sonra vasiyetine, donu giydirecek adamın
gözlerinin bağlanması şartını da koydurmuş...

Atinalıların işlediği kanlı bir haksızlık aklıma geldikçe, en doğal ve
en haklı egemenlik olduğuna inandığım halk egemenliğine düşman
olasım gelir. Lakedemonyalılara karşı, eşini görmedikleri bir deniz
zaferi kazanıp dönen kahraman komutanlarını sorgusuz sualsiz ölüme
mahkum ediyorlar. Nedeni de şu: Zaferden sonra gemiler hemen geri
dönüp ölülerini arayacak yerde savaşın gereklerine uyarak düşmanın
peşine düşmüşler.

Diomedon'un bu arada gösterdiği büyüklük Atinalıların haksızlığına
insanı büsbütün isyan ettiriyor. Ölüme hüküm giyenlerden, askerliğiyle
de devlet adamlığıyla da ün kazanmış değerli bir komutan olan
Diomedon idam kararını dinledikten sonra öne atılıp rahatça konuşmak
fırsatını buluyor bu fırsatı kullanıp uğradığı haksızlığa karşı kendini
savunacak yerde, ölüm kararını verenlerin sağlığına dua ediyor
kendinin ve arkadaşlarının bu kadar büyük bir zaferden sonraki
dileklerini kabul etmeyen Atinalılara tanrılarının öfkelenmemesini, bu
kararın haklarında hayırlı olmasını diliyor. Başka bir şey söylemeden,
pazarlık etmeden ölüme doğru mertçe yürüyor. Talih birkaç yıl sonra
bu haksızlığı aynı yoldan cezalandırıyor. Atinalıların deniz kuvvetleri
komutanı Kabras, Isparta amirali Molles'i Naskos adasında yenmişken,
öncekilerin kötü sonuna uğramak korkusu ile zaferi sonuna
vardıramıyor. Denizdeki ölüleri toplamaya uğraşırken bir sürü düşman
yakayı kurtarıyor ve az sonra bu boş inanç Atinalılara pek pahalıya mal
oluyor.

Bir başkası da cansız insan bedenine dinlenme duygusu veriyor
yeniden:

Quaereris quo jaceas post abitum loco?

Quo non nata jacent. (Seneka)

Ölünce nereye mi gideceksin?

Doğmayanların yanına.

Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada,

Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler
hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere
göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av
etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini
söylerler. (Kitap 1, bölüm 3)

KÖKLEŞEN YANILMALAR

Bir kişinin yanılması bütün halkın yanılmasına yol açar, bütün halkın
yanılması da sonradan teklerin yanılmasına. Böylece yanlışlık elden
ele geliştikçe gelişir, biçimden biçime girer; o kadar ki işin en
uzağındaki tanık, en yakınındakinden daha çok şeyler bilir; olayı son
öğrenen ilk öğrenenden daha inançlı olur. Bunda da şaşılacak bir şey
yok; çünkü insan bir şeye inandı mı ona başkasını da inandırmayı bir
borç sayar, kolay inandırmak için de anlattığına dilediği gibi çeki
düzen vermekten, bir şeyler katmaktan çekinmez: Karşısındakinin
karşı koyma gücünü kırmak, onun kafasının alabileceğini sandığı gibi
konuşmak ister. (Kitap 2, bölüm 14)

Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. (Kitap
1, bölüm 14)

İNSAN ÖMRÜ

İnsan ömrünün uzunluk, kısalık ölçülerine akıl erdiremiyorum.
Bilginlere bakıyorum; onlar ölçüyü herkesten daha kısa tutuyorlar.
Genç Katon, kendi kendini öldürmesine engel olmak isteyenlere: Ben,
hayattan vakitsiz ayrıldı diye ayıplanacak bir yaşta değilim, demiş;
bunu söylerken de kırk sekiz yaşındaymış. Katon bu yaşı olgun ve
geçkin sayıyor. Gerçekten bu yaşa ulaşanlar o kadar azdır ki. Doğal
ömür dediğimiz bir süreyi düşünerek bilmem ne kadar yıl daha
yaşamak umuduyla avunuruz; böyle bir umuda nasıl kapılabiliriz ki,
hiçbirimiz doğanın gerektirdiği sayısız kazaların dışında kalamayız:
Tasarladığımız ömür her gün kesilebilir.

İhtiyarlığın son basamağında kuvvet tükenmesiyle ölmeyi beklemek,
ömrümüze böyle bir son düşünmek ne ham bir hayal: Ölümün bu
türlüsü en olmayacağı, en az görülenidir. Yalnız ona doğal ölüm
diyoruz; sanki kafası yarılıp ölmek, suya düşüp boğulmak, vebaya,
zatürreeye yakalanmak doğaya aykırıymış, her günkü hayatımız
bunlarla dolu değilmiş gibi. Bu güzel sözlerle kendimizi
aldatmayalım: Her yerde, her zaman insanların çoğunun başına gelen
ne ise ona doğal diyelim. Yaştan ölmek binde bir görülen garip
durumlardandır. Doğaya da asıl aykırı olan ölüm budur: Çünkü
ötesinde başka bir ölüm şekli yoktur. Bize en uzak olan ölüm,
ulaşılması en zor olanıdır. Yaştan ölüm öyle bir sınırdır ki ondan öteye
gidemeyiz: Doğa daha ötesine kimseyi geçirmez: Oraya kadar varmak
da nadir bir seçkinliktir. Doğa bu seçkinliği iki üç yüzyıl içinde bir tek
insana sunar yalnız o insan doğum ve ölüm konakları arasındaki
sayısız zorlukları, engelleri aşabilir.

Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği
bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiçbir engele rastlamadan
gelemediklerine göre, biz bir hayli ileri gitmişiz demektir. Hele insan
hayatının asıl ölçüsü olan belli sınırları aşmışsak, daha öteye gitmek
umuduna kapılmamalıyız. Başkalarının kurtulamadığı birçok
ölümlerden kurtulduğumuza göre talih bizi başkalarından daha fazla
korumuş demektir. Bundan sonra da aynı talihin devam etmesini
isteyemeyiz.

Bizi bu boş umutlara kaptıran biraz da yasalarımızın bir kusuru:
Yasalar yirmi beş yaşından önce bir insana malını mülkünü kullanmak
hakkını vermiyor, hatta bu yaşa kadar insan kendi hayatının bile doğru
dürüst sahibi değildir.

Augustus, otuz beş yaşından önce yargıçlık hakkı vermeyen eski
Roma yasalarından beş yıl indirmiş, otuz yaşında olmayı yeter saymış.
Servius Tullius kırk yedi yaşını geçen askerlerini savaşa gitmekte
serbest bırakmış;

Augustus bu yaş basamağını kırk beşe indirmiş. Elli beş, altmış
yaşından önce insanları, kenara atmak bana doğru görünmüyor. Bence
insan işine gücüne devam edebildiği kadar etmelidir; ama bunun
tersini, bize erkenden iş verilmemesini yanlış buluyorum. Öylesi
vardır ki kendisi on dokuz yaşında dünyanın egemeni olur da
başkalarının bir su yolunun yeri üzerinde hüküm verebilmesi
için en az otuz yaşında olmalarını şart koşar.

Bana sorarsanız ruhlarımız yirmi yaşında ne olabileceklerini
belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça
belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir.
Yaratılışımızdaki değerler en gürbüz ve en güzel durumlarıyla ancak o
zaman ortaya çıkabilirler.

Dauphineliler: Yaşken batmayan diken bir daha pek batmaz, derler.
İnsanların geçmişte ve zamanımızda gördükleri her çeşit işlerden
benim öğrenebildiklerimi düşününce otuz yaşından önce başarılmış
işleri ötekilerden daha fazla görüyorum: Aynı insanın hayatını da
alsak, öyle görünüyor.

Annibal'la, büyük rakibi Scipio için bunu güvenle söyleyebilirim.
Bu adamlar hayatlarının yarısından çoğunu gençken kazandıkları ünle
geçirdiler: Başkalarının ölçüsüyle büyük adam oldukları yıllarda kendi
ölçüleriyle hiç de büyük değillerdi. Ben kendi hesabıma o yaştan
sonra ruhça ve bedence kendi gücümün artmayıp eksildiğini, ileri
değil geri gittiğini sanmıyorum. Zamanlarını iyi kullananlarda bilgi ve
görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor; ama canlılık, çeviklik,
sağlamlık ve daha başka özlü ve önemli değerler taşıyor, geçiyor.

Ubi jam validis quassatum est viribus aevi Corpus, et obtusis
ceciderunt viribus artus, Claudicat ingenium, delirat linguaque
mensque. (Lucretius)

Vücut yaşın ağır yumruğu altında ezilince, Makinenin yayları
gevşeyince, düşünce de sendeliyor: Dilimiz tutulmaya; zihnimiz
karışmaya başlıyor.

Bazen vücut, bazen de ruh yaşlılığın esiri oluyor. Kafaları,
midelerinden ve bacaklarından daha önce zayıf düşenleri çok gördüm.

Yaşlılık kendini belli etmediği için çok tehlikeli bir derttir; insan bu
derde farkına varmadan düşer. Onun için yasaların bizi, işte çok
tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum. Hayatımızın ne
kadar cılız olduğunu, her gün nice tehlikelerle karşılaştığını düşünüp
gençlerin hazırlanma, öğrenme, oyalanma yıllarını pek uzatmamalıdır.
(Kitap 1, bölüm 57)

Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden
daha zavallı gelir bana. (Kitap 1, bölüm 14)

VARLIK VE İNSAN

Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu
eğriden ayırtedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak
için bir kanıtlama yapmamız gerek; kanıtlamayı doğrulamak için bir
araç; alın size bir kısır döngü. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan
duyularımız tartışmamıza son veremeyeceğine göre akla başvurmak
zorundayız diyelim: Hiçbir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez,
öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik
şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler duyularsa kendi
dışlarındaki nesneyi değil yalnızca kendi duyuşlarını kapsarlar böyle
olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir bu algı
ve nesneyle ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen,
nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme
yoluyla ruha anlatır ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle
hiçbir alışverişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl
güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates'i tanımamış olan biri, resmini
görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez.

Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu
bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek
görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini
engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım
desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir,
onu da bir başkasıyla ve sonu gelmez bunun da. Son olarak şu da var
ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin
varlığında. Biz de, düşüncemiz de, her şey de durmadan akmakta,
yuvarlanmaktayız.

Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu
için birinden ötekine şaşmaz hiçbir ilişki kurulmaz. Varlıkla aramızda
hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek
arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve
kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya
kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz
yapabileceğiniz; çünkü yaratılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar
sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğiniz o ölçüde
yitireceksiniz. Her şey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda
olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiçbir şey
bulamayarak yaya kalır çünkü her şey ya var olmak üzeredir ve henüz
hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeye başlamaktadır.
Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa
Homeros'un Okyanus'u tanrıların babası, Thetis'i de anası yapması
bize her şeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip
değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün
filozofların da bu kanıda olduğunu söyler yalnız Parmenides
büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını
söylüyormuş. Pytagoras'a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara
göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin
bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos'a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki
kez yıkanmamıştır. Epikharmos'a göre, geçmişte borç almış olan şimdi
borçlu değildir geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz
gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık,
başka birer adam olmuşlardır. Ölümlü bir nesne iki kez aynı halde
bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir
toplanır bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiçbir
zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir
sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir
bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz
bir meyve olur önce; sonra çocuk biçimini alır karından çıkınca
memelik bebek olur sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı,
sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki
yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:

Mutat enim mundi naturam totius aetas,

Ex alioque alius status'excipere omnia debet, Nec manet ulla sui
similis res: omnia migrant, Omni commutat natura et vetera cogit.
(Lucretius)

Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir durumundan bir başka durum
çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime; Doğa zorlar her şeyi
başkalaşmaya. Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden
budalaca korkarız:

Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir
durumdur. Herakleitos'un dediği gibi ateşin ölümü havanın doğuşu,
havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup
ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun
yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte, ilk yaş
çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş
olacak... (Kitap 2, bölüm 12)

Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. (Kitap 1,
bölüm 14)

İNSAN VE AKIL

Yine kendime döneyim: Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç
kimsenin kendinde eksik görmediği bir vergidir: Kendi aklımı
beğenmekle her insanın, her gün yaptığını yapmış oluyorum. Kim
kendini akılsız sayabilir?

İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle
bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir.
Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip
de bu illeti gördü mü illet dağılıverir güneşin sisleri dağıtması gibi. Bu
konuda insanın kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu
görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı, en allahlık
insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden
daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz;
ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz.

Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir
düşünmekle biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarının eserlerinde
gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden
üstün tutabiliriz; ama düpedüz düşüncenin bulduklarına kendi
düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların
büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu
düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim
yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğini ummuyorum; bu çeşit
yazarların ünü az olur.

Hem sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar,
bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar insan düşüncesinin,
bilgi toplamak, güzel yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğini
kabul etmezler: Scipiolar'ı birbirine karıştırdıysanız, artık
söyleyeceğiniz sözlerin nasıl bir değeri olabilir? Onlara göre
Aristoteles'i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu
bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini
görmezler. Dünyayı dolduran da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden
anlayacak üçüncü bölüğe, ruhları kendiliğinden düzenli ve güçlü
insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile
duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kar da
yoktur.

Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç
kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını
beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben
düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum: Ama öyle sanmayan kim
var? Aklımın sakat olmadığına benim bulduğum en iyi tanıt kendime
az değer verişimdir. Sakat olsaydı kendime beslediğim sevgi onu
kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi
bir türlü kendimden dışarıya çıkaramıyorum. Herkes sevgisini bir sürü
dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi
varlığımdan başka şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım
kendi isteğimle, bile değildir.

Mihi nempe valere et vivere doctus. (Persius)

Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim. Böyle iken,
düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım.
Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de
budur. Herkesin gözü dışardadır ben gözümü içime çevirir, içime
diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:

Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi
yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir
hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır.

Nemo in sese tentat descendere. (Persius)

Kimse kendi içine inmeye çalışmaz. (Kitap 2, bölüm 17)

ÖLÇÜ

İnsan elinde ne illet var ki, dokunduğunu değiştiriyor
kendiliğinden iyi ve güzel olan şeyleri bozuyor. İyi olmak arzusu
bazen öyle azgın bir tutku oluyor ki, iyi olalım derken kötü oluyoruz.
Bazıları der ki, iyinin aşırısı olmaz, çünkü aşırı oldu mu zaten iyi değil
demektir. Sözcüklerle oynamak diyeceği gelir insanın buna.

Felsefenin böyle ince oyunları vardır. İnsan iyiyi severken de, doğru
bir işi yaparken de pekala aşırılığa düşebilir. Tanrının dediği de budur:
Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır.

Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştırmayan okçudan
daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla
ışıkta da. Platon'da Kallikles der ki, felsefenin fazlası zarardır. Felsefe
bir kerteye kadar iyidir, hoştur yararlı olduğu kerteyi aşacak kadar
derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu
şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi
dünyadan zevk almaya düşman oluruz; kimseyi yönetemeyecek,
başkalarına da kendimize de hayrımız dokunmayacak bir hale geliriz;
boş yere şunun bunun sillesini yeriz.

Kallikles doğru söylüyor çünkü felsefenin fazlası bizim gerçek
duygularımızı körletir gereksiz bir inceleme ile bizi doğanın güzel ve
rahat yolundan çıkarır. (Kitap 2, bölüm 30)

Düşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar
arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha
içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır? (Kitap 3, bölüm 8)

TARTIŞMALAR

Azgın tartışmalar da keşke, diğer söz suçları gibi ceza görselerdi.
Hep öfkenin alıp götürdüğü bu düşünce çarpışmalarında insanın
etmediği kötülük kalmaz. İlkin düşüncelere çatarız, sonra da insanlara.
Tartışmada esas, karşımızdakinin düşüncesini çürütmek olduğu,
herkes çürütüp çürütüldüğü için, tartışmanın sonunda olan şey
gerçekten büsbütün uzaklaşmaktadır. Onun için Platon, Devlet'inde
akılca ve ruhça zayıf olanlara tartışmayı yasak etmiştir. Doğru dürüst
adım atıp yürümesini bilmeyen bir insanla gerçeği aramaya çıkmanın
anlamı var mı? Aradığımız şeyi bırakıp onu nasıl bir yoldan
arayacağımızı düşünürsek ondan hiç de uzaklaşmış olmayız. Ama yol
derken softaların ve allamelerin yollarını değil, sağduyumuzla
bulduğumuz doğal yolları kastediyorum. Tartışma ile neye varılabilir?
Biri doğuya gider, biri batıya; yolda rastladıkları ayrıntılara saplanır
ve konudan ayrılırlar. Bir saat cenkleştikten sonra neyi aradıklarını
bilmez olurlar: Kimi konunun üstüne çıkmış, kimi altına inmiş, kimi
de kenarında kalmıştır. Kimi bir sözcüğe, bir benzerliğe takılır
kimi, söylenene kulak bile vermeden bir şeyi tutturur ve yalnız
kendi söylediklerini dinler başka biri de, kendine güvenemediği için
her şeyden kaçınır, hiçbir düşünceyi kabul etmez, ta başından her şeyi
karıştırır, yahut da söz kızışınca, büsbütün susar ve bir daha ağzını
açmaz; bilgisizliğini küskünlüğünün altında saklar, mağrur bir
küçümseme ya da budalaca bir alçakgönülle tartışmadan kaçar. Bazısı
yalnız saldırmasını bilir, kendini korumak umurunda değildir; bazısı
da yalnız sesinin ve ciğerlerinin gücüne dayanır. Bakarsınız birisi tutar
kendine karşı dönüverir; başka biri kalkar önsözlerle, yersiz
hikayelerle kafa şişirir. Kimi vardır, sıkıştığını görünce karşısındakini
susturup kaçırmak için düpedüz sövüp saymaya başlar ve bir Alman
kavgası çıkarmaya çalışır. Başka bir türlüsü de vardır, konuya hiç
bakmadan sizi bir sürü mantık çemberleriyle, diyalektik oyunlarıyla
kuşatıp boğmaya savaşır. (Kitap 3, bölüm 8)

Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir. (Kitap 3, bölüm 8)

GERÇEK NEDENLER

Kolayca doğrulanabilir ki, büyük yazarlar, olayların nedenleri üstüne
yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmez, bir ince buluş, bir
güzellik getirmek koşuluyla, inanmadıklarını da yazarlar. Bir şeyi
ustaca söylediler mi, yeterince doğru ve yararlı söz etmiş olurlar. Asıl
neden hangisidir, kesinlikle bilemeyiz; birkaçını biraraya getirir
bakarız, doğru olan bunlardan biri midir diye:

Namque unam dicere causam

Non satis est, verum plures unde una tamen sit. (Lucretius)

Bir tek neden göstermek yetmez; Birkaçını vermeli, bir teki doğru da
olsa.

Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini
sorar mısınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: Altımızdan
çıkan pek pistir, ağzımızdan çıkan bir oburluk belirtisi sayılır
üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş
yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristoteles'indir
derler.

Plutarkhos'ta okudum sanıyorum: Tanıdığım bütün yazarlar arasında
sanatı doğaya, düşünceyi bilime en iyi katmış olanıdır Plutarkhos.
Deniz yolcularındaki mide bulanmasının nedeni üstünde dururken
bunun korkudan ileri geldiğini, korkunun böyle bir sonuç
verebileceğine kanıtlar olduğunu söylüyordu. Deniz beni de pek tutar,
ama bunun bende korkudan gelmediğini biliyorum; akıl yoluyla değil
deneme yoluyla biliyorum bunu. Başkalarından duyduklarım bir yana,
hayvanların, özellikle domuzların da başına geliyor, hiçbir tehlikeden
kuşkulanmadıkları zaman. Bir tanıdığım da şunu anlattı bana:
Kendisini deniz pek tuttuğu halde, birkaç kez büyük fırtınalarda
duyduğu korkudan mide bulantısı geçivermiş. Seneca'nın: Tehlikeyi
düşünemeyecek kadar hastaydım, dediği gibi. Su üstünde hiç
korktuğum olmamıştır, başka yerlerde de olmadığı gibi: Karşılaştığım
nice tehlikeler, ölümün ta kendisi bile aklımı başımdan alıp allak
bullak etmemiştir beni.

Korku bazen kafasızlıktan gelir, yüreksizlikten de geldiği gibi.
Karşılaştığım bütün tehlikelerde gözlerim açık, kafam işlek,
sapasağlam kalmıştır. Kaldı ki bir şeyden kaçınma da yürek ister
insanda. Korkusuzluk işime yaramıştır eskiden, başka zararları
yanında, kaçışıma çeki düzen vermek için. Kaçarken ürkeklik
duymadım diyemem, ama şaşkınlığa, büyük korkulara da kapılmadım.
Heyecanlıydım, ama aklım başımdan gitmemişti. Büyük ruhlar daha
da ileri gider, kaçışlarında sakin, telaşsız olmakla kalmaz, gururlarını
da yitirmezler. Alkibiades, silah arkadaşı Sokrates'in nasıl kaçtığını
anlatır: Onu, der, ordumuzun arkasında, Lakhes'le birlikte en son
kaçanlar arasında buldum. Rahatça, korkusuzca, seyrettim onu; çünkü
altımda iyi bir at vardı; o ise yayaydı ve yaya olarak savaşmıştı. İlk
gözüme çarpan, Lakhes'den daha temkinli ve kararlı görünmesi oldu.
Her zamanki gibi meydan okurca yürüyordu. Çevresinde olup
bitenleri izleyen, ölçüp biçen bakışları güvenli ve düzenliydi. Bir
dostlara bir düşmanlara bakarken, dostları yüreklendirmek,
düşmanlara da, üstüne gelecek olana kanını pahalıya ödeteceğini
anlatmak ister gibiydi. Kurtuldular, çünkü böylelerine pek saldırmaz
düşman, korkanların ardına düşer.

Bu büyük komutanın anlattığı, bizim de her gün yaşadığımız bir şeyi
öğretiyor bize: Tehlikelerden kaçınmakta aşırı telaşa düşmek
kendimizi tehlikenin kucağına atmanın en kestirme yoludur.

Quo timoris mirıusest, eo minus femıe periculi est. (Titus-Livius)

Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Kitap 3, bölüm 6)

KORKU ÜSTÜNE

İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?

Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
ediyor kendisini.

Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
kaçışıyorlar.

Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
yitirmenizden daha iyidir.

Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
karası bir kaçışla elde etmişler.

En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
daha belalı bir yanı vardır korkunun... Savaşın bir döneminde bir hayli
hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.

Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
Korkudan kendilerini asan, boğulan, uçurumlara atlayan nice insanlar
da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
bir beladır.

Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)

KENDİNE ACINDIRMAK

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
ağlatmak isteriz, neredeyse.

Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)

ALIŞKANLIK

Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...

Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)

Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

HAYAT VE BİLİM

Quid fas optare, quid asper

Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)

Neyi özlemeyiz? Neye yarar

Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
zaman korkulmaz?

Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)

Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.

İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
sözler olmalıdır.

Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.

Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
(Horatius)

Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.

Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki
yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır.
Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve
kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o
sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle
düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri
kafalılık içimizde yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?

Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri
öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırız.
Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca
hakkından gelebilir. (Kitap 1, bölüm 26)

Kadınların süs ve aylaklıklarının bizim alınterimiz ve emeğimizle
beslenmesi gülünç ve haksız bir şeydir. (Kitap 3, bölüm 9)

YAMYAMLAR ÜSTÜNE

Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize
benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana
onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu
insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel
görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş
yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni
topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın
bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki
topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini
doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun
ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara
kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin
babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese
birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey
böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak
olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey
sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini
göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları
olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin
eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,
onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle
davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul
etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor
sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa
ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha
onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı
bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl
parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar
gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,
onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,
dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi
düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:

victoria nulla est

Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)

Zafer zafer değildir

Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.

Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi
daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden
bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz
verdirirlermiş.

Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu
kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı
yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir
değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini
kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir
adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,
değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,
yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde
değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde
savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can
verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt
olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.

En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman... Biz yine
hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar
karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında
güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce
yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,
korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın
söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz
yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,
atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.
Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın
özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını
bulacaksınız onlarda...

Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık
ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi
güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki
kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş
olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa'nın Rouen şehrine
gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun
uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent
örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en
çok neyi beğendiklerini sordu. Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık
ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı
bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,
niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi
dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak
anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif
sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık
içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar
böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına
sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar! (Kitap 1, bölüm 31)

BİRİNE YARAR ÖTEKİNE ZARAR

Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir
hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak
birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş.
Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar
vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum
etmek gerekir.

Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın
pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların
davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile
bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi
Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz,
dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes
içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına
doğar ve beslenir.

Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor
böyle olmaktan: Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması,
beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor:

Nam quodcunque mutatum finibus exit, Contineuo hoc mors est
illius quod fuit ante. (Lucretius)

Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi O anda yok olur biraz önce
var olan. (Kitap 1, bölüm 22)

AKIL ERDİREMEDİĞİMİZ GERÇEKLER

Kolayca inanma ve inandırılmayı saflığa ve bilgisizliğe vermekte
haksız değiliz her zaman. Şöyle bir şey öğrendiğimi sanıyorum
eskiden: İnanç ruhumuza bastırılan bir damga gibidir; ruh ne kadar
yumuşak olur, ne kadar az karşı koyarsa, ona bir şeyi mühürlemek o
kadar kolay olur. Hele ruh bomboş ve darasız olursa, ilk inandırmanın
ağırlığı altında daha da kolaylıkla eziliverir. Onun için, çocuklar,
bilgisizler, kadınlar ve hastalar kulaktan doldurulup yürütülmeye daha
elverişlidirler.

Evet, ama, öbür yandan da, bize olağan gelmeyen her şeyi
olmaz diye hor görüp çöpe atmak da budalaca bir böbürlenmedir.
Kendilerini herkesten üstün kafalı sayanlarda hep görürüz bunu.
Eskiden ben de düşerdim buna: Hortlaklardan, gelecek üstüne
kerametlerden, büyülerden, yutmadığım daha başka şeylerden söz
edildi mi, bu saçmalıklara inandırılan zavallı halka acırdım. Bugün
görüyorum ki kendim de acınacak haldeymişim o zaman: Sonradan
gördüklerimle ilk inançlarımı değiştirmiş, ya da böyle şeylere
sonradan merak salmış değilim; ama aklım sonradan öğretti ki bana,
her hangi bir şey için yekten olmaz diye kesip atmak kendimizde
tanrının ve doğa anamızın isteyip yapabilecekleri her şeyin sınırlarına
varan bir kafa üstünlüğü görmek olur. Olabilecek şeylerin hepsini
kendi yetenek ve göreneklerimize bağlamaktan daha büyük bir
çılgınlık olamaz dünyada. Aklımızın eremediği her şeye masal,
mucize deyip gerçek dışı sayarsak, az şey mi görüyorsunuz
her gün aklımızın ermediği? Bir düşünelim, ne sisler arasından
ne emeklerle elimizin altındaki şeylerden birçoğunun bilgisine
ulaştırıyorlar bizi. O zaman anlarız ki bize acayip gelmeleri onları
bildiğimizden değil alışkanlığımızdan geliyor daha çok.

Jam nemo, fessus satiate videndi, Suspicere in caeli dignatur lucida
templa. (Lucretius)

Gözleri doymuş olduğu için şaşmıyor kimse Başının üstündeki ışık
tapınaklarına.

Nice alıştığımız şeyleri bize yeniden gösterseler, en olmayacak
şeylerden daha garip gelecektir bize onlar.

Si nunc primum mortalibus adsint

Ex improviso, ceu sint objecta repente,

Nil magis his rebus poterat mirabile dici.

Aut minus ante quod auderent fore credere gentes. (Lucretius)

Bugün birden gözlerimiz önüne gelseler

Varlıkları fışkırıverse karşımızda

Bizi en çok şaşırtacak onlar olur

Bütün bildiklerimize aykırı görünürler.

Hiç ırmak görmemiş biri ilk kez bir ırmak gördüğünde
deniz sanmış onu. Bizim en büyük bildiğimiz şeyleri, doğanın o
konudaki son sınırları sayarız:

Scilicet et fluvius, qui non est maximus, el est

Qul non ante aliquem majorem vidit, et ingens

Arbor homoque videtur; et omnia de genere omni

Maxima quae vidit quisque, haec ingentia fingit. (Lucretius)

Böylece, bir ırmak büyük olmasın isterse

Daha büyüğünü bilmeyene büyük gelir;

Bir ağaç, bir insan da öyle. Her şeyde,

En büyük gördüğümüzü devleştiririz.

Conseutudine oculorum assuescunt animi, neque admirantur, neque
requirunt rationes earum quas semper vident. (Cicero)

Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şeye alışır; her an görmekte
olduğumuz şeylere şaşmayız, nedenlerini aramayız onların.

Gördüğümüz şeylerin yeniliği, büyüklüğünden çok şaşırtır ve
nedenlerini aramaya iter bizi.

Doğanın sonsuz gücü karşısında daha saygılı olmamız,
bilgisizliğimizi, yetersizliğimizi bilmemiz gerekir. İnanılır kişilerin
söylediğince olmayacak şeyler duyuyoruz; bunlara inanmasak bile
kesip atmamalıyız; çünkü olmaz deyip geçmez, olabilecek şeylerin
nereye varabileceklerini bildiğimizi ileri sürmek olur haddimizi
bilmeden. Olmayacakla alışılmadık arasında, doğanın akış düzenine
aykırı olana insanların ortak inançlarına aykırı olan arasındaki ayrılığı
iyi kavrarsak, bir şeye inanmakta da, inanmamakta da, haddimizi
bilecek olursak, Chilon'un kuralına uymuş oluruz: hiçbir şeyde aşırı
gitme yok. (Kitap 1, bölüm 18)

BABALAR VE ÇOCUKLAR

Çocukların babalarına karşı duydukları, saygıdır daha çok.
Duygu düşünce alışverişleriyle beslenen dostluk onlar arasında
kurulamaz; dünyaları çok ayrıdır çünkü, üstelik doğal ödevleri de
örseler bu dostluk. Babalar bütün gizli düşüncelerini çocuklarına
açamazlar, yakışıksız bir sırdaşlık yaratmamak için; dostluğun baş
görevlerinden biri olan uyarmalar, akıl vermeler de çocukların
babalarına yapabilecekleri şeyler değildir. Kimi uluslarda çocukların
babaları, kiminde de babaların çocukları öldürmeleri adetmiş,
birbirlerine çıkarabildikleri zorlukları önlemek için, doğal olarak
birinin varlığı ötekinin yıkımına bağlı olduğu için. Babalarla çocuklar
arasındaki doğal bağları hor gören filozoflar da çıkmıştır Aristippos
bunlardan biridir. Kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da
sevmediği söylenince tükürmüş Aristippos ve demiş ki: Bu tükürük de
benden çıktı; bitler, kurtlar da çıkıyor benden! Plutarkhos'un
kardeşiyle barıştırmak istediği biri de şöyle der: Aynı delikten çıktık
diye kardeşimin büyük önemi olamaz benim için...

Babayla oğul apayrı mizaçlarda olabilirler, kardeşler de öyle.
Oğlum olur, akrabam olur, ama belalı, kötü, budala herifin biri de
olabilir. Hem sonra, yasaların ve doğal zorunluluğun bize buyurduğu
dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğümüz azalıyor. Oysa bu
özgürlük sevgi ve dostluk kadar bizim diyebileceğimiz başka hiçbir
şey yaratamaz. (Kitap 1, bölüm 28)

Her inanç kendini can pahasına benimsetecek kadar güçlü olabiliyor.
(Kitap 1, bölüm 14)

DİZGİNSİZ TUTKULAR

Başkaları için yaşamayan kendi için de yaşayamaz:

Qui sibi amicus est

Scito hunc amicum omnibus esse (Seneka)

Kendine dost olan

Bilin ki herkese de dosttur.

Ama baş görevimiz kendimizi gereğince yönetmektir onun için
dünyadayız. Kendisi iyi yaşamasını unutan ve başkalarını iyi
yaşamaya zorlamak, alıştırmakla ödevini yaptığını sanan bir budaladır
onun gibi, başkasına hizmet için kendi dürüst ve sevinçli yaşamasını
bırakan da kötü, olumsuz bir yola girmiş olur bence.

Toplum için yüklendiğimiz görevlerde dikkatimizi, adımlarımızı,
sözlerimizi, alınterimizi, gerekirse kanımızı esirgememeliyiz:

Nun ipse pro charis amicis Aut Patria timidus perire (Horatius)

Hazırım canımı vermeye Dostlarım ve yurdum için. Ama geçici,
raslantıya bağlı olan bu görevlerde kafamız rahatını, sağlığını
yitirmemeli; eylemsiz değil, ama öfkesiz, tutkusuz kalmalıdır.
Ruhumuz eylemlerde pek çaba harcamaz, uykuda bile eylemler
içindedir hiç yorulmadan. Ama onu coşturmada ölçülü
davranmaktayız, çünkü beden üstüne yükleneni nasılsa öyle taşır; ama
ruh yüklendiğini çoğu kez kendi zararına büyütüp ağırlaştırır, dilediği
ölçüyü verir ona. İnsanlar aynı şeyleri ayrı çabalarla, değişik irade
gerginliğiyle yaparlar.

Ruh bedene, beden ruha ayak uydurmayabilir. Nice insanlar savaşı
hiç umursamadan savaşlara girerler her gün, ölümü göze alarak
katıldıkları savaşı yitirmek uykularını bile kaçırmaz. Öte yandan
başka bir insan evinde, atılamayacağı tehlikelerden uzakta, savaşın
sonucunu canı ağzında merak eder, savaşa kanını canını koyan
askerden daha fazla ruh çabası harcar. Ben toplum işlerine katılırken
kendimden tırnak boyu uzaklaşmamasını, kendimi, kendimden
geçmeden, başkasına vermesini bildim.

Taşkın ve azgın bir tutku giriştiğimiz işe yarardan çok zarar getirir,
olayların ters gitmesi, gecikmesi karşısında sabırsızlığa sürükler bizi,
işlerine baktığımız insanlardan soğutur, kuşkulandırır. Bizi avucuna
alan ve sürükleyen bir işi kendimiz iyi yönetemeyiz hiçbir zaman.

Mala cuncta ministrat, Impetus. (Seneka)

Çoşkunluk sarpa sardırır işleri.

İşe yalnız kafasını ve ustalığını koyan daha rahat yürütür işi.

Olayların gereklerine göre dilediği gibi dayatır, aşağıdan alır, erteler;
başarısızlığa uğradığı zaman bozulmaz, yıkılmaz; yeniden işe
oyulmaya bütün gücüyle hazırdır; ister istemez birçok tedbirsizliklere,
haksızlıklara düşecektir tutkusunun rüzgarına kapılır gider başından
büyük işlere girişir ve talih çok yardım etmedikçe pek başarı
kazanamaz. Filozofi, uğradığımız haksızlıkların öcünü alırken işe
öfke karıştırmamamızı ister; cezanın daha hafif olması için değil,
tersine daha etkin olması, daha ağır basması için. Azgınlık ölçümüzü
tam almaya engel olur çünkü. Öfke gözü karartmakla kalmaz,
ceza verenin kolunu da yorar. Bu ateş güçlerini uyuşturur, yakar.
Acele kendi kendisine çelme takar, tökezler ve durur:

Festinatio tarda est. (Quintus)

Acele gecikmedir.

Ipsa se Velocitas implicat. (Seneka)

Çabukluk kendisini engeller.

Sık sık gördüğüm örnekleriyle cimrilik de kendi kendisini köstekler;
ne kadar eli sıkı ne kadar gözü dönmüş olursa o kadar az kazanç
sağlar. Genel olarak cimriler, biraz cömertlik göstermekle, daha çabuk
zengin oluyorlar. (Kitap 3, bölüm 10)

DEĞİŞEN DİL VE İNSAN

Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü
olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim
dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra
şimdiki halinde kalacağını kim umabilir? Her gün elimizden kayıp
gidiyor benim yaşadığım yıllar içinde yarı yarıya değişti. Şimdi artık
olgunlaştı diyoruz; her çağ kendi dili için öyle der. Hep böyle kaçıp
değiştiği sürece ben dilimizin bugünkü halinde kalmasını özlemem.
İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği
rağbet de devletimizin kaderine göre değişir. Onun için kitabıma hiç
çekinmeden kişisel birçok yazılar koyuyorum. Bunlar bugün yaşayan
insanların işine yaramakla kalır ve orta anlayıştan öte özel bilgileri
olan kimi insanları ilgilendirir. Gördüğüm birçokları gibi benim
ardımdan da olur olmaz sözler edilmesini istemiyorum doğrusu: Şöyle
düşünürdü, böyle yaşardı; şunu ister, bunu istemezdi; ölürken konuşsa
buna şunu der, şuna bunu verirdi; onu benden iyi tanıyan yoktu, gibi.
Kitabımda edep kurallarının izin verdiği ölçüde eğilimlerimi,
sevgilerimi az çok belirtiyorum; bilmek isteyene sözlü olarak daha da
serbestçe ve içtenlikle açıklıyorum duyup düşündüklerimi. Ama
bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi
görür.

Yazıya dökemediğimi parmağımla gösteriyorum burada:

Verum animo satis haec vestigia parva sagaci

Sunt, per quae possis congnossere caetera tute. (Lucretius)

Görenlere kısacık göstermeler yeter

Üst tarafını kendin bulabilirsin.

İstenecek, aranıp bulunacak hiçbir şey bırakmıyorum kendimden.
Sözüm edilecekse, doğru dürüst, gerçeğe uygun edilmesini istiyorum.
Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni
yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim.

Yaşayanlardan bile olmadıkları gibi söz edildiğini görmekteyim.
Yitirdiğim bir dostumu (La Boetie) var gücümle desteklemeseydim,
bin bir türlü suret biçeceklerdi ona. (Kitap 3, bölüm 9)

İNSANLAR VE HAYVANLAR

Hayvanlar arasında eni konu bir haberleşme olduğunu açıkça
görüyoruz; yalnız aynı türden olanlar değil ayrı türden olanlar da
birbirleriyle anlaşabiliyorlar.

Et mutae pecudes et denique secla ferarum

Dissimiles fuerunt voces variasque cluere

Cum metus aut dolor est, aut cum jam gaudia gliscunt. (Lucretlus)

Söz bilmez sürüler, vahşi hayvanlar

Türlü bağrışmalarla anlatırlar

Duydukları korkuyu, acıyı ya da zevki.

At köpeğin bir çeşit havlamasından kızgın olduğunu anlar; başka
türlü bir havlamasıysa, hiç ürkütmez onu. Aralarındaki iş
ortaklığından anlıyoruz ki sesi olmayan hayvanların bile başka bir
haberleşme yolları var; hareketleriyle konuşup anlaşıyorlar:

Non alias longue ratione atque ipsa videtur

Protrabere ad gestum pueros infantia linguae. (Lucretius)

Başka türlü değil çocukların da

Sesle anlatamadıklarını hareketle anlatmaları.

Neden anlaşamasınlar? Bizim dilsizlerimiz de işaretlerle pekala
söyleşiyor, tartışıyor, hikayeler anlatıyorlar.

Öyle alışkın, öyle usta olanlarını gördüm ki, her istediklerini eksiksiz
anlatabiliyorlar. Aşıklar yalnız gözleriyle neler söylerler birbirine:
Bozuşur, barışır, yalvarışır, anlaşır, söyleşirler gözleriyle.

E'i silentio ancor suole Haver perigi e porole. (Tasco)

Ve susmada bile

Sözler, yalvarmalar vardır.

Ya ellerle neler söylemeyiz? İsteriz, söz veririz, çağırırız, yol veririz,
korkuturuz, yakarırız, yalvarırız, yadsırız, istemeyiz, sorarız,
beğeniriz, sayarız, itiraz ederiz, pişman oluruz, korkarız, utanırız,
kuşkulanırız, bildiririz, buyururuz, isteriz, yüreklendiririz, yemin
ederiz, küçümseriz, meydan okuruz, kızdırırız, suçlarız, mahkum
ederiz, affederiz, küfrederiz, pohpohlarız, alkışlarız, kutlarız,
utandırırız, alay ederiz, uzlaştırırız, salık veririz, coştururuz, seviniriz,
bayram ederiz, acırız, üzeriz, rahatsız ederiz, şaşırtırız, bağırırız,
susarız, daha neler neler, dille yarışacak kadar. Başımızla buyur
ederiz, kovarız, evet deriz, hayır deriz, yalanlarız, hoş karşılarız,
yüceltiriz, kutsallaştırırız, hor görürüz, isteriz, tersleriz, sevindiririz,
dertlendiririz, okşarız, azarlarız, dizginleriz, kızdırtırız, korku veririz,
güven veririz, soruştururuz. Ya kaşlarımızla? Ya omuzlarımızla?..

Abderia'dan gelen bir elçi Isparta kralı Agis'e söyleyeceklerini uzun
uzun söyledikten sonra sorar: Efendimiz yurttaşlarıma nasıl bir cevap
götürmemi isterler? Seni, tek söz söylemeden, her istediğini, dilediğin
süre söylemekte serbest bıraktığımı söylersin, der kral. İşte size
konuşan ve çok iyi anlaşılan bir susma... (Kitap 2, bölüm 12)

İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize.
(Kitap 1, bölüm 9)

ÖLDÜRME TEHLİKESİNE KARŞI

Öldürme tehlikesi karşısında Julius Caesar'ın tuttuğu
yol bence tutulacak yolların en güzeliydi. Önce hoşgörürlük ve
tatlılıkla düşmanlarına kendini sevdirmeye çalıştı; hazırlanan
suikastları öğrenip, bunlardan haberli olduğunu uluorta söylemekle
yetinirdi ve pek soyluca bir soğukkanlılıkla, korkmadan, ortalığı telaşa
vermeden oluruna bırakırdı işi, kendini tanrılara ve talihe emanet
ederek. Öldürüldüğü zaman böyle bir halde olduğu su götürmez
çünkü. Bir yabancı, Syrakusa Kralı Dionysios'a, iyi bir para
karşılığı uyruklarının kendisine karşı hazırlayacakları bütün
kundakları sezinleyip meydana çıkarmanın şaşmaz yolunu
öğretebileceğini orda burda söyleyip herkese duyuruyor. Haberi alan
Dionysios çağırtıyor adamı, korunması için böylesine gerekli bir
ustalığı öğrenmek için. Yabancı gelip kendisine öğretecek hiçbir
hüneri olmadığını, yalnızca ona bir torba altın vererek yaman bir sırrı
elde ettiğini sevinçle ilan etmesini söylüyor. Kral beğeniyor bu buluşu
ve beşyüz altın saydırıyor yabancıya. Çok yararlı bir bilgi edinmeden
kim olduğu bilinmeyen bir adama bu kadar büyük bir para
verilebileceğini düşünemiyor kimse, düşmanlarının çekinmesini
sağlıyor bu söylenti. Bunun gibi, akıllı krallar, canlarına karşı
girişilen tertipleri öğrenince hemen yayarlar ki bunu, herkes iyi haber
aldıklarına, gizli kapaklı her işin; kokusunu alacaklarına inansın.

Atina Dukası son zamanlarda Floransa'yı zorbaca yönettiği sırada
birçok saçmalıklar yaptı; ama bunların en büyüğü şu oldu:
Floransalıların ayaklanmaya hazırlandıklarını aralarında Matheo di
Morozo diye biri kendisine fitleyince hemen öldürüveriyor onu ki bu
haber ortaya yayılmasın, haklı yönetiminden şikayetçi kimseler
bulunabileceği düşünülmesin.

Eskiden bir yerde okumuştum, önemli kişilerden bir Romalı
Triumvira'nın şerrinden kaçıyor; ardına: düşenlerin elinden bin bir
kurnazca buluşla kurtuluyor. Sonunda bir gün, onu yakalamaya gelen
bir sürü atlı saklandığı bir çitin yanı başına geliyor, az kalsın
göreceklerken yine kurtuluyor; ama bu kez artık, dört bir yanda aranıp
taranmaktan kurtulmak için çektiği bunca sıkıntıyı, böylesi bir
hayattan umabileceği rahat soluğun azlığını, olacağa bir kez göğüs
germenin bu soluk soluğa yaşamaktan daha iyi olduğunu düşünerek
geri çağırıyor askerleri saklandığı yere, yapabilecekleri kötülüğü göze
alıp, onları da kendisini de sürüncemeden kurtarmak için.

Düşmanın üstüne çağırmak delice bir davranış, ama çıkmaz bir yolda
sürekli can telaşı içinde yaşamaktansa böylesi daha iyi gelir bana.
Alacağımız tedbirler size kaygılar, kuşkulardan başka şey
getirmeyecek; iyisi mi güzel bir yüreklilikle ne olacaksa olsun
dersiniz; belki bir şey olmaz diye bir avuntunuz da olur üstelik. (Kitap
1, bölüm 20)

ÖLMEK ÖZGÜRLÜĞÜ

Filozofluk yapmak kuşku duymaktır derler, öyleyse benim için
saçmalamak, aklına eseni söylemek, daha zorlu bir nedenle,
kuşkulanmak olmalıdır. Çünkü araştırmak, çözüm getirmekse kürsü
başkanının işi.

Benim kürsü başkanım tanrısal gücün yetkisidir, ki o kimseyi
dinlemeden yönetir bizi ve insanlara özgü boş çekişmelerin üstündedir
yeri.

Philippos kılıç elde Peloponez'e girince, biri gelmiş Damidas'a demiş
ki, bu adamın dostluğunu kazanmazsak Lakedemonyalılar'ın çok
çekeceği var. Hadi be, korkak, demiş Damidas, ölümden
korkmayanların ne çekeceği olabilir? Agis'e de bir insan nasıl özgür
yaşayabilir, diye sorulduğu zaman; ölümü küçümseyerek, demiş. Bu
görüşler ve bu konuda raslanan daha binlercesi, ölümü sabırla
beklemekten öte bir davranış istiyorlar elbet insandan. Hayatta
ölümden beter birçok belalar vardır çünkü. Antigonos'un tutsağı bir
Ispartalı çocuk köle olarak satılıyor; efendisi onu zorla çirkin bir işte
kullanmaya kalkınca: Görürsün, demiş çocuk, kimi satın aldığımı;
özgürlüğüm elimdeyken ayıptır kul olmak senin gibisine. Böyle der
Ispartalı çocuk ve atar kendini evin tepesinden aşağı. Antipater'in, bir
isteğini kabul ettirmek için korkutmaya kalkıştığı Ispartalılar: Bizi
ölümden beter bir şeyle korkutmak istersen, daha seve seve ölürüz,
demişler. Her yapacakları işe engel olacağını yazan Philipos'a da:
Ölmemize de engel olamazsınız ya, diye karşılık vermişler.

Derler ki bilge yaşaması gerektiği kadar yaşar. Şunu da derler ki,
doğanın en başta gelen ve halimizden yakınmayı gereksiz kılan lutfu
bizi dünyadan göçmekte özgür bırakmasıdır. Hayata verdiği giriş yolu
bir tek, ama çıkış yolu yüz binlerce. Yaşamak için toprağımız
olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa. Boiocatus'un
Romalılara dediği gibi. Dünyadan ne diye yakınırsın? Bağladığı yok
ki seni: Dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin;
istediğin zaman ölmek elinde:

Ubiqe mors est; optime hoc cavit Deus;

Eripers vitam nemo non homini potest;

At nemo mortem: mille ad hanc aditus patent. (Seneka)

Her yerde ölüm var tanrı bol bol veriyor onu;

Herkes herkesin hayatını alabilir, ama ölümü

Alınamaz kimseden: Binlerce kapısı var ölümün.

Bir tek hastalığın devası değil, bütün dertlere devadır ölüm. Hiçbir
zaman korkulmayacak, çok kez aranacak pek emin bir limandır ölüm.
Hayata ha biz son vermişiz, ha kendi son bulmuş, hepsi bir; ha eceline
koşmuş insan, ha beklemiş onu; nerden gelirse gelse, kendi ecelidir
gelecek olan. İplik nerde koparsa ordadır ecel, orasıdır yumağın ucu.
En gönüllü olanıdır ölümlerin en güzeli. Yaşamak başkasının istemine
bağlıdır, ölmek yalnız bizimkine. En çok ölümde kendi huyumuza
suyumuza göre davranmalıyız.

Başkalarının ne diyeceği düşünülmez bu işte, çılgınlık olur
düşünmek de. Yaşamak kölelik olur, ölmek özgürlüğümüz olmazsa.
Hastalıkların iyileştirilmesi çoğu kez yaşamayı kısıtlamakla olmuyor
mu zaten?

Etimizi yarıyorlar, dağlıyorlar, elimizi ayağımızı kesiyorlar,
yemekten kesip kanımızı alıyorlar: Bir adım daha atıversek öteye,
toptan kurtulmuş oluruz. Şahdamarımız neden kara kan damarımız
kadar buyruğumuzda olmasın?.. (Kitap 2, bölüm 3)

Vicdanımız bizi günah işlememeye, isteklerimiz azaldığı için değil,
aklımızın gereklerine uyarak zorlamalıdır. (Kitap 3, bölüm 2)

GÜLMEK VE AĞLAMAK

Demokritos ve Herakleitos öyle iki filozoftu ki, birincisi insanlık
halini boş ve gülünç bulduğu için halk arasına alaycı bir güler yüzle
çıkarmış; Herakleitos ise, insanın haline acıdığı, vahlandığı için hep
üzgün bir yüz ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış.

Ridebat, quoties a limine moverat alter unum

Protuleratque pedem; flebat contrarius alter. (Juvenalia)

Evinden dışarı adım atar atmaz gülmeye başlardı biri

Öteki ise ağlamaya başlardı.

Ben birinci davranıştan yanayım; gülmek ağlamaktan daha hoş
olduğu için değil yalnız, insanlığı daha fazla küçümsediği, bizleri daha
fazla suçladığı için. Öyle hallerimiz var ki ne kadar aşağılansak yeridir
bence. Yakınmada, vahlanmada acıdığımız şeye değer verme vardır
bir çeşit. Alay edilen şeylerse değer vermediğimiz şeylerdir.

Sanmıyorum ki insanlıkta saçmalıktan fazla dert, budalalıktan fazla
kötülük olsun. Dertlerimiz saçmalıklarımızdan daha ağır basmaz;
aşağılık olduğumuz kadar zavallı da değiliz. Onun için, Diogenes,
kendi kendisiyle konuşan, fıçısını yuvarlayıp gezen, büyük İskender'e
dudak büken, insanları sineklere, hava civa dolu torbalara benzeten o
filozof, bence, insanlardan nefretiyle ün kazanan Timon'dan daha acı,
daha sarsıcı, dolayısıyla daha doğru bir yargıçtı. Çünkü nefret
ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan bir şeydir. Timon lanet okuyordu
bize, batmamızı istiyordu bütün hıncıyla; tehlikeli, zararlı, bulaşıcı
diye kaçıyordu yakınlığımızdan. Öteki o kadar az değer veriyordu ki
bize, yaklaşmamız rahatını kaçıramaz, tutumunu değiştiremezdi.
Kovmuyordu insanları, korktuğundan değil, onlarla görüşmeyi hiçe
saydığından: Bizi kendisine iyilik de kötülük de yapmaktan aciz
sayıyordu. (Kitap 1, bölüm 50)

HAİNLERE HIYANET

Antigonos, bir şehrin askerlerini kandırıp kendi rakibi olan
komutanları Eumenes'e ihanet ettiriyor; ama askerlerinin ihanetiyle
adamı öldürdükten sonra kendisi tanrısal adaletin uygulayıcısı olmaya
kalkıyor, hainleri şehrin valisine teslim edip hepsini dilediği biçimde
temizlemesini emrediyor. Öylesine yaptırıyor ki dediğini, sayıları bir
hayli çok olan bu askerlerin bir teki bile Makedonya'ya dönmüyor.
Askerler kendisine ettikleri hizmetin büyüklüğü ölçüsünde kötülük
etmiş ve cezayı haketmiş oluyorlardı.

Efendisi Sulpicius'un saklandığı yeri haber veren köle, Sylla'nın
vermiş olduğu söz gereği serbest bırakılıyor; ama devlet hikmeti
gereği Tarpeion kayalığından atılıyor.

Bizim kral Clovis de, Cannacre'ın hizmetçilerine altın silahlar
vadederek efendilerine ihanet ettiriyor. Sonra üçünü de astırıyor.
Kimi yerde de hıyanet edenlerin boyunlarına ihanet karşılığı aldıkları
keseyi takıp asıyorlar. Kendi isteklerini yerine getirdikten sonra kamu
isteğini de yerine getirmiş oluyorlar böylece.

Fatih Sultan Mehmet, soyunun adeti üzere, taht kıskançlığı yüzünden
kardeşini ortadan kaldırmak isteyince onun adamlarından birini
kullanıyor bu işte: Adam da fazla su yutturarak boğuyor şehzadeyi. İş
olup bitince Padişah bu cinayetin kefareti olarak katili ölen kardeşinin
anasına (yalnız babadan kardeştiler çünkü) teslim ediyor o da
padişahın gözü önünde katilin karnını yardırıyor, kendi elleriyle
yüreğini bulup sökerek sıcak sıcak köpeklere yediriyor.

Kendileri hiç de iyi olmayanlar, kötü bir eylemden çıkar sağladıktan
sonra, rahat yürekle, işe biraz iyilik doğruluk karıştırmaktan
hoşlanırlar, bir karşılık ödüyormuş, vicdanlarını temizliyormuş gibi.
Kaldı ki, bu korkunç kötülüklere alet ettikleri kimseler kendilerini
suçluyormuş gibi gelir onlara. Ölmelerini isterler ki bu yüz karası
işlerin bilinci, tanıklığı silinsin gitsin. (Kitap 3, bölüm 1)

HASTALIK

Benim hastalığım, hastalıkların en kötüsü, en azılısı, en ağrılısı, en
belalısı, en süreklisidir.( Kum hastalığı.)

Şimdiye kadar beş altı uzun ve belalı sancı geçirdim. Bilmem ben mi
yaman bir adamım, yoksa ölüm korkusundan ve doktorların aklımıza
soktukları tehlikeler, neden ve sonuçlardan düşüncesini kurtarmış bir
insan için bu acı, kolay dayanılır bir acı mıdır?

Bence ağrının etkisi aklı başında bir insanı çileden çıkarıp deliye
döndürecek kadar şiddetli, dehşetli olmuyor. Kum sancısından benim
şu yararım oldu ki, bir türlü kendime kabul ettirmediğim ölümü artık
yadırgamayacağım! Çünkü sancılar, beni ne kadar sıkıştırır, tedirgin
ederse, ölüm korkusundan o ölçüde kurtuluyordum. Hayata, yalnız
hayatta olduğum için bağlanmaya zaten alışmıştım: Hastalığım bu
bağı da çözecek. Allah vere de hastalığın şiddeti gücümü aşıp bana
ölümü sevdirip arzulatmasa; çünkü bu da ölümden korkmak kadar
kötü bir şeydir:

Summum nec metuas diem, ec optes. (Martiells)

Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.

Bunlardan ikisi de kaçınılacak durumlardır ama birincisinden
kaçınmak çok daha kolaydır. Evet, ama, acılara dayanırken hiç
istifimizi bozmamayı, mağrur ve sakin bir tavır takınmayı bir ahlak
kuralı yapmak da bana anlamsız bir gösteriş gibi geliyor. Neden, bir
şeyin aslına, doğrusuna bakan felsefe, burada görünüş üzerinde
duruyor? Bu oyunu aktörlere, söz ustalarına bıraksın. Dış
hareketlerimize bu kadar önem veren onlardır. İnsanın yüreği
sağlamsa, acıları yenmek için ağlayıp sızlanmaktan çekinmesin;
irademizi aşmayan bu sızlanmaları irademizi aşan iç çekişleri,
hıçkırıklar, çarpıntılar, sararmalar gibi görsün. Yürekte korku,
sözlerde umutsuzluk yoksa, daha ne istiyor? Düşüncemiz
kıvranmıyorsa, bedenimiz kıvranmış ne çıkar? Felsefe bizi başkası
için değil, kendimiz için, güçlü görünmek için değil, güçlü olmak için
yetiştirir. Düşüncemizi yönetsin yeter! Onun işi budur. Ruhumuza
öyle bir güç versin ki, kum sancılarında kendini kaybetmesin,
korkakça boyun eğmesin, karşı koysun; bitkin, ezilmiş bir hale
gelmesin, bir savaş taşkınlığı ve azgınlığı göstersin; bir dereceye kadar
çevresindekilerle konuşmak ve daha başka şeyler yapmak gücü olsun.
Bu kadar çetin hallerde, insandan hiç istifini bozmamasını istemek
zalimliktir. Biz savaşı kazanalım da, varsın gösterişimiz bozuk olsun.
Vücut kıvranmakla rahatlıyorsa, bırakın kıvransın; hareket iyi
geliyorsa istediği gibi yuvarlanıp tepinsin. Var gücüyle bağırınca ağrı
biraz olsun geçer yahut diner gibi olursa, hiç çekinmeden bağırsın.
Ona, ille de bağıracaksın demeyelim, ama bağırmasına da
karışmayalım. Epikuros, olgun bir insanın, acı çekerken bağırmasını
hoş görmekle kalmıyor, bunu öğütlüyor bile.

«Pugiles etiam quum feriunt in jactandis coestibus ingemiscunt quia
profundenda voce omne corpus intenditur venique plaga vehementior.»
(Cicero)

Güreşçiler rakiplerine vururken, zırhlı yumruklarını savururken inler
gibi bağırırlar; çünkü bağırmak sinirleri gerer ve vuruş daha kuvvetli
olur.

Bunları söylemekten amacım, kum sancılarında yaygara koparanları
hoş görmektir; çünkü ben kendim şimdiye kadar bu sancıları biraz
daha durgun geçirdim, bağırıp çağırmadım; yalnızca inledim. Ama, bu
edepli halde kalmak için hiç de kendimi zorlamadım, çünkü böyle bir
üstünlüğe değer verenlerden değilim. (Kitap 3, bölüm 32)

SAĞLIK ÜSTÜNE

İyi iken de hasta iken de canımın istediğini yapmışımdır her zaman.
İçimden gelen isteklere büyük bir güvenim vardır. Acıyı acıyla
gidermeyi sevmem. Hele insanı hastalıktan daha fazla rahatsız eden
ilaçlardan nefret ederim. Karnımız ağrıyor diye kendinizi istiridye
yemek keyfinden yoksun ettiniz mi, derdiniz birken iki olmuş
demektir. Hastalıktan çektiğiniz yetmiyormuş gibi bir de perhizden
çekersiniz. İlaçlarda nasıl olsa aldanıyoruz madem, bari ağzımızın
tadıyla aldanalım. Herkes bunun tersini yapıyor kendine zor gelen
neyse iyiliği onda görüyor kolay bakımdan çekiniyor.

Canımın çektiği yiyecekler çok defa mideme en az dokunan şeyler
olmuştur; iştahım midemle kendiliğinden uyuşur. Gençken biberli
baharlı şeyler hoşuma giderdi.

Yaşlanınca mideme dokunur, hoşuma da gitmez oldular. Şarap
hastalara iyi gelmez: Hasta oldum mu en tiksindiğim şey de şarap
olur. Zorla, istemeye istemeye yaptığım her şey dokunur bana; seve
seve, iştahla yaptığım hiçbir şeyden zarar görmem. Hoşuma giden bir
şeyin bana dokunduğunu bilmiyorum. Onun için hekimlerin
dediklerini her zaman keyfimden yana çevirmişimdir, hem de
alabildiğine...

En büyük dertler çoğu kez doğaya uyacak yerde kendi
uydurduğumuz çarelerden gelir. İspanyollar'ın bir sözü türlü yönlerden
hoşuma gider:

Defianda me Dios de mi

Allah beni kendimden korusun.


Hasta iken beni üzen şey canımın istediğini yapmamak değil,
canımın bir şeyi istemez oluşudur. Keşke bir şey istese de yapsam;
hekimler zor durdurur beni. Sağken bütün kaygım da umutlu, istekli
olmaktır.

Uyuşuk, isteksiz olmak ne acıklı bir şeydir. Hekimlik bilgisi sen
sözünü söylemiş değil ki, bizim ağız açmaya hakkımız olmasın. Bu
bilgi iklimlere, aylara, Franel'e ve Escale'e (Montaigne'in zamanında
yaşamış hekimler.) göre değişiyor. Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti
sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen
bir başka hekim bulurum. Hekimlerin düşünceleri bin bir kalıba
girecek kadar değişiktir. Bir zavallı hasta bilirim; iyileşeceğim diye
aylarca susuzluktan yandı, tutuştu; sonra bir hekim kendisine su
içmemenin zararlı olduğunu söyledi. Neye yaradı çektikleri?
Geçenlerde bir hekim çok sıkı perhizlerden sonra böbrek taşından
öldü. Meslektaşlarının dediğine göre, bu perhiz onu kurutmuş,
tüketmiş ve taşın büsbütün azmasına neden olmuş. (Kitap 3, bölüm
13)

ÜÇ BÜYÜK ADAM

Bildiğim bütün insanlar arasında bir seçme yapmam istense, ben üç
insanı hepsinden üstün tutardım.

Bunlardan biri Homeros'tur. Homeros, Aristoteles'ten ya da
Varro'dan daha mı bilgilidir, diyeceksiniz; hayır. Hatta şiir sanatında
Vergilius'un ondan hiç de aşağı kalmadığı ileri sürülebilir. Bu konuda
hüküm vermek, her ikisini de bilenlere düşer. Ben kendi hesabıma
yalnız birini, Vergilius'u, biliyorum. Açıkça söyleyeyim ki şiirde bu
büyük Romalı'nın aşılabileceğini aklım almaz.

Gerçi böyle söylerken Vergilius'un Homeros'tan esinlenip ders
aldığını, onun ardından yürüdüğünü, koskoca Aeneis'ini İlyada'nın bir
parçasından çıkardığını da unutmamalıyız; ama ben orasında değilim.
Bu adamı büyük ve neredeyse insanüstü bir varlık sayarken ben,
birçok başka şeyleri hesaba katıyorum. Hatta bazen, dehasıyla bunca
tanrılar yaratmış, insanlara da kabul ettirmiş bir adamın tanrılar
arasında yer almamış olmasına şaştığım bile oluyor. Körlüğüne,
yoksulluğun ve bilimlerin gelişmesinden önce yaşamış olmasına
karşın öyle gerçeklere ulaşmış ki ondan sonra yeni bir düzen
kurmak, bir savaşı yönetmek, dinden, felsefeden veya sanatlardan söz
açmak isteyenler, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, hep ondan ders
almışlar; her şeyi bilen bu yaman hocanın kitaplarını bütün bilgilerin
kaynağı saymışlardır.

Qui quid pulchrum, quid turpe, quid utile, quid non.

Plenius ac melius Chrysippo ac Crantore dicit. (Horatius)

Güzel ne, kötü ne, yararlı ne, zararlı ne,

Bunları o daha iyi söyledi Chrysippos'tan, Crantor'dan.


A quo, ceu forıte perenni,

Vatum Pyreüs labra rigantur aquis. (Ovidius)

Ondan, o tükenmez kaynaktan gelir,

Permessos'un kutsal suları şairlere.

Adde Heliconiadum comites, quorum unus Homerus. Astra potitus.
(Lucretius)

Kalın Musa'ların yoldaşlarına

Onlardandır yıldızlara yükselen Homeros da

Cujusque ex oro profuso

Omnis posteritas latites in carmina duxit

Amnemque in tenues ausa est deducere rivos, Unius faecunda bonis.
(Manilius)

Bu cömert kaynağı sonrakiler Akıttılar bütün kendi şiirlerine;
Bir ırmak bir sürü dereciğe bölündü, Bir insanın mirasıyla beslenerek.

Bu büyük adam, insan eserlerinin en değerlisini, doğa düzenine
aykırı giderek yaratmış; çünkü doğuşta her şey kusurlu olduğu halde
Homeros'ta şiir ve daha birçok bilgiler çocukluk çağına olgun,
kusursuz ve pürüzsüz olarak girmişler. Bu bakımdan onu ilk ve son
şair de sayabiliriz. Eskilerin de çok güzel gördükleri gibi Homeros
kendinden önce gelenlerden hiç kimseyi taklit etmediği için kendinden
sonrakilerden hiçbiri de onu taklit edememiştir. Aristoteles'e göre
hayat ve hareket yalnız onun sözlerinde vardır. Yalnız onun sözleri
özlü sözlerdir. Büyük İskender, Darius'tan aldığı ganimetler arasında
değerli bir çekmece bulmuş ve demiş ki: Bunun içine benim
Homeros'umu koyun; savaşlarda bana en doğru yolları gösteren odur.
Anaksandridas'ın oğlu Kleomenes de Homeros'u, askerlik sanatını çok
iyi bildiği için, Lakedemonyalılar'ın şairi sayıyordu.

Plutarkhos'un Homeros'ta beğendiği taraf onun insanı hiçbir zaman
doyurup usandırmaması, okuyucuya durmadan değişen bir yüz
göstermesi, her sayfada yeni bir güzelliğe bürünmesidir. Bu değeri
Homeros'tan başkasında bulamazsınız. Delişmen Alkibiades bir gün
edebiyatla uğraşan birisinden İlyada'yı istemiş; adam yok deyince
Alkibiades tokadı yapıştırmış. Siz de bugün, dua kitabı olmayan bir
papaza ne dersiniz?

Ksenophanes bir gün Syrakusa Kralı Hieron'a yoksulluğundan
yakınırken iki kul tutmaya gücü olmadığını söylemiş. Hieron da demiş
ki: «İyi ama, senden çok daha yoksul olan Homeros'un ölmüşken bile,
on binden fazla kulu var.

Panaetius'un Platon'a «Filozorların Homeros'u» demesi de pek
anlamlıdır. Bütün bunlardan başka onun kadar ün kazanmış kim var
dünyada? Onun adı ve eserleri kadar dillere destan olmuş ne var?
Troya, Helena ve savaşları belki de olmuş şeyler değildir; ama onları
bildiğimiz kadar neyi biliriz? Çocuklarımıza hala Homeros'un üç bin
yıl önce uydurmuş olduğu adları veriyoruz. Hektor'u, Akhilieus'u kim
tanımaz? Yalnız birkaç soy değil, ulusların birçoğu kaynaklarını bu
masallarda arıyor. Türklerin Padişahı İkinci Mehmet, Papa İkinci
Pius'a şunları yazmış:

«İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar
gibi Troyalılar'ın soyundanız. Yunanlılardan Hektor'un öcünü almak
benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlılar'ı
tutuyorlar.»

Öyle büyük bir komedya ki bu İlyada, yüzyıllardan beri krallar,
devletler, imparatorlar sanki ondan aldıkları rolleri oynuyorlar, bütün
dünya bu komedyanın sahnesi oluyor, yedi büyük Yunan şehri (İzmir,
Rodos, Kolophon, Salamis, Khios, Atina, Argos.) arasında
Homeros'un doğduğu yer konusu yüzünden kavga çıktı; aslının
bilinmemesi bile onun için bir onur oldu.

Öteki büyük adam İskender'dir. Seferlerine kaç yaşında başladığnı,
ne kadar az bir kuvvetle ne büyük işler başardığını, ardından gelen
görgülü ve ünlü dünya komutanları arasında daha çocukken kazandığı
üstünlüğü, her tehlikeyi göze alarak, (nerdeyse haddini bilmeyerek
diyecektim),

Impellens quicquid sibi summa petenti

Obstaret, gaudensque viam fecisse ruina. (Lucianus)

Önüne çıkan tepelerde ne varsa yıkarak

Geçtiği her yerin altını üstüne getirerek.

başardığı seferlerde talihten gördüğü inanılmaz kolaylığı düşünün.
Otuz üç yaşında bu adam dünyada insan yaşayan bütün toprakları
zaferle dolaşmış, yarım bir ömür içinde bir insanın gösterebileceği
bütün kudreti göstermiş; o kadar ki İskender'in yaşını gördüğü işlere
göre hesaplarsanız hiçbir insanın ulaşamayacağı bir yaş bulursunuz.
İskender'in askerlerinden sayısız kral soyları türemiş; ölümünden
sonra dünya onun dört komutanı arasında paylaşılmış; uzun zaman da
onların torunları elinde kalmış. İskender'in ahlak değerleri saymakla
bitmez; doğruluk, nefsine egemenlik, cömertlik, sözünde erlik,
yakınlarına sevgi, düşmanlarına insanlık. Gerçekten onun ahlakına hiç
diyecek yoktur; gerçi pek nadir olarak haksızlıklar da etmiştir; ama bu
kadar büyük işler başarıp da haksızlık etmemek mümkün değildir. Bu
gibi insanları, hareketlerine egemen olan düşünceyle toptan
yargılamak gerekir. Thebai'nin yıkılması, Memandros'un ve Ephestion
hakiminin, yüzlerce İranlı esirin, bir sürü Hindli askerin, çocuklarına
varıncaya kadar bütün Kos halkının öldürülmesi kolay hoş görülecek
işler değildir ama Kleitos'u öldürmekle işlediği suçu fazlasıyla
ödemesi ve daha başka davranışları gösteriyor ki yüreği temizdi; iyilik
için yaratılmış bir insandı. Onun hakkında pek yerinde olarak derler
ki: İyilikleri doğasının, kötülükleri talihinin eseridir. Biraz kendini
beğenmiş olmasına, kötülenmeye hiç dayanamamasına, Hindliler'i
asıp kesmekte pek ileri gitmesine gelince, bütün bunlar bence yaşına
ve hayatının başdöndürücü hızına verilebilir.

Ya askerlik değerleri, atılganlığı, tedbirliliği, sabrı, disiplini, ustalığı,
mertliği, talihi (ki Annibal'i görmemiş olsaydık İskender'i bu
bakımdan aşacak adam olmazdı); bir erkek olarak tanrısal yaratılışı ve
güzelliği; o genç, o dinç, o alev gibi yüz, o dimdik baş, o aslanca
duruş...

Qualis, ubi Oceani perfusus lucifer unda

Quem Venus ante alios astrorum diligit ignes

Extulit os sacrum coelo, tenebrasque resolvit. (Vergilius)

Tıpkı, Venus'un sevdiği sabah yıldızının

Deniz sularında yıkanmış temiz yüzünü gösterince

Karanlıkları dağıtması gibi.

bilgide ve düşüncedeki üstünlüğü; temiz, lekesiz ve
eşsiz ününün büyüklüğü ve sürekliliği. Ölümünden sonra onun
madalyalarını taşımayı herkes uğur sayıyordu.

Krallardan sözetmemiştir. Hala bugün Müslümanlar, bütün tarihleri
küçük gördükleri halde onun tarihine büyük bir değer verirler. Bütün
bu değerleri biraraya getirerek düşünecek olursanız İskender'i
Caesar'dan üstün tutuşuma hak verirsiniz. Caesar onunla boy
ölçüşebilecek tek adamdır. Hatta talihin İskender'e yardım ettiği kadar
Caesar'a yardım etmediğini yadsıyamayız.

İkisinin birçok tarafları birbirine eşittir ama Caesar'ın İskender'den
üstün bir tarafı yoktur.

Bu iki adam dünyanın dört bucağını kasıp kavuran iki yangın, iki
seldi. Caesar'ın tutkusunda daha az taşkınlık olsa bile, sonunda hem
kendisi, hem ülkesi, hem de dünya öyle felaketlere sürüklendi ki, her
ikisinin değerlerini teraziye koyunca, İskender ister istemez daha ağır
basıyor.

Üçüncü ve bence en değerlisi Epaminondas'dır. Ünü ötekilerden çok
daha azdır; ama ün, değerin öz unsurlarından değildir. Epaminondas'ta
dayatış ve yürek istediğiniz kadar: Hem de tutkunun doğurduğu
cinsten değil, bilginin ve aklın olgun bir ruha aşıladığı cinsten.
Bundan yana, İskender'den, Caesar'dan aşağı kalmaz; çünkü kazandığı
zaferler ne öyle çok, ne de öyle parlak olmamakla birlikte ne koşullar
altında kazanıldıkları düşünülecek olursa, hem çetinlik ve büyüklük,
hem de yiğitlik ve askerlik bakımından onların zaferleri kadar
değerlidir. Yunanlılar onu, hiç duraksamadan en büyük adamları
saymışlardır. Yunanistan'ın en büyük adamı olunca da dünyanın en
büyük adamı sayılmak zor değildir. Bilgisine ve olgunluğuna gelince,
Yunanlılar'dan kalan bir söze göre onun kadar çok bilen ve onun kadar
az konuşan adam yokmuş. Epaminondas Pithagoras okulundandı. Az
şey söylemiş, fakat söylediğini herkesten daha iyi söylemiş. Hatiplikte
eşsiz ve çok inandırıcı imiş.

Ahlakına, vicdanına gelince, iş başına gelmiş insanların hiçbiri
bundan yana onunla boy ölçüşemez. Bu tarafıyla, ki insan da asıl bu
tarafıyla insandır, hiçbir filozoftan, hatta Socrates'den bile aşağı
kalmaz. Epaminondas'ta ruh temizliği temelli, sürekli, değişmez,
bozulmaz bir haldir. İskender'in bu tarafı onun yanında sönük, kaypak,
katışık, yumuşak, gelişigüzel kalır.

Eskiler büyük komutanları, türlü halleriyle inceledikten sonra her
birinde, ünün asıl nedeni olan bir özel değer bulurlardı. Yalnız
Epaminondas'da erdem ve bilgi sürekli ve aynı derecede yüksekti;
yalnız o, insan hayatının her yönünde, devlet işlerinde, kendi işlerinde,
savaşta ve barışta, onurlu yaşayıp kahramanca ölmekte aynı
büyüklüğü gösterebilmiştir. Ben hiçbir insanın hayatına, her
bakımından, onunkine duyduğum kadar saygı ve sevgi duymamışımdır.
Şu kadar ki, birlikte inat etmesinde ben, yakın dostları gibi büyük bir
ahlak üstünlüğü görmüyorum. Yalnız bu hareketini, ne kadar yiğitçe
ve saygıdeğer de olsa biraz çiğ buluyorum ve bu tarafına özenmeyi
aklımdan geçirmiyorum. Ondan ayırt edemediğim tek insan Scipio
Aemilianus'tur. Onun ölümü de o kadar kahramanca ve onurlu,
bilimlerdeki anlatışı o kadar geniş ve derindir.

Hayatında onu en çok sevindiren şeyin, Leuktra'da kazandığı zaferle
anasına babasına verdiği sevinç olduğunu söylemiştir. Onların
sevincini, böyle onurlu bir işten kendisinin duyduğu haklı ve derin
sevince üstün tutması ne kadar anlamlıdır.

Yurdunu kurtarmak için bile bir adamı sorgusuz, sualsiz öldürmeyi
doğru bulmazdı: İşte bunun için arkadaşı Pelopidas'ın Thebai'yi
kurtarmak için giriştiği işi pek soğuk karşılamıştır. Bir savaşta bile,
karşı tarafta bulunan bir dosta rastlamaktan kaçınır, onu ölümden
korumak isterdi.

Epaminondas, Korinthos yakınlarında More'nin kapılarını tutmak
isteyen Lakedemonyalılar'ı mucizeyi andıran bir vuruşla yardıktan
sonra, kimseyi kovalayıp öldürmeden yürüyüp gitmişti yoluna.
Düşmanlarına karşı bile bu kadar insanca davranan bu adamdan
kuşkulanan Boietialılar, elinden başkomutanlığı aldılar. Böyle bir
nedenle atılmak onun için ne büyük onur! Az sonra da hiç utanmadan
ona tekrar yerini vermek zorunda kaldılar; anladılar ki şan ve onurları,
kurtuluşları ona bağlıydı. Zafer her gittiği yerde gölgesi gibi ardından
geliyordu. Ülkesinin onunla parlayan yıldızı onun ölümüyle söndü.
(Kitap 2, bölüm 36)

Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla
bulandırıyoruz. (Kitap 3, bölüm 12)

HER ŞEY MEVSİMİNDE

Her şey mevsiminde gerek; iyi şeyler ve onlarla birlikte her şey.
Benim artık dua kitabıyla işim kalmadı. Quintius Flaminiun'un,
ordusunun başında savaşa hazırlanırken bir kenara çekilip tanrıya dua
ettiğini görmüşler savaşı kazandığı halde, yine de ayıplamışlar bu
davranışını.

Imponit finem sapiens et rebus honestis. (Juvenalis)

Bilge, iyi şeylerde bile bir ölçü gözetir.

Eudemonidas, Xenokrates'in pek ihtiyar halinde, okula derse
koştuğunu görmüş de: Bu adam hala öğreniyor, ne zaman bilecek?
demiş.

Philopoimenes de, Kral Ptolemaios'u, her gün silah kullanıp
vücudunu işletiyor diye övenlere demiş ki: Bu yaşta, kralın silah
talimleri yapması övünülecek bir şey değil; onun yapacağı iş artık
silahları kullanmaktır.

Bilgeler der ki, genç hazırlanmalı, ihtiyar yaşamalı. İnsan doğasında
bilgelerin gördükleri en büyük kusur da arzularımızın durmadan
yenilenmesidir.

Her gün hayata yeniden başlıyoruz. Öğrenmek ve arzu etmek iyi
ama, ihtiyarladığımızı da unutmamak gerek. Bir ayağımız çukurdadır,
hala içimizde yeni istekler, dilekler doğar.

Tu secanda marmora

Locas sub ipsum funus, et sepulchri

Immemor, struis domos. (Horatius)

Ölüm karşına gelmiş,

Sen mezarını düşünecek yerde

Mermer yontturup evler yaptırmaktasın.

Benim en uzun süreli niyetlerim, nihayet bir yıllıktır artık göçmeye
hazırlanıyorum.

Yeni umutlara düşmekten, yeni işlere girişmekten kaçınıyorum;
bıraktığım her yeri son kez selamlıyorum; benim olan her şeyden her
gün biraz daha elimi çekiyorum.

Olim jam nec perit quicquam mihi nec acquiritur.

Plus superest viatici quam viae. (Seneka)

Bir hayli zamandır artık ne bir şey yitiriyor

Ne de bir şey kazanıyorum;

Kendisinden çok.

Görmüyor muyuz?

Vixi, et quem dederat cursum fortuna peregi. (Vergilius)

Yaşadım, talihin bana yürüttüğü yol bitti.

İhtiyarlığımın bana verdiği bütün ferahlık, hayatı bulandıran arzu ve
endişelerden birçoğunu söndürmüş olmasıdır: Dünyanın gidişine,
servete, büyüklüğe, bilime, sağlığa, kendime ait tasam kalmadı. İnsan
da var ki, sonsuz olarak susmayı öğreneceği bir zamanda konuşmayı
öğrenmeye kalkar.

İnsan her zaman öğrenmeye devam edebilir ama öğrenciliğe değil:
Alfabe okuyan bir ihtiyarın durumu gülünçtür.

Diversos diversa juvant, non omnibus annis

Omnia conveniunt. (Gallus)

Zevkler insandan insana değişir,

Her şey her yaşa uygun düşmez.

Öğrenmek gerekirse, durumumuza uygun bir şey öğrenelim;
ihtiyarlıkta öğrenim ne işe yarar diye sordukları zaman biz de:
Hayattan daha iyi, daha rahat ayrılmaya, diye cevap verebilelim. Genç
Kato ölümünü yakın hissettiği bir sırada, eline geçen bir Platon
diyaloğunu, ruhun ölmezliği üstüne olan diyaloğu, bu amaçla
okuyordu. Sanılmasın ki Kato çok daha önceden kendini ölüme
hazırlamıştı; hayır, ondaki kadar metinlik, kendinden eminlik ve
olgunluk Platon'un yazılarında yoktur; bu bakımdan onun bilgisi ve
yürekliliği felsefenin üstünde idi.

Bu diyaloğu okumakla ölüme hazırlanmıyordu; ölüm düşüncesiyle
uykusuna bile aralık vermeyen bir insan gibi, hiç istifini bozmadan her
gün yaptığı işlerden biri olan okumasına rastgele bir kitapla devam
ediyordu.

Pretörlükten düştüğü geceyi oyunla geçirmişti; öleceği geceyi de
okumakla geçirdi; yaşamını yitirmek onun için mevkiini yitirmekten
farklı bir şey değildi. (Kitap 2, bölüm 28)

İNSANIN KARARSIZLIĞI

İnsanların davranışları üzerinde düşünce yürütmek isteyenler, bu
davranışları birbirine uydurmakta, hepsini bir kalıba sokmakta
çektikleri zorluğu hiçbir yerde çekmezler çünkü bu davranışlar çok
zaman birbirine öyle aykırıdır ki aynı tezgahtan bu kadar çeşitli kumaş
çıkması insana olanaksız gelir. Acımazlığın simgesi olan Neron'a;
sarayın geleceği üzerine bir idam fermanı imzalatmaya getirmişler; bir
insanı ölüme göndermek Neron'un öyle yüreğini yakmış ki: Keşke hiç
yazı yazmasını bilmeseydim demiş; gelin de bunu açıklayın! Böyle
örneklere herkeste, hatta kendi kendimizde o kadar çok rastlarız ki,
aklı başında insanların bizi bir kalıba dökmeye çalışmalarına şaşarım;
nasıl olur ki insanda en çok ve en açık görülen kusur zaten bir dalda
durmamaktır. Publis Syrus'un ünlü sözü de onun için doğrudur.

Malum consilium est quod mutari non potest.

Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzendir.

Bir insanı, yaşamının belli başlı durumlarına bakarak yargılamak
bize doğru gibi gelir ama inanç ve adetlerimizin mayasındaki
kararsızlığı gördükçe, bana öyle geliyor ki, büyük yazarlar bile bizi
her yerde, her zaman hep aynı kalan bir varlık olarak görmekle
yanılmışlardır. İnsanın, herkesçe bilinen bir yüzünü alıyorlar, sonra
bütün hareketlerini bu yüze uydurup anlatıyorlar; uyduramadıklarının
birçoğunu hasıraltı ediyorlar. Augustus'u bir türlü anlatamadılar,
çünkü bu adam bütün hayatı boyunca o kadar sık, o kadar çabuk ve
açık değişmeler göstermiştir ki en gözü pek yargıçlar bile onun
hakkında hüküm vermekten çekinmişlerdir. İnsanların en güç
inandığım tarafı değişmezlik, en kolay inandığım tarafları da
değişikliktir. Her gün yaptığımız şey, özlemlerimizin ardından,
rastlantıların rüzgarıyla, sağa sola, yukarı aşağı gitmektir. Ne
istediğimiz ancak bir şeyi istediğimiz anda düşünürüz; şu her
yatırıldığı yerin rengini alan hayvan gibi değişir dururuz.

Şimdi ileri sürdüğümüz bir düşünceyi birazdan bırakır, sonra tekrar
ona döneriz; hep salıntı, gidip gelme, kararsızlık...

Ducimur ut nervis alienis mobile lignum. (Horatius)

Kukla gibi, iplerimiz çekilip; oynatılıyoruz.

Gitmiyoruz, götürülüyoruz: Suyun akıntılı veya durgun oluşuna göre
kimi ağır ağır, kimi hızla akıp giden şeyler gibi.

Nonne videmus

Qid sibi quisque velit nescire et quarere semper,

Commutare lucom quasi onus deponere possit. (Lucretius)

Görmüyor muyuz

Bocalıyor insan, aranıyor hep,

Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.

Her gün yeni bir havaya uyarız; gönlümüz zamanın değişmeleriyle
türlü durumlara girer.

Tales sunt hominum mentes, quali peter ipse

Juppiter auctifero lustravit lumine terras. (Cicero)

İnsanların düşüncesi Zeus'un onlara verdiği

Değişik gün ışıklarına benzer.

Bir düşünceden bir düşünceye gider geliriz. Hiçbir şeyi
kendiliğimizden kesin ve sürekli olarak istediğimiz yoktur.
Rastlantıların rüzgarı insanı keyfinin istediği yere götürdüğü gibi,
kendi durumumuzdaki kararsızlık da öteye beriye çekip
değiştirebiliyor. İçinize dikkatle bakarsanız kendinizi iki kez aynı
durumda bulamazsınız. Ruhumu, baktığım tarafına göre kimi şöyle,
kimi böyle bir durumda görüyorum. Kendimi bir şöyle bir böyle
anlatışım, içime bir şöyle bir böyle bakışımdan geliyor. Kendimde,
türlü durumlar içinde, bulamadığım karşıtlık yok; utangaç ve yüzsüz,
çekingen ve atılgan, sessiz ve geveze, kaba ve ince, ahmak ve zeki,
babacan ve aksi, yalancı ve doğru sözlü, bilgili ve cahil, cömert ve
cimri; yerine göre bütün bu durumları az çok kendimde görüyorum.
(Kitap 2, bölüm 1)

RUH EŞİTLİĞİ

İmparatorla kunduracıların ruhları eş kalıptan çıkmadır. Kralların
gördükleri işlerin önemine ve ağırlığına bakarak, bu işlerin önemli ve
ağır nedenlere dayandığını sanırız, yanlış! Bizi işe süren, işten
alıkoyan nedenler, onlar için de aynıdır. Bizi komşumuzla
kavgaya sürükleyen neden, hükümdarları savaşa sürükler; uşağınıza
dayak atmanıza neden olan şey krala bütün bir ulusu mahvettirebilir.

Onların istekleri de bizimkiler kadar sudandır, ama kudretleri daha
fazladır; kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.

Kim bilmez ki delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve
görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı
komşusudur.

DÜNYANIN BİZE GÖRELİĞİ

Her varlık için en değerli, en yüksek varlık kendininkidir.
Başka varlıkların değerlerini kendi varlığını temel alarak
ölçer, ona göre yargılar verir. Bu temel ve ölçü olmadıkça hayal
gücümüz iş göremez. Başka bir çıkış noktası da yaratamaz.
Kendimizin dışına, ötesine gidemeyiz. Bu yüzden insanlar şöyle
düşünmüşler: Varlıkların en güzeli insandır. O halde tanrı onun
şeklindedir. Kimse erdemsiz mutlu olamaz, erdem de aklın dışında
değildir; akılsa insandan başka varlıkta yoktur. O halde tanrı insan
biçiminde olacak.

Ksenophanes bunu pek hoş anlatır; der ki: Eğer hayvanları da tanrılar
icadediyorsa -ederler a- onları kendilerine benzetip, övünürler. Niçin,
örneğin, bir kaz şöyle düşünmesin: Evrende her şey benim içindir.
Toprak, üstünde yürümeye yarar; güneşin işi bana ışık tutmak,
yıldızların işi yaşamım ve talihim üzerinde etkili olmaktır. Rüzğarlar,
sular bana filan rahatlığı sağlar. Bu gökkubbe benim kadar hiç
kimseyi kayırmaz.

Ben evrenin gözbebeğiyim. İnsanoğlu benim yiyeceğimi içeceğimi
arayıp buluyor. Oturacağım yeri yapıyor. Bana hizmet ediyor.
Buğdayı benim için ekip biçiyor. Gerçi beni kesip yiyor, ama bu işi
kendi eşlerine de yapıyor. Ben de insanoğlunu öldüren, yiyen kurtları
yiyorum.

Bir kartal aynı şeyi daha büyük bir gururla söyleyebilir; evrenin en
güzel, en soylu yeri olan göklerde istediği gibi uçabiliyor. (Kitap 2,
bölüm 13)

İnsanın en kötü durumu kendini bilmez ve yönetmez olduğu
zamandır. (Kitap 2, bölüm 2)

İNSANLAR ARASINDA

Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız
işlerine akıllarıyla bağlanmayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz
işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır.

Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır. Doğru yol
uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını
yanmaktan korurum. Montaigne Şatosu gerekirse herkesin evi ile
birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana
verdiği olanaklarla onu korumaya çalışırım.

Çoklarında gördüğümüz gibi iş sevgisi bir aksilik ve inatçılık
olmamalıdır böylesi çıkara ve bencil tutkuya dayanır. Kahpece ve
kurnazca bir harekete de cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler
vardır ki bütün arzuları aslında insanlara kötülük ve eziyet etmektir.
Onları coşturan hizmet ettikleri erek değil çıkarlarıdır.

Savaşı haklı olduğu için değil, yalnızca savaş olduğu için kızıştırırlar.
Birbirine düşman iki dostunuz arasında gönül ve vicdan rahatıyla
yaşama olanağı vardır: Her ikisine aynı sevgiyi gösteremezseniz bile
sevginizde ölçülü kalırsınız, hiçbirine sizden her şeyi isteyebilecek
kadar bağlanmazsınız; ölçülü kalmak koşuluyla her ikisinin güzel
taraflarını tadarsınız; bulanık suda, balık avlamaya kalkmamak
koşuluyla yüzebilirsiniz.

Bütün varlığımızla her iki tarafa birden bağlanmak hem aklımıza
hem de vicdanımıza aykırı düşer. Birinin isteğine uyup ötekine ihanet
ettiğiniz zaman o dostunuz bilmez mi ki, aynı ihaneti kendisine de
yapabilirsiniz? İşine yaradığınız için sizi dinler, ihanetinizden
yararlanmaya çalışır; ama size kötü gözle bakmaya da başlar; çünkü
ikiyüzlü insanlar getirdikleri sözle yararlı olurlar, ama götürecekleri
sözle de zararlı olabilirler.

Birine söylediğim her şeyi gereğinde, belki biraz sesimi değiştirerek,
ötekine de söyleyebimeliyim.

Birinden ötekine götürdüğüm sözler önemsiz, bilinen, orta malı
sözler olmalı. Hiçbirine yalan söylememizi haklı gösterecek bir durum
düşünemem. Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım;
ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım. Dostlarımla şu
pazarlığı yapabilirim: Bana sırlarını az güvensinler, buna karşılık
benim her söylediğimin doğruluğuna inansınlar. Dostlarım bana her
zaman istediğimden çok fazla sır vermişlerdir. Philippides,
Lysimakhos'a pek akıllıca cevap vermiş. Kral ona: Dile benden ne
dilersin? Ne vereyim sana? dediği zaman: Sırlarınızı vermeyin de ne
verirseniz verin demiş. Bakıyorum, herkes kendisine verilen işin gizli
kapaklı her tarafını bilmek istiyor. Bunlar kendisinden gizlendi mi
küsüyor, ben ise göreceğim işten fazlasını söylemedikleri zaman rahat
ediyorum. Bilip de söylememenin üzüntüsünü duymak istemiyorum.
Kötü işte kullanılmışsam bari vicdanım rahat olsun. Hiç kimseye fazla
sevgiyle bağlanmak, bir uşak gibi sadık olmak istemem. Çünkü insanı
ihanete alet etmeye kalkarlar. Kendine ihanet eden efendisine haydi
haydi ihanet eder.

Gelgelelim öyle krallar vardır ki, insanı yarı yarıya istemezler, kayıtlı
şartlı bağlılıkları küçük görürler. O zaman çaresiz, kendilerine
koşullarımı söylemeyi daha uygun bulurum; çünkü, kölelik
konusunda, yalnız aklın köleliğini kabul edebilirim ki, onu bile
gereğince yapamıyorum. (Kitap 3, bölüm 1)

Perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha
hımbılca bir yaşama yolu olamaz. (Kitap 3, bölüm 13)

HEKİMLİK ÜSTÜNE

Bir hekimin, bir başka hekimin reçetesini, hiçbir şey eklemeden ya
da eksiltmeden kullandığını gören olmuş mudur dünyada? Bundan
anlaşılıyor ki hekimler ünlerini, dolayısıyla kendi yararlarını hastaların
yararından çok düşünüyorlar. Aralarında en bilgesi en eski çağda bir
hastaya bir tek hekimin bakmasını gerekli saymıştı; çünkü o hekim
başarılı olmazsa, bir tek adamın yanlışı bütün hekimlik sanatına
yüklenecek kadar büyütülmez; başarılı olursa da, tersine, onur payı
daha büyük olur. Çokluk oldukları yerde hem mesleklerini gözden
düşürürler, hem de yararlı olmaktan çok zararlı olurlar. Hekimlik
biliminin büyükleri arasında hiç bitmeyen ve yalnız çok kitap
okuyanlarca bilinen anlaşmazlıkla yetinmemeleri, besleyip
sürdürdükleri görüş ayrılıklarını ve değişkenliklerini üstelik halka
göstermeleri gerekirdi.

Hekimlikteki eski çatışmaya bir örnek ister misiniz? Hierophilos
hastalıkların öz kaynağını safra ve benzeri akıtlarda görür Erasistratus
kırmızı kanda; Asmlepiades gözeneklerden geçen görünmez
atomlarda; Alkmeon beden unsurlarının eşitsizliğinde ve aldığımız
havanın niteliğinde; Strato aldığımız besinin çokluk, çiğlik ve
bozukluğunda; Hippokrates ruhlarda. Hekimlerin dostu ve benden iyi
bildikleri Plinius bu konuda sesini yükselterek der ki:
Yararlanacağımız bilimlerin en önemlisi, yaşamamızı ve sağlığımızı
korumakla görevli bilim, ne yazık ki, bilimlerin en kararsızı, en
bulanığı, en çok değişmelere uğrayanıdır. Güneşin yüksekliğinde ya
da astronomi kestirmelerinin bir rakamında aldanmanın büyük bir
tehlikesi yoktur ama tüm varlığımızla ilgili olan bu alanda, kendimizi
bunca ters rüzgarların esintisine bırakmak akıl karı değildir.

Peloponez savaşından önce bu bilimden pek söz edilmezdi;
Hippokrates ün sağladı ona. Onun ortaya koyduğu her şeyi
Khrysippos alt üst etti. Sonra Erasistratus, Aristotelles'in torunu,
Khrysippos'un bütün yazdıklarına karşı çıktı. Onlardan sonra gelen
Deneyciler bu sanatı uygulamakta bambaşka bir yol tuttular. Bu
sonuncuların ünü azalmaya başlayınca Herophilos bir başka hekimlik
getirdi ki, Asklepiades de onu yıpratıp yıktı. Derken, ardı ardına,
Themison'un, Musa'nın görüşleri geçerlik kazandı, daha sonra
Messalina'ya yakınlığıyla ünlü Vexius Valens'inkiler. Hekimlik
imparatorluğu Neron zamanında Tessalus'un eline geçti, o da
kendisinden önce geçerli olan her şeyi yıktı batırdı.
Onun öğretisini yıkan Marsilyalı Crinas bütün hekimliği yeniden
yıldızların devinimlerine bağladı, yemeyi, içmeyi, uyumayı Ay'ın ve
Merih'in keyfine göre ayarladı.

Onu yıkıp yerine geçen yine Marsilyalı Charinus oldu. O da, eski
hekimliğe saldırmakla kalmayarak, halkın yüzyıllardır alışkın olduğu
sıcak sularla tedavi yolunu değiştirdi. Kışın bile herkesi soğuk sularla
yıkatıyor, hastalarını herhangi bir derenin sularına sokup çıkarıyordu.
Plinus'un zamanına kadar hiçbir Romalı henüz hekim olmaya tenezzül
etmemişti; bu işi yabancılar ve Yunanlılar görüyordu; nasıl ki biz
Fransızlar arasında da Latinciler görmektedir; çünkü, der bir büyük
hekim, dilinden anladığımız bir hekimliği, pek tutmayız kolay kolay;
kendi elimizle toplayacağımız otların şifalı olabileceğine de pek
inanamayacağımız gibi. Bizde bulunmayan bazı otları kendilerinden
aldığımız uluslarda hekimler varsa, onlar da kendi topraklarında
yetişmeyen bizim lahana ve maydanozlarımızı, aynı tuhaflık, nadirlik
ve pahalılık dolayısıyla kimbilir ne şifalı bulurlardı; çünkü o kadar
uzaktan, türlü zorluklar ve tehlikeler göze alınarak getirilen şeyleri
kim küçümsemeye kalkabilir?

Hekimlikteki eski değişmelerden sonra bize kadar daha niceleri oldu;
çoğu kez de kökten ve toptan değişmeler zamanımızda Paraselsus'un,
Fioravanti'nin, Argenterius'unkiler gibi. Duyduğuma göre onlar
yalnızca reçeteleri değil bütün hekimliğin özünü ve düzenini baştan
başa değiştiriyor, kendilerinden önceki hekimleri bilgisizlik ve
gözboyacılıkla suçlandırıyorlarmış. Zavallı hastanın durumu üstünde
düşünmeyi size bırakıyorum! (Kitap 2, bölüm 37)

İNSANIN İSTEKLERİ

Budalalığımızın başka belirtileri arasında şu da unutulmamalı: İnsan,
istekleri yüzünden kendine gerekli olanı bulamaz; bir şeyin tadına
vararak değil, hayal ve hevese kapılarak, mutlu olmak için neye
muhtaç olduğumuzu kestiremeyiz. Düşüncenizi keyfince kesip
biçmeye bıraktınız mı, kendine göre olanı özleyip rahat edemez:

Quid enim ratione timemus

Aut cupimus? quid tam dextro pede concipis, ut

Conatus rion paenitat votique (Juvenalis)

Korku ve istekler ne zaman akılla geldi?

Bunca güvenle hangi hayali kurarsın ki

Sonunda pişman olmayasın?

Sokrates onun için tanrılardan yalnız kendisine yararlı
olacağını bildikleri neyse onu dinlermiş. Lakedemonyalılar
birlikte ve ayrı ayrı yaptıkları duada kendileri için iyi ve güzel
şeyler diler, bunların seçilmesini tanrıların keyfine bırakırlarmış:

Conjugius petimus partumque uxoris, at illi

Notum qui pueri qualisque futura sit uxor. (Juvenalis)

Biz bir kadın ve çocuklar isteriz, ama onlar

Bilir kadının ve çocukların ne olacağını.

Hıristiyan, Tanrı'nın dilediği olsun diye dua eder; çünkü Kral
Midas'ın şairlerce uydurulan durumuna düşmek istemez. Bu kral;
tanrılardan, her dokunduğunun altın olmasını istemiş. Duası yerine
getirilmiş: Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, yatağının kuş tüyleri altın,
gömleği, hırkası altın. Böylece, kavuştuğu isteğinin ağırlığı altında
ezilmiş, dayanılmaz bir bolluğa gömülür olmuş. O zaman dileğinin
tam tersini dilemiş tanrılardan.

Attonitus novitate mali, divesque miserque.

Effugere optat opes, et quae modo voverat, odit. (Ovidius)

Şaşmış bu yeni belaya: hem zengin olmuş hem yoksul;

Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden.

Kendimden de bir şey anlatayım. Gençliğimde en çok istediğim şey
Saint-Michel Şövalyesi olmaktı; çünkü o zamanlar bu şövalyelik
Fransız soyluları arasında pek az kişinin ulaşabildiği en büyük onur
payesiydi. Kader bu isteğimi tuhaf bir şakayla yerine getirdi. Ona
ulaşmak için beni yerimden kaldırıp yükseltecek yerde, daha da
cömert davranarak sanki, o onuru ucuzlatıp alçalttı, benim
omuzlarıma; daha da aşağılara kadar indirdi!

Kleobis'le Biton, Trophonius'la Agamedes, ilk ikisi Tanrıçalarından,
son ikisi tanrılarından, dindarlıklarına en uygun ödülü dilemişler ve
gördükleri ödül ölüm olmuş; o kadar ayrıdır çünkü tanrıların görüşleri
bizimkilerden! (Kitap 2, bölüm 12)

İNSAN BİLGİSİ

Alçak gönüllüğünün başka bir çeşidi vardır ki; kendini yüksek
görmekten gelir. Birçok şeylerde bilgisizliğimizi kabul ederiz, akıl
erdiremediğimiz taraflar olduğunu edebimizle açığa vururuz. İsteriz ki
bizi dürüst namuslu adam bilsinler ve başka şeyleri bildiğimizi ileri
sürdüğümüz zaman inansınlar bize. Anlaşılmaz şeyleri, mucizeleri
uzakta aramaya ne gerek var, her gün gördüğümüz şeyler arasında
öyle anlaşılmaz gariplikler var ki; mucizeler oyuncak kalır onların
yanında. Bizi dünyaya getiren tohum, o bir damla akıt ne müthiş
şeydir. İçinde babamızın yalnız beden biçimi değil, duyguları,
düşünceleri, eğilimleri bile var. Bu bir damla su bunca halleri
neresinde saklıyor? (Kitap 2, bölüm 37)

DİL ÜSTÜNE

Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer
kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek,
olanaklarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni
sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve
kullanımlarını, sağlamlaştırır, derinleştirirler onlara alışılmamış bir
çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.
Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor
bu işin. Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere
girişiyorlar. Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar.
Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar; soğuk, anlamsız yapmacıklar
çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde
alçaltıyor. Yenilik oldu mu bayılıyorlar.

İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil. Yeni bir sözcük
kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çoğu kez de attıkları sözcük
yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor.

Dilimizde zengin olanaklar görüyorum; ama onu pek az işlemişiz.
Avda ve savaşta kullandığımız kaba dille neler yapılmaz; dilden bol
bol sözcük alabiliriz. Konuşma dilinin deyimleri otlar gibi yer
değiştirdikçe daha gürbüz, daha bereketli oluyor.

Dilimiz zengin olmasına zengin ama, daha fazla kıvraklık ve
sağlamlık ister. Çok yerde coşkun bir düşünceyi kaldırmıyor. Sıkı bir
yürüyüşe geçtiniz mi, dil gevşeyip kalıyor. O zaman Latince'ye yahut
Yunancaya başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Halkın ağzındaki
sözcüklerin gücünü biz kolay kolay göremiyoruz. Çünkü orta malı
olarak kullanıla kullanıla bu sözcükler ayağa düşmüş, güzellikleri
bayağılaşmış. Nice değerli sözler, güzel benzetmeler vardır ki halkın
ağzına düştükten sonra, zamanla renkleri bulanmış, güzellikleri
solmuştur. Ama burunları koku alanlar bu deyimlerin tadına varırlar,
onları ilk kez söylemiş olanların değeri de yere düşmekle kaybolmaz.
Bilimler de her şeyi pek fazla inceltiyorlar; herkesin bildiği doğal
yoldan çıkarıp, bambaşka ve yapmacıklı bir kılığa sokuyorlar. Bizim
evde uşaklık eden delikanlı aşkın ne olduğunu biliyor, içinde de
yaşıyor. Ona Leon Hebreu'yü, Ficin'i okuyun. Bu adamlar ona
kendinden, kendi düşüncelerinden, kendi yaptığı işlerden sözedecekler
ve o, hiçbir şey anlamayacaktır bunlardan. Aristo'yu okurken
onda benim duyduğum, yaşadığım şeyleri tanımaz oluyorum.
Her şey okulun gerektirdiği bir kılığa bürünüyor. Bundan ne
kazanılıyor bilmem! Ben olsam onlar gibi doğayı sanatlaştıracak
yerde sanatı doğallaştırırdım.

KİTAP VE YAŞAM

Ne yaparsınız bu adamlara: yazılı olmayan lafı dinlemezler, kitaba
geçmedikçe sözlere inanmazlar, gerçeğe sakallı olmadıkça kulak
vermezler. Budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik
kazanıyor. Bir yerde duydum, derseniz olmaz. Bir yerde okudum,
diyeceksiniz. Ben insanların sözleriyle yazılarını ayırdetmediğim için
konuşurken yapılan yanlışların yazarken de yapıldığını bildiğim,
zamanımıza eski zaman kadar değer verdiğim için bir dostun
dediklerine büyük bilginlerin sözleri kadar değer veriyorum; kitaplar
kadar kendi gördüklerimden de yararlanıyorum. Onlar der ki: Erdem
uzamakla daha büyük olmaz. Ben de derim ki: Gerçek, ihtiyarlamakla
daha akıllı olmaz. Hep söylerim: Örneklerimizi yalnız yabancılardan
ve kitaplardan almak budalalıktır. Örnek bakımından zamanımız
Homeros ve Platon zamanından daha az zengin değildir. Ama
çoğumuzun istediği doğru söz söylemek değil, bilgiçlik taslamaktır.
Sanki Plotin yahut Vascossan'ın dükkanından getireceğimiz tanıtlar
kendi köyümüzden getireceğimiz tanıtlardan daha soyluymuş gibi.
Gözümüzün önünde olup bitenleri, yararsız eklentilerden ayırıp
belirtmeye, düşüncelerimizi onlar üzerinde işleyip değerlerini
meydana çıkarmaya gücümüz yetmiyor. (Kitap 3, bölüm 13)

KİTAPLARIN DEĞERİ

Bir insanın değerini anlamak istedim mi, kendinden ne kadar
memnun olduğunu, söylediklerini, yaptıklarını kendini ne dereceye
kadar beğendiğini sorarım. Şu türlü özürleri pek dinlemek istemem:
Bu işi laf olsun diye, şakacıktan yaptım;

Ablatum medüs opus est incudibus istud. (Ovidius)

İşi daha bitmeden çıktı tezgahtan.

bir saat bile durmadım üstünde; yaptıktan sonra bir daha gözden
geçirmedim. Öyleyse, derim, bırakın bu işleri de hangi eseriniz sizi
tam veriyorsa, değerinizin hangisiyle ölçülmesini istiyorsanız onu
gösterin bana. Sonra şunu sorarım: Eserinizde en güzel bulduğunuz
nedir? Şu parça mı, bu parça mı? Onda da beğendiğiniz yapısındaki
hoşluk mu, kullandığınız malzeme mi, bir buluş, bir düşünce, bir bilgi
mi? Hep görüyorum çünkü, insan başkasının işi kadar kendi işini
değerlendirmekte de aldanıyor, yalnızca araya duygu karıştığı için
değil, asıl değeri bilmediği, ayırdedemediği için. Bu eser, kendi gücü
ve talihiyle onu yapmanın buluş ve bilgi gücünü aşabilir. Ben kendi
hesabıma en az kendi eserimin değerini kestirebiliyorum: Denemeler'i
bir batırır, bir çıkarırken hep kararsızlık ve kuşku içindeyim.

Kimi kitaplar vardır, salt konularıyla yararlı olurlar değerlerinde
yazarın payı yoktur. Üstelik öyle iyi kitaplar, öyle yararlı işler vardır
ki insan yapmış olduğuna utanır.

Örneğin ben şimdi tutsam istemeye istemeye bizim ülkenin
yemeklerini, kıyafetlerini yazsam, zamanımızdaki kralların
fermanlarını, halkın eline geçen mektuplarını toplasam; güzel bir
kitabın özetini çıkarsam (ki güzel bir kitabın her türlü özeti saçma bir
özet olur ya!) ve o kitap sonradan kaybolsa, buna benzer daha başka
işlere girişsem. Elbette gelecek kuşaklar bu yazılarımdan eni konu
yararlanabilir; ama ben o zaman talihimden başka neyimle
övünebilirim? Nice ünlü kitaplar, böylesi kitaplardır.

Birkaç yıl önce Philippe de Commines'i okuyordum.
Çok iyi bir yazardır kuşkusuz Commines. Kitabında şu yabana
atılmaz söz gözüme çarpmıştı: İnsanın efendisine ettiği hizmet
onun bu hizmete verebileceği karşılığı aşmamalı. Meğer bu
sözün değeri yazarda değil salt kendindeymiş. Aynı söze
geçenlerde Tacitus'ta rasladım: İyilikler insana, karşılığını
verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. Bu ölçüyü aştılar
mı onları minnetle değil kinle karşılarız. Seneka aynı şeyi
daha kuvvetle söylüyor: İnsan karşılık veremediğinden utandı mı
karşılık verecek kimsesi olmasını istemez. Cicero da, biraz daha
gevşek: Memnun edemeyeceğini sanan, kimsenin dostu olamaz, diyor.

Bir konu, cinsine göre, bir adamı bilgili, zengin bellekli
gösterebilir. En kişisel, en değerli tarafını, ruhunun asıl gücünü ve
güzelliğini anlayabilmek için, kendinden olanla olmayanı ayırdetmek,
kendinden olmayan şeyleri de nasıl seçtiğine, düzenlediğine, nasıl bir
şekil ve dil kullandığına bakmak gerek. Başka türlü olur mu? Ya
söylediğini başka yerden almış ve daha kötü bir şekle sokmuşsa?
Çoğu kez böyle oluyor. Kitaplarla alışverişim azsa yeni bir şairde
gördüğüm güzel bir buluşu övmeye cesaret edemem; önce bilen
birinin bana o parçanın şairin kendi malı olup olmadığımı söylemesi
gerek. O zamana kadar dilimi tutarım, neme gerek. (Kitap 3, bölüm
7)

Yılların elimizden çekip aldığı yaşama zevklerini dişimiz
tırnağımızla savunmalıyız. (Kitap 1, bölüm 39)

Derler ki, uzun süren hayat, hayatların en iyisi değildir, uzun
sürmeyen ölümse ölümlerin en iyisidir. (Kitap 3, bölüm 9)

Ah bir dost! Eskiler dostluğun sudan ve ateşten daha zorunlu ve daha
tatlı olduğunu söylerler, ne doğru. (Kitap 3, bölüm 9)

DÜŞÜNCE GELENEKLERİ

İnsanların düşüncelerinin çoğu, dinler ve yasa gibi, eskiden beri
süregelen inanışlara dayanır. Herkesin konuştuğu gibi konuşmayı
öğreniriz, herkesin düşündüğü gibi düşünmeyi de tanıtma örgüsü ile
birlikte benimseriz; içimize yerleşen bu sağlam örgüyü artık
sarsamayız, doğruluğundan kuşku duyamayız. Tersine herkes bu
dışardan gelme inanışı elinden geldiği kadar berkitmeye çabalar.
(Kitap 1, bölüm 2)

Hiçbir iyi insan yoktur ki, bütün yaptıkları ve düşündükleri yasalara
vurulursa hayatında on kez idamlık suç işlememiş olsun, hem de ceza
görmeleri ve yitirilmeleri çok yazık ve çok haksız da olsa. Öyle insan
da vardır ki yasalara uymayan hiçbir şey yapmamış da olsa iyi insan
diye övülmeyi haketmez ve filozof onu haklı olarak kırbaçlar. (Kitap
3, bölüm 9)

YASALAR

Aklın o kadar çeşitli yolları vardır ki hangisinden gideceğimizi
bilemeyiz. Görgünün de öyle. Olaylara bakarak çıkarmak istediğimiz
sonuçlar pek inanılır gibi değildir. Çünkü olaylar hiçbir zaman eşit
olmazlar. Bu dünyada gördüğümüz şeylerin ortak özelliği ayrı ve
değişik olmalarıdır.

Bununla birlikte yasaları çoğaltarak yargıçların yetkilerini daraltmak,
yargılara sınır çizmek düşüncesine de yanaşmıyorum. Bu düşüncede
olanlar şunu unutuyorlar ki, yasaları yapmakta olduğu kadar onların
yorumlanmasında da özgürlük ve yetki vardır.

Yargıçlarımızı yasalar üzerinde düşünce yürütmek ve karar
vermek işinde o kadar serbest bıraktık ki hiçbir özgürlük bundan daha
keyfi, bundan daha geniş olmaz. Yasa adamlarımız binbir çeşit özel
durum düşünüp her biri için ayrı yasa yapmakla ne kazandılar?

Bunları ne kadar çoğaltsak insan işlerinin sonsuz değişikliğini
karşılayamayız. Bu yasaları yüz kez daha artırsanız, gelecekteki
olaylar arasında öyleleri bulunacaktır ki bizim yaşamdan alıp kitaba
koyduğumuz olaylardan hiçbirine benzemeyecek yeni maddeler
koymayı gerektirecektir. Durmadan değişen insan durumlarının
değişmez yasalarla ilgisi pek azdır. En iyi yasalar en az ve öz, en genel
olanlardır. Bana sorarsanız yasalar bizimkiler kadar çok olacağına hiç
olmasa daha hayırlıdır. Doğanın yasaları bizim yazdıklarımızdan her
zaman daha akıllıcadır. (Kitap 3, bölüm 13)

Bir kavgaya sudan nedenlerle katılanların, sudan nedenlerle
ayrılıvermeleri olağandır. (Kitap 3, bölüm 10)

Bütün kamusal eylemler kararsız ve değişken yorumlara uğrar,
çünkü çok fazla insan akıl yürütür onlar üstüne. (Kitap 3, bölüm 10)

Ben insanın iş görmesini, yaşama çabasını uzatabildiği kadar
uzatmasını isterim. Ölüm, lahanalarımı dikerken bulmalı beni;
ama ölüm korkusu, hele kusurlu bahçemi yitirme korkusu içinde değil.
(Kitap 1, bölüm 20)

SÖZ ÖZGÜRLÜĞÜ

İster sözle olsun, ister davranışla, zorbalığın her çeşidinden nefret
ederim. Düşüncemizi duyular yoluyla aldatan gösterişlere her zaman
karşı koymuşumdur. Üstün sayılan insanlara yakından bakınca
anladım ki çoğu, herkes gibi insandır.

Rarus enim ferme sensus communis in illa. (Juvenalis)

Yüksek mevkilerde sağduyuya az raslanır.

Kralların şaştığım tarafı, hayranlarının bu kadar bol olmasıdır. Her
şeyimizi emirlerine verelim, ama düşüncemiz bize kalsın. Önlerinde
bükülen, dizlerimiz olsun, aklımız değil.

Melanthius'a Dionysios'un bir tragedyası hakkında ne düşündüğünü
sormuşlar: Laf kalabalığından tragedyayı görmedim ki, demiş. Onun
gibi, büyüklerin nutukları üstüne hüküm verecek olanlar da şöyle
diyebilirler: Bu kadar ciddilik, büyüklük, şatafat içinde sözlerinin
gerçek anlamı anlaşılmıyor ki. Bilgiçlik, çok yüksek mevki ve
ünlerle de bir araya geldi mi, büsbütün tehlikeli oluyor. Geçen gün bir
yerde dev ünlü bir adam, masasında rahat rahat konuşulan önemsiz bir
konuya karıştı ve söze şöyle başladı: Kim böyle düşünmüyorsa
yalancıdır, cahildir...

İnsan düşüncesi böyle bir yola saptı mı hançerinizi hazırlayın
tetik durun. (Kitap 3, bölüm 7)

Her okuldan bütün filozofları birleştiren genel bir anlaşma varsa o da
en iyi şeyin ruh ve beden rahatlığı olduğudur, ama nerede, kimde
bulabiliriz bu rahatlığı? (Kitap 3, bölüm 2)

Güzel eylemlerin karşılığını başkalarından beklemek, çok kararsız ve
bulanık bir varlığa bel bağlamak olur. (Kitap 3, bölüm 2)

Ben ne isem, ne durumdaysam, eylemlerim de ona göre, ona uygun
olur. (Kitap 3, bölüm 2)

VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ

İyi niyetlerin, ölçüsüzce yönetildikleri zaman, insanları çok kötü
sonuçlara götürdüğü oluyor. Fransa'yı iç savaşlarda bunaltan bugünkü
çatışmada tutulacak en iyi, en sağlam yol kuşkusuz ülkenin eski
dinini, düzenini sürdüren yoldur. Ama bu yolu tutanlar arasında
(çünkü sözünü ettiklerim bu yoldan yararlanıp özel kinlerini
boşaltanlar, cimriliklerini doyuranlar, krallara yaranmak isteyenler
değil, dinlerine gerçekten bağlı olanlar, yurtlarında barışı, güveni
kutsal bir sevgiyle yaşatmak isteyenlerdir), evet bu berikiler arasında
diyorum, birçokları var ki tutkuları yüzünden aklın sınırları dışına
çıkıyorlar, haksız, hoyratça ve çılgınca davranışlara kapılıyorlar
bazen.

Dinimizin yasalarla egemen olmaya başladığı ilk zamanlarda, inanç
çabasının birçoklarını her çeşit pagan kitaplarına saldırttığı, bu yüzden
aydın kişileri eşsiz hazinelerden yoksun bıraktığı su götürmez. Bence
bu kargaşanın bilimlere ve sanatlara verdiği zarar, barbarların
çıkardığı bütün yangınlardan daha büyük olmuştur. Cornelius
Tacitus iyi bir kanıtıdır bunun; çünkü akrabası olan imparator Tacitus
onun kitaplarını özel bir buyrukla bütün kitaplıklara koydurttuğu
halde, bizim inancımıza uymayan birkaç cümle yüzünden bu kitapları
yoketmek isteyenlerin elinden bir teki bile sağlam kurtulamamıştır.

Şunu yaptılar: Bizden yana olan bütün imparatorlara hiç çekinmeden
yalan övgüler buldular, bize karşı olanlarınsa her yaptıklarını toptan
lanetlediler dönme adını verdikleri Julianus'a yaptıkları gibi.

Aslında eşine az raslanır çok büyük bir insandı o. Filozofların
dedikleri içine iyice işlemiş, bütün eylemlerini onlara uydurmaya
çalışmıştı. Gerçekten hiçbir erdem yoktur ki onda pek seçkin örnekleri
bulunmasın. İffetten yana (ki bütün hayatı bunu açıkça ortaya koyar)
onu İskender'e ve Scipio'ya benzetirler kendisine getirilen çok güzel
tutsak kadınlardan hiçbirini görmek bile istemedi, oysa en diri gençlik
çağındaydı; çünkü Partlar onu öldürdükleri zaman daha otuz bir
yaşındaydı.

Adaletine gelince, çatışanları ayrı ayrı dinlemek zahmetine
katlanırdı; üstelik karşısına çıkanların hangi dinden olduklarını
merak edip sorar, ama bizim dinimizden olanlara karşı duyduğu
hasımlık adalet terazisinde hiç de ağır basmazdı.

Kendiliğinden birçok iyi yasalar koydu ve öncekilerin aldığı
baçların, vergilerin çoğunu kaldırdı.

Yaptıklarını gözleriyle görmüş iki iyi tarihçi var. Bunlardan biri,
Marcellinius, tarihinin birçok yerlerinde Julianus'un Hıristiyan
edebiyatçı ve gramercilerin okul ve öğretimlerini yasaklamasını kınar
ve bu yaptığının dile düşmeyip unutulmasını dilediğini söyler.

Bizimkilere karşı daha kötü şeyler yapmış olsaydı, bize sevgisi olan
bu tarihçi onları da yazmayı unutmazdı elbet. Bu imparator bizlere
karşı sertti doğrusu, ama zalimce düşman değildi. Şu hikayeyi
bizimkilerin kendileri anlatır: Julianus bir gün, Galkedonya kenti
çevresinde dolaşırken, oranın piskoposu gözleri kör Marius'a: İsa'ya
hıyanet eden kötü insan; demek cüretinde bulunmuş, buna karşı
İmparator yalnızca: Git, zavallı adam, git, yitirdiğin gözlerine ağla,
demekle yetinmiş, Piskopos da buna şu karşılığı vermiş: İsa'ya
şükrediyorum, senin hayasız yüzünü görmemem için gözlerimi kör
etti. Derler ki filozofça bir sabır gösterisi yapıyormuş bunu söylerken.
Ne denirse densin, bu olay onun bizlere ettiği söylenen zulümlere
ömek gösterilmez pek. Öteki tanık tarihçimiz Eutropius:
Hıristiyanlığın düşmanı, ama hiç kan akıtmayan bir düşmanıydı, der.
Adaleti üstüne şunu da söyleyebiliriz ki, gösterdiği bütün sertlik olsa
olsa, imparatorluğunun başlangıcında kendinden önceki imparator
Konstantin'in yolunda gidenlere karşı olmuştur. Tok gözlülüğüne
gelince, herhangi bir asker gibi yaşamış ömrü boyunca; barış
zamanında savaşın yoksulluklarına alışmak ister gibi beslemiş
kendisini.

Öylesine uyanık kalmış ki her zaman, üçe dörde böldüğü gecenin en
azıymış uykuya verdiği; üst yanını kendi gözüyle ordusunu ve
bekçilerini görmeye ya da okumaya vermiş.

Bütün değerleri arasında her türlü edebiyattan anlayışı başta
gelir. Derler ki, Büyük İskender yattığı zaman, uyku düşünmesine,
okumasına engel olmasın diye yatağının yanına bir leğen koydurur ve
bir bakır top tutarmış yatak dışına uzanan elinde; uyku bastırdı mı top
parmaklarından leğene düşecek, o da gürültüden uyanacak. Julianus
istediğini öyle gergin bir ruhla isterdi ki, şaşılası perhizciliği
dolayısıyla da başı o kadar az dumanlanırdı ki, uyumamak için böyle
yollara başvurmak gereğini duymazdı.

Askerlik bilgisine gelince, bir büyük komutanın bütün yetkileri vardı
onda. Zaten bütün ömrü savaşlarda geçti, en çok da Fransa'da
Almanlar ve Franklarla savaştı.

Tarihte ondan çok serüvenleri olmuş, kendini ondan daha çok
gösterme fırsatı bulmuş adam azdır.

Ölümü Epaminondas'ınkine benzer: Bir okla vurulur, oku kendi
eliyle çıkarmaya çalışır ve çıkaracakken eli kesilip tutamaz olur. O
halinde, askerlerini coşturmak için kapışma yerine götürülmesini ister
askerleri savaşı yiğitçe onsuz sürdürürler, gece iki orduyu ayırıncaya
kadar. Felsefe ona hayatı ve insan durumlarını küçümsemeyi
öğretmişti. Ruhların ölmezliğine de sağlam bir inancı vardı.
Din konusunda, tutumu toptan bozuktu. Bizim dinimizi
bıraktığı için dönme demişler kendisine; oysa benim aklıma
daha yakın gelen, Hıristiyanlığı zaten içtenlikle benimsememiş,
yasaların hatırı için ve imparatorluğu avucuna alıncaya kadar
benimser görünmüş olmasıdır. Kendi dininde öylesine kör
inançları vardı ki, çağında kendi dindaşları bile alay ediyorlardı
onunla: Partları yenseydi kurban kesmekten öküzlerin neslini
kuruturdu, diyorlardı. Kahinlik bilgisine de kaptırmış kendini. Her
çeşit fal belirtilerine önem veriyormuş. Ölürken tanrılara şükretmiş
kendisini habersiz öldürmek istemediler, öleceği yeri ve saati çok
önceden bildirdiler, onu şanı onuru içinde yiğitçe ölmeye değer
gördüler diye. Marcus Brutus gibi o da önce Galya'da, sonra İran'da
ölümüne yakın garip görüntülerle karşılaşmıştı.

Vurulduğu zaman sözde: Beni yendin, Nazaretli (İsa), ya da: Gözün
aydın, Nazaretli, demişmiş. Demiş olsaydı, orduda yanında bulunmuş,
ölümü sırasında her yaptığını, her söylediğini izlemiş olan benim tanık
tarihçiler unutmazdı bunu ve buna benzer başka uydurmaları.

Asıl konumuza dönelim: Marcellinus der ki, o içinden hep pagandı,
ama askerlerinin çoğu Hıristiyan olduğu için açığa vurmuyordu bunu.
Sonunda kendini yeterince güçlü bulunca tanrıların tapınaklarını
açtırdı ve putlara tapılması için elinden geleni yaptı. Yaptıklarından
biri de şu oldu: Konstantinopolis'de Hıristiyan kilisesinin başındakiler
arasında çatışmalar yüzünden halkın birbirinden koptuğunu görünce
sarayına çağırdı onları, halkı birbirine düşürmelerine çattı, buna son
vermelerini, herkesin kendi inancına korkusuzca bağlı kalabilmesi
gerektiğini söyledi. Titizlikle istediği bu vicdan özgürlüğünün
ayrılmaları, bölünmeleri daha artıracağını ve böylece halkın kendisine
karşı birlik olmasını önleyeceğini umuyordu; çünkü kimi
Hıristiyanların zalimliğini görerek dünyada insana insan kadar kötülük
edebilecek hiçbir hayvan olmadığını anlamıştı.

Söylemek istediği buydu aşağı yukarı. İşin düşündürücü yanı şudur
ki; İmparator Julianus'un halk arasında anlaşmazlığı körüklemek için
başvurduğu vicdan özgürlüğünü bizim krallarımız iç savaşı
söndürmekte kullanıyorlar şimdi. Bir bakıma denebilir ki,
tarafları inançlarını sürdürmekte serbest bırakmak, ayrılığı yaymak
geliştirmek, hiçbir sınırla, yasa engeliyle dizginlenmediği için
büsbütün artırmak olur. Bir bakıma da denebilir ki tarafları inançlarını
yürütmekte alabildiğine serbest bırakırsak, kolaylık ve rahatlık onları
yumuşatır, gevşetir azlığın, yeniliğin, zorunluğun sivrilttiği dürtü
körletilmiş olur. Ama ben, krallarımızın dindarlık onuruna saygıyla,
daha çok şuna inanıyorum ki, istediklerini yapmadıkları için,
yapabildiklerini ister göründüler. (Kitap 2, bölüm 20)

Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır eğitim ve
gelenekler dışında, büyük bir ayrılık yoktur aralarında. (Kitap 3,
bölüm 5)

KİTAPLAR

İki alışveriş, (dostluk ve aşk) raslantılara ve başkalarına bağlıdır; biri
aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider. Onun için
yaşamımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alışveriş, kitaplarla
kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin
başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha
kolayca yararlıdır.

Ömür boyu yanı başımda, her yerde elimin altındadır. Kitaplar
yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin
baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim
zaman ayırıverirler beni.

Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı
törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için
kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker,
içimdekinden uzaklaştırırlar. Öyleyken, onları yalnız daha gerçek,
daha canlı, daha doğal rahatlıklar bulamadığım zaman aramama hiç de
kızmaz, her zaman aynı yüzle karşılarlar beni.

Atını yularından tutup ardından çekene yürümek kolay gelir, derler.
Bizim Jacques, Napoli ve Sicilya kralı, o genç, güzel, gürbüz adam,
sedyeyle taşıtırmış kendini uzun yollarda, başı fukara işi bir yastığa
dayalı, boz kumaştan bir giysi ve takkeyle; ama şahane bir alay
gelirmiş ardından: Tahtırevanlar, yularından çekilen türlü türlü binek
atları, rütbeli cübbeli kodamanlar, görevliler: Bu ne perhiz, bu ne turşu
dedirtecek gibi. İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz. Pek doğru
olan bu atasözünü ben denemiş ve kullanmış olarak, kitaplardan
gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Gerçekten ben kitapları, kitap
nedir bilmeyenlerden fazla kullanmam diyebilirim. Cimriler nasıl
günün birinde kullanacağım diye hiç dokunmazlarsa definelerine, ben
de öyle saklarım kitaplarımı. Ruhum onların benim olmasıyla doyar,
yetinir. Savaşta, barışta, kitapsız yola çıktığımız olamaz; yine de hiç
kitap açmadığım günler, aylar olur. Biraz sonra, yarın, canım istediği
zaman okurum derim. Zaman yürür gider beni dertlendirmeden; çünkü
kitaplarımın dilediğim zaman bana sevinç verecekleri, yaşamama
destek olacakları düşüncesi anlatabileceğimden daha büyük bir
rahatlık verir bana. İnsan yaşamı denen bu yolculukta benim
bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta
insanlara çok acırım. (Kitap 3, bölüm 3)

Vermekte aşırı giden bir kralın uyrukları istemekte aşırı giderler.
Akla göre değil örneklere göre pay biçerler kendilerine. (Kitap 3,
bölüm 6)

Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez.
Kargaşalığı çıkaran, yararını kendi görmez pek; Başka balıkçılar için
suları bulandırmış olur. (Kitap 1, bölüm 23)

DÜNYA YURTTAŞLIĞI

Sokrates söylemiş diye değil, kendi yaratılışıma uyarak, üstelik
aşırılığa bile kaçarak, bütün insanları hemşerim sayıyorum. Bir
Polonyalı'yı tıpkı bir Fnansız gibi kucaklıyorum, dünya ile
akrabalığımı kendi ulusumla akrabalığımın üstünde tutuyorum.
Doğduğum yerin pek o kadar düşkünü değilim. Kendi düşüncemle
vardığım yeni bilgiler, bana yalnız esintilerle edindiğim hazır ve
gelişigüzel bilgilerden daha değerli gelir. Kendi kazandığımız temiz
dostluklar nerde, iklim ve kan dolayısıyla bağlı olduğumuz dostluklar
nerde! Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi
birtakım çemberler içine hapsediyoruz.

Talih bazı olayları ustaca düzenliyor sanki: Helena oğlu Konstantin,
Bizans imparatorluğunu kurdu ve bu imparatorluk Helena oğlu
Konstantin'le sona erdi. (Kitap 1, bölüm 34)

İlgimizi anlattığı şeylere değil, kendisine çeken söz ustatığından
nefret! (Kitap 1, bölüm 25)

BAŞTAKİLER VE BİZ

Bizi yöneten, dünyayı ellerinde tutan kimselerin bizim kadar akıllı
olması, bizim yapabileceğimiz kadarını yapması yetmez. Bizden çok
üstün değillerse bizden çok aşağı sayılırlar. Çok şeyler vadettikleri
için çok şeyler vapmak zorundadırlar. (Kitap 3, bölüm 7)

Başkalarından aktardığım sözleri kendi söylediklerimi
değerlendirecek biçimde seçebilmiş miyim, ona bakılsın.
Çünkü ben, kimi zaman dilimin, kimi zaman kafamın yetersizliği
yüzünden gereğince söyleyemediğim şeyleri başkalarına söyletirim.
Aktardığım sözleri saymam, tartarım. (Kitap 2, bölüm 10)

Kendimle oynadığım zaman, kimbilir; belki benim onunla
oyalandığımdan çok o benimle oyalanıyor. (Kitap 2, bölüm 12)

YABANCIDAN KAÇINMA

Bizim Fransızların bir huyu var: Kendi bildiklerine benzemeyen bir
yaşayış, bir hal gördüler mi şaşırır, ürkerler. Bunda o kadar ileri
giderler ki Fransız olmaktan utanacağım gelir. Köylerinden çıktılar mı
sudan çıkmış balığa dönecekler neredeyse. Nereye giderlerse gitsinler
kendi adetlerini de birlikte götürür, yabancı adetleri kötü görürler.
Macaristan'da bir Fransız gördüler mi bayram eder, canciğer olur ve
kafa kafaya verip gördükleri barbarca şeyleri çekiştirmeye başlarlar.
Bir şey Fransız olmadı mı barbardır onlara göre. Üstelik bunlar
yabancıları tanıyabilen zeki Fransızlar'dır. Çoğu, bir yere, dönmek için
gider. Seyahatlerinde içlerine kapanır, her şeyden gocunur, konuşmaz,
kimseye açılmazlar: Dünyalarına yabancı bir hava bulaşacak diye
ödleri kopar. (Kitap 3, bölüm 9)

Hizmetçilerimiz bize kuşlardan, atlardan, köpeklerden daha ucuza
hizmet ediyorlar, üstelik bu hayvanlara gösterdiğimiz meraklı, özenli
dikkati de göstermiyoruz hizmetçilerimize. (Kitap 2, bölüm 12)

HALK VE KRAL

Kral Hieron'un en çok yakındığı şey, insan yaşamının en güzel, en
tatlı meyvesi saydığı dostluktan, karşılıklı bağlanmadan yoksunluktur.
Benim için elinden geleni ister istemez yapacak olan bir insanın
sevgisine, iyi niyetine nasıl inanabilirim? Önümde eğilip
bükülmesinin, bana diller dökmesinin ne değeri olabilir? Bunları
yapmazlık edemez. Bizden korkanlardan gördüğümüz saygı, saygı
değildir.

Onların saygısı bana değil, krallığadır.

Maximum hoc regni bonum est

Quod facta domini cogitur populus sui Quam ferre tam laudare.
(Seneka)

Hükümdarların kavuştukları en büyük nimet, Halkın hem dertlerini
çekmeği hem de üstelik Onları övmek zorunda olmasıdır.

Kralın iyisi kötüsü, sevileni sevilmeyeni hep aynı saygıyı görür. Bir
kralsam, halkın bana çatmaması beni sevmesine alamet sayılmaz,
çünkü çatmak istese çatamazdı. Ardımdan gelenler dostum oldukları
için gelmiyorlar; halleşip dertleşemeyen insanlar arasında dostluk
olamaz. O kadar yükseklere çıkmışım ki insanlarla alışverişim
kalmamış, birbirimizden çok ayrılmış, çok uzaklaşmışız. (Kitap 1,
bölüm 42)

PAZARLIK

Para vermekten haz duyarım; omuzlarımdan bir yük atmış, bir çeşit
kölelikten kurtulmuş gibi olurum. Ayrıca para verirken doğru bir iş
yapmanın, başkasını memnun etmenin keyfini duyarım. Ama hesap,
kitap pazarlık isteyen alışverişlere yanaşmam; bu türlüsünü benim
yerime yapacak kimse olmadı mı, işin uzamasına meydan vermem.
Yaratılışıma çok aykırı gelen o iğrenç konuşmalara düşmektense
bırakır kaçarım. Dünyada pazarlık kadar iğrendiğim bir şey yoktur.
(Kitap 1, bölüm 13)

SAVAŞ ÜSTÜNE

Gelelim savaşa: İnsanların en büyük, en şatafatlı eylemlerinden biri
olan savaşı, bizim hayvanlara üstünlüğümüzü göstermekte mi
kullanacağız, yoksa tam tersine, budalalığımızı, eksikliğimizi mi?
Doğrusu, birbirimizi paralayıp öldürme, kendi türümüzü yıpratıp
yoketme sanatımızın, bu sanattan yoksun olan hayvanları
imrendirecek bir yanı olmasa gerek.

Ne zaman bir aslanı daha güçlü bir aslan öldürdü? Hangi ormanda
Büyük domuzun dişi küçük domuzu paraladı? (Juvenalis)

Ama hayvanların tümü bu marifetten uzak kalmış da denemez: Bal
arıları arasında da azgın çatışmalar olur, iki hasım ordunun başları
bizim krallar gibi davranırlar:

Bir kavgadır kopar iki bey arasında çoğu kez O zaman seyredin arı
milletindeki azgınlığı; O coşkun vızıltılı savaş hengamesini.
(Vergilius)

Bu yaman tasviri her görüşümde insanların saçmalığını, budalalığını
okur gibi olurum onda. Çünkü azgınlığı ve korkunçluğuyla insanı
kendinden geçiren savaş tepinmeleri, o gümbürtü ve çığlık kasırgası.

Kimi yerde bir parıltı sarar gökleri

Ayak patırtıları yükselir her yandan

Dağlara çarpan bağrışmalar

Yankılanır yıldızlara doğru. (Lucretius)

O kaç binlerce silahlı insanın korkunç düzenliliği, bunca azgınlık,
bunca coşkunluk, bunca yiğitlik... Bütün bunların ne boş nedenlerle
parlayıverdiğini ve ne sudan nedenlerle sönüverdiğini düşününce
gülüyor insan:

Paris'in aşkıymış derler Hellenlerle Barbarları savaşa sokan.
(Horatius)

Paris'in zamparalığı yüzünden koca Asya savaşlarla bitti tükendi. Bir
tek adamın tutkusu, bir kırgınlık, bir keyif, bir karı koca kıskançlığı,
ringa balığı satan iki kadının birbirini tırmıklamasına değmez.
Böylesine nedenler bütün o büyük hengamenin canı, ilk hızı
olabiliyor. Savaş çıkaranların kendilerine inanır mısınız? Dinleyin
imparatorların en büyüğünü, en çok zafer kazanmış olanını, en
güçlüsünü; bakın nasıl eğleniyor kendi kendisiyle, çocukça hoşlanarak
nasıl alay ediyor karadan, denizden giriştiği birçok savaşlarla,
ardından giden beşbin insanın kanıyla, canıyla, seferleri uğruna
dünyanın iki büyük parçasında harcanan nice güçler ve zenginliklerle:
Antonius Glaphyra ile yatır diye benim de Fluvia ile yatmam
gerekirmiş, Fluvia ya göre. Yatacak mıyım ben şimdi Fluvia ile,
Manius'la da mı yatacağım gerekiyor diye? Kendine gel! Ya savaş, ya
yatak diyor kadın. Ne demek? Canım mı daha değerli, erkekliğim mi?
Çalsın savaş boruları! (Martialis)

İşte o büyük ordu, yeri göğü titreten o binbir yüzlü, binbir ayaklı
ordu:

Likya denizi üstünde ak dalgalar yuvarlanır gibi Sert Orion kış
sularına gömüldüğü zaman, Ya olgun yaz buğdayları gibi Hermus'un,
Likya'nın sarışın, ovalarında, Ürperiyor çiğnenen toprak,
gümbürdüyor kalkanlar. (Vergilius)

Binlerce kollu, binlerce kafalı bu azgın dev nedir aslında? Hep aynı
zavallı, dertli, cılız insanoğlu! Kızışıp kaynaşan bir karınca
yuvasından başka bir şey mi ki bu?

Kara tabur ilerliyor ovada. (Vergilius)

Ters bir rüzgar, bağrışan bir karga sürüsü, bir atın sürçmesi,
yukarıdan bir kartalın geçivermesi, bir rüya, bir ses, bir görüntü, bir
sabah sisi yeter bu devi yıkıp yere sermeye. Güneşin bir ışını vurmaya
görsün yüzüne, eriyip dağılıverir. Biraz toz serpiverin gözlerine (bizim
şairin arılarına serpildiği gibi) bakın nasıl kopup param parça oluyor
sancak erleri, alaylar, başlarında büyük Pompeius'la birlikte; çünkü
oydu sanırım Sertorius'un bu yaman silahlarla İspanya'da yendiği.
Aynı silahları Eumenes Antigonus'a, Surena Crassus'a karşı
kullanmıştı.

O azgın yürekler, o korkunç cenkler, Biraz toz atın durulur hepsi.
(Vergilius)

Bizim arıları bile salsanız üstüne, güçleri ve yürekleri yeter o devi
bozmaya. Daha geçenlerde Portekizliler, Xiatima'da Tamyl şehrini
kuşatmışlardı. Arısı bol olan bu şehir halkı surların üstüne yüzlerce
kovan getiriyorlar; ateş yakıp arıları dumanla birden öyle salıyorlar ki
dışarı, saldırılarına ve iğnelerine dayanamayan düşman bırakıp gidiyor
kuşatmayı...

İmparatorların ruhlarıyla çarıkçıların ruhları aynı kalıptan çıkmadır.
Kralların gördüğü işlerin önemine, ağırlığına bakıp öyle sanıyoruz ki
bunları yaptıran nedende önemli ve ağırdır aldanıyoruz. Onları
davranışlarında dürtükleyip durduran nedenler bizimkilerden başka
türlü değildir. Bizi bir komşumuzla kapıştıran nedenin aynısı krallar
arasında bir savaş koparır. Bize bir uşağı kırbaçlatan nedenin tıpkısı
bir krala düştü mü bir ili yıktırır ona. Onların istedikleri de bizimkiler
gibi sudan, ama yapabildikleri daha fazla. Bir peynir kurduyla bir fili
aynı iştahlardır dürtükleyen. (Kitap 2, bölüm 12)

BİLGELİK VE MUTLULUK

Çağımda yüzlerce işçi, yüzlerce çiftçi gördüm ki üniversite
rektörlerinden daha bilge ve daha mutluydular ve ben daha çok onlara
benzemek isterdim. Öğrenim bence yaşamaya yararlı şeyler
arasındadır: Şeref, soyluluk, saygınlık gibi, ya da çok çok güzellik,
zenginlik ve benzeri üstünlükler gibi: Bunlar yararlı olmasına
yararlıdırlar, ama uzaktan, kendi varlıklarından biraz daha çok bizim
sanrımızla yararlıdırlar yaşamaya.

İnsan topluluğunda yaşamak için bize turnalar ya da karıncalardan
fazla görevler, yasalar gerekli değildir pek. Hem görmüyor da değiliz
ki bu hayvanlar bilgin olmaksızın pek düzenli yaşıyorlar. İnsan
bilgeliğe erse, her şeye hayatına yararlı ve gerekli olduğu ölçüde
değer verir.

Bizi eylemlerimiz ve davranışlarımızla ölçecek olsalar bilgisizler
arasında bilgililerden daha çok sayıda iyi insan çıkar; iyi derken de her
türlü erdemi düşünüyorum.

Bana öyle geliyor ki eski Roma'da, kendi kendini batıran o bilgin
Roma'da daha büyük değerde insanlar vardı. Başka yanları hep benzer
olsa da dürüstlük ve yürek temizliği eski Roma'nın ayrıcalığıdır;
çünkü o şaşılası bir sadelikle yaşamasını bilmişti. (Kitap 2, bölüm 12)

ÖFKE ÜSTÜNE

Plutarkhos hep hoştur, ama insan halleri üstüne düşüncesini
söylerken eşi yoktur. Lykurgos'la Numa'yı karşılaştırırken çocukların
eğitimini babalarına bırakmanın ne büyük bir saflık olduğunu o kadar
güzel anlatır ki.

Devletlerin çoğu herkesi, kadınlarını ve çocuklarını diledikleri gibi
yönetmekte serbest bırakır, onlar da masallardaki devler gibi akıllarına
esen her deliliği yaparlar. Galiba yalnız Lakedemonyalılar ve Giritliler
çocukların eğitimini yasalara bağlamışlar. Bir devlette her şeyin çocuk
eğitimine bağlı olduğunu kim bilmez? Ama yine de çocukları hiç
düşünmeden, ne kadar deli ve kötü olurlarsa olsunlar, ana babalarının
keyfine bırakırız.

Kaç kez sokaktan geçerken öfkeden kudurmuş bir baba veya ananın
çocukları öldüresiye dövdüklerini görmüş, oğlancıkların öcünü almak
için ana babalarına türlü oyunlar oynamayı kurmuşumdur. Döverken
gözleri öfkeden alev alev yanar, daha yeni sütninenin kucağından
çıkmış bir çocuğa gırtlaklarını yırtasıya bağırırlar, suratları allak
bullak olur Hippokrates'e göre de en tehlikeli hastalıklar insanın
yüzünü değiştiren hastalıklardır.

Dayaktan sakatlanmış, sersem olmuş nice çocuklar vardır. Ama
devletimizin yasaları yine bu işe karışmaz, sanki bu sakatlar, bu
sersemler bizim toplumumuzda yaşamıyormuş gibi!

Hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini sapıtamaz. Öfkesine kapılıp
bir suçluyu idama mahkum eden bir yargıca ölüm cezası vermekte
kimse duraksamaz. Öyleyse neden babaları ve öğretmenleri öfkeli
iken çocukları dövmekte serbest bırakıyoruz? Bu artık eğitim
olmaktan çıkıyor, öc alma oluyor. Ceza çocuklara verilen bir ilaç
sayılmalı, öyle verilmelidir. Bir doktorun hastasına karşı
öfkelenmesini kabul edebilir miyiz?

Öfkeli olduğumuz sürece hizmetçilerimize el kaldırmak doğru
değildir. Kalbimizin fazla çarptığını, kanın yüzümüze çıktığını
hisseder etmez sorunu kapatmalıyız.

Öfkemiz geçtikten sonra her şeyi başka türlü göreceğiz. Kızdığımız
zaman bağıran, konuşan biz değil, hırsımızdır. Nasıl sis içinde her şey
olduğundan daha büyük görünüyorsa hırs içinde de suçlar büyüdükçe
büyür. Canı su içmek isteyen içer: Ama canı ceza vermek isteyen
veremez. Ağır başlı ve ölçülü cezaları suçlu hem daha kolay kabul
eder, hem de onların yararını görür. Öfkesine kapılmış bir adamın
verdiği cezayı kimse hak ettiğine inanmaz.

Öfke kendi kendinden hoşlanan, kendi kendini şişiren bir hırstır.
Hepimizin başına sık sık gelir. Bir şeye yanlış yere kızarız, bize
aldandığımızı ispat eden tanıtlar getirirler bu sefer de doğrunun
kendisine, suçsuzluğuna içerleriz. Bunun çok güzel bir örneğini
eskilerden okumuştum, hiç aklımdan çıkmaz. Her bakımdan değerli,
doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken
arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye. Öyleyse sen onu öldürdün
demiş ve adamı birdenbire ölüme mahkum etmiş, tam asılacağı sırada
kaybolan arkadaşı çıkagelmiş. Bütün ordu bayram etmiş, iki arkadaş
sarılıp birbirlerini öpmüşler, cellat da ikisini almış Piso'ya götürmüş.
Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş:
Henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu gerçek karşısında
büsbütün artmış ve hırsının bir anda aklına getirdiği şeytanlıkla
suçluları üçe çıkarmış, bir kişinin masum çıkması, üç kişinin birden
başını yemiş. Birinci askeri ikincisini kaybettiği için, ikincisini
kaybolduğu için, celladı da verilen emri yerine getirmediği için ölüme
mahkum etmiş.

Öfke saklanmaya da gelmez, büsbütün içimize işler. Demosthenes
bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer
arıyormuş. Diogenes görmüş ve demiş ki: Ne kadar arkalara gidersen
meyhaneye o kadar girmiş olursun. (Kitap 2, bölüm 22)

KÖRÜKÖRÜNE İNANMAK

Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin
tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup
gözlerini kan içinde dışarı fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz
alamamışlar.

Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı;
boynundaki ip hala duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın
kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet
etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum;
bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri
sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında
ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden
biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için,
başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fİkirler için ses
çıkarmadan diri diri yanmışlardır. (Kitap 2, bölüm 22)

ÖDEMELİ KÖTÜLÜK

Geçenlerde Armagnac'daydım; yakınlarımdan birinin çiftliğinde
herkesin hırsız lakabıyla bildiği bir köylü tanıdım. Yaşamını kendisi
anlattı. Dilenciymiş eskiden; ekmeğini kendi el emeğiyle kazansa bile
yoksullukla başedemeyeceğini anlayınca hırsızlık etmeyi düşünmüş.
Bütün gençliği boyunca bu meslekte çalışmış ve kol gücü sayesinde
hiç yakalanmamış; çünkü başkalarının tarlasını, bağını soyuyormuş,
ama uzağa gidiyormuş bu iş için ve öylesine dolu çuvallarla
dönüyormuş ki bir gece içinde bunca yükü başka yerden taşımış
olabileceği kimsenin aklından geçmiyormuş. Ayrıca verdiği zararı ona
buna ölçüyle dağıtıyormuş ki kimsenin payına düşen pek önemli
olmasın. Bugün yaşlanmış artık ve kendi durumunda zengin sayılırmış;
bunu o işe borçlu olduğunu açıkça söylüyor. Tanrının kendisini
hoşgörmesi için de, mallarını çaldığı insanların varislerine iyilik
etmeye çalışıyormuş (hepsine birden yardım edemezmiş çünkü)
mirasçılarına yükleyecekmiş bu görevi, kime ne zarar verdiğini yalnız
kendisi bildiğinden. Doğru olsun olmasın, bu sözlerden anlaşılıyor ki
hırsızlığı ayıp sayıp kötülüyor, ama yoksulluk kadar değil. Hırsızlık
ettiğine pişman, ama yoksulluktan kurtulmanın böyle ödemeli bir
yolunu bulduğuna pişman değil.

Bu türlü bir kötülük ne bizi kendine maleden, kafamızı kendine
uyduran cinsten bir alışkanlık, ne de ruhumuzu sarıp körleştiren,
düşüncemiz ve her şeyimizle bizi birden kötülüğün buyruğuna
kaptıran bir azgınlıktır. (Kitap 3, bölüm 1)

BİTKİ VE İNSAN

Nasıl tarımda, bir şeyi dikmeden önce ve dikerken bile yapılan işler
belli ve kolay, ama dikilen yaşamaya başlayınca onu yetiştirmenin bir
sürü yolları ve zorluğu varsa, insanları dikmede de fazla bir ustalık
yoktur, ama doğduktan sonra onları büyütme ve beslemede, kaygılar,
korkularla dolu değişik bir sürü bakım yollarına başvurulur. (Kitap 1,
bölüm 26)

ARAMIZDAKİ EŞİTSİZLİK

Plutarkhos der ki; bir yerde, hayvanla hayvan arasında pek büyük
ayrılık yoktur, insanla insan arasında olduğu gibi. Ruhun
yeteneklerinden, iç değerlerimizden söz eder. Gerçekten de
Epaminondas'ı, hayal ettiğim kadarıyla, tanıdığım aklı başında
herhangi bir insandan o kadar uzak görüyorum ki Plutarkhos'dan da
ileri giderek şöyle diyebilirim: Kimi insanla kimi insan arasındaki
uzaklık, kimi insanla kimi hayvan arasındaki uzaklıktan çok daha
büyüktür:

hem viro quid praestat. (Terentius)

insandan insana, aman ne ayrılık.

Üstelik kafa dereceleri burdan göklere çıkacak bir merdivenin
basamakları kadar sayısızdır.

Ama insanları değerlendirmeye gelince, ne tuhaftır, varlıklar içinde
kendi değerleriyle ölçülmeyen yalnız bizleriz. Bir atı güçlü ve çevik
olduğu için överiz,

Voiuorem

Sic laudamus equum, facili cui plurima palma

Fervet, et exuftat rauco victoria circo. (Juvenalis)

Nasıl överiz hızlı bir atı

Meydanı çınlatır zafer bağrışmalarıyla

Yarışta kazandığı çelenklerle.

kuşamıyla değil. Bir tazı koşmasıyla övülür, tasmasıyla değil; bir kuş
kanadıyla övülür, püskülleri, çıngıraklarıyla değil. Niçin bir insanı da
kendinin olanla değerlendirmiyoruz? Bir sürü adamı varmış, güzel bir
köşkü varmış, şu kadar itibarı, bu kadar geliri varmış: Bütün bunlar
çevresindedir onun, kendisinde değil. Bir kediyi torba içinde satın
almazsınız. Bir at satın alacaksanız, üstündeki pılıyı attırır, çıplak,
yalın görürsünüz onu. Gerçi eskiden krallara satılacak atlar örtülü
getirilirdi önlerine; ama örtülü olan atın az gerekli yerleriydi: Tüyünün
güzelliği, sağrısının genişliğiyle oyalanmayasınız da en yararlı
uzuvları olan bacaklarına, gözlerine, ayaklarına bakasınız diye.

Niçin insanı değerlendirirken sarılıp sarmalanmış, kundaklanmış
olarak bakıyorsunuz ona? O zaman hiç de kendinin olmayan yanlarını
göstermiş, gerçek değerini verdirecek yanlarını saklamış olur.

Aradığımız kılıcın değeridir, kının değil. Kınından çıkınca belki de
beş para vermezsiniz kılıca. İnsanı kendi değeriyle ölçmeli, süsü
püsüyle değil. Eskilerden birinin pek hoş olarak dediği gibi: Bilir
misiniz niçin büyük görülür o insan bize? Topukları yüksek de ondan.
Taban heykelden sayılmaz. Ayakkabılarını çıkarıp öyle ölçmeli
boyunu insanın: Parasını pulunu, şanını şerefini bir yana bırakıp bir
gömlekle çıksın karşımıza. Bakalım bedeni işine elverişli mi, sağlam,
zinde mi? Kafaca nasıl? Hoş mu, yetenekli mi, gerekli her tahtası
yerinde mi? Düşünce dağarcığı kendinden mi, başkalarından mı?
Varlığında talihin payı var mı? Çekilen kılıçlara alev alev mi bakıyor?
Canının nereden, ağzından mı gırtlağından mı çıkacağına aldırmıyor
mu? Kendinden emin, haksever, tokgözlü mü? Bakılması gereken
bunlardır, bunlardan anlaşılır aramızdaki sonsuz ayrılıklar.

Sapiens, sibique imperiosus,

Quem neque pauperies, neque mors, neque vincula terrent,

Responsare cupidinibus, contemnere honores,

Fortis, et in seipse totus teres atque rotundus,

Externi ne quid voleat per laeve morari,

In quem manca ruit semper fortuna? (Horatius)

Olgun, kendine hakim, öylesine ki

Ne yoksulluk korkutur onu, ne ölüm, ne zindan;

Tutkulardan sıyrılmış, şereflere gözü tok;

İçine kapanmış, toparlanmış, yalın bir küre olmuş

Pürüzsüz yuvarlanır bir başına,

Talihe tutamak vermeden, hiç yenilmeden.

Böylesi bir insan krallıklardan, dukalıklardan beşyüz basamak
yukarılardadır: Kendi başına bir imparatorluktur o.

Sapiens pol ipse fingit fortunam sibi. (Plautus)

Bilge kendi mutluluğunun ustasıdır.

İsteyecek nesi kalır öyle bir insanın?

Nonne videmus

Nil aliud sibi naturan latrare, nisi ut qüoi

Corpore sejunctus dolar absit, mente fruatur;

Jucundo sensu cura semotus metuque? (Lucretius)

Görmüyor muyuz,

Nedir Doğanın istediği bizden, illetsiz bir bedenden,

Varlığının güzel tadını çıkaran

Hiçbir şeyden korkmaz bir ruhtan başka?

Öyle bir insanı karşılaştırın budala, aşağılık, köle ruhlu, değişken,
türlü tutkuların rüzgarınca durmadan bir o yana bir bu yana
yuvarlanan çamur gibi insanlarımızla:

Yerle gökten daha uzaktır onlar birbirinden. Ama adetlerimizde
öylesine körleşmişiz ki bu ayrılığa hemen hiç önem vermez olmuşuz.
O kadar ki, bir köylüyle bir kralı, bir soyluyla bir soysuzu, bir devlet
adamıyla bir özel kişiyi, bir zenginle bir yoksulu ele aldığımızda
hemen çok büyük bir ayrılık görüyoruz aralarında; oysa bu ayrılık
giyim kuşam ayrılığından başka bir şey değildir aslında...

Çünkü onları, komedi oyuncuları gibi, sahnede bir duka, bir
imparator rolünde görürsünüz; hemen ardından bakarsınız uşak ya da
aşağılık birer hırsız oluvermişler, asıl kişilikleri de buymuş meğer!
Böyle olunca, o şatafatıyla gözlerinizi kamaştıran bir imparator.

Scilicet et grandes viridi cum luce smaragdi

Auro includuntur; teriturque thalassima vestis

Asidue, et Veneris sudorem exercita potat. (Lucretius)

Pırıl pırıldır çünkü altın üstünde iri zümrütlerle

Hep yeni kumaşlar vardır üstünde deniz yeşili,

Zühre yrldızının öpüşüyle ıslanmış.

Bir de perdenin ardında görün siz o imparatoru: Herhangi bir
adamdır ve belki de uyruklarının en küçüğünden daha da aşağılıktır.

Ilie beatus introrsum est, istius bradeata feli citas et (Seneka)

Kiminin içtendir mutluluğu, kiminin dıştan.

Korkaklık, kararsızlık, tutku, kırgınlık, kıskançlık etkiler o
imparatoru da:

Non enim gazae neque consuiaris

Summovet lictor miserors tumultus

Mentis et curas taqueata circum

Tecta volantes. (Horatius)

Ne hazineler, rütbeler, cübbeler

Atabilir yüreklerden

Yıldızlı direkler altında uçuşan

Acı dertleri, kaygıları.

Ordularının ortasında kaygılar, korkular boğazına yapışır
imparatorun:

Re veraque metus hominum, curaeque se quaces,

Nec metuunt sonitus armonım, nec fera tela;

Audacterque inter reges, reumque potentes

Versantur, neque fulgorem reventur ab curo, (Lucretius)

İnsanların içinde yatan korkular, kaygılar

Demir gümbürtüsünden, kılıçlardan yılmaz;

Krallar, büyükler arasında çekinmeden yaşar,

Altınla senli benli olur saygısızca. (Kitap 1, bölüm 42)

İNSAN VE EVREN

Bizim köyde bağları kırağı çaldı mı, rahip efendi tanrının insanlara
kızdığını, aynı afetin yamyamların bağlarına da düştüğünü ileri sürer.
İç savaşlarımız karşısında da herkes: Dünya bozuldu, kıyamet günü
yaklaştı diye vahlanır. Oysaki dünyada daha ne kötü şeyler oldu. Hem
sonra kimbilir biz bu haldeyken dünyanın kaç yeri gül gülistandır.
Başına dolu yağan, dünyanın dört bucağını fırtına içinde sanır.
Savoielı köylü demiş ki: Şu akılsız Fransa kralı biraz işini bilse pekala
bizim beyin kahyası olabilir. Adamın hayal gücü efendisinin üstünde
bir büyüklük tasarlayamıyor.

Hepimiz, farkında olmadan bu çeşit yanılgılara düşeriz ve bundan
çok büyük zararlar görürüz. Ancak doğa anamızı bütün genişliği
içinde seyredebilen, onun durmadan değişen sınırsız yüzünü
görebilen, değil yalnız kendini, bütün memleketi o evren içinde ufacık
bir nokta olarak düşünebilen insan her şeyin gerçek değerini
kestirebilir. (Kitap 1, bölüm XXX)

HER ŞEYİN GÖRECELİĞİ

Yaşamı bir düşe benzetenlerin sandıklarından çok daha fazla hakları
var galiba. Düşte ruhumuzun sürdüğü yaşam, gördüğü iş, kullandığı
güç uyanık durumumuzdakinden hiç de aşağı kalmıyor. Kuşkusuz
düşteki yaşam daha gevşek, daha bulanık, ama aradaki fark hiç de
gecenin karanlığıyla gün ışığı arasındaki fark gibi değil; hayır, daha
çok karanlıkla gölge arasındaki fark gibi: Ruh birinde uyur, ötekinde
uyuklar. Her ikisinde de aslında karanlıklar içindeyiz, ama birinde
daha az, ötekinde daha çok. Bir uyanıkken uykuda, bir uyurken
uyanığız.

Uykuda gördüklerimiz pek o kadar aydınlık değildir, ama ayıkken de
her şeyi pek o kadar pırıl pırıl, apaçık görmeyiz. Evet, derin uykular
bazen düşleri siler süpürür, ama uyanıkken de hiçbir zaman iyice
uyanık değiliz, o zaman da nice hayallerimiz, ki uyanık düşler ve
düşlerden beterdir, kaybolur gider. Madem aklımız ve ruhumuz
uykuda düşündüklerimize meydan veriyor, düşte gördüğümüz işleri
uyanıkken gördüğümüz işler gibi kabul ediyor, ne diye düşüncemizin,
hayatımızın bir çeşit düş olmasını, uyanık halimizin bir çeşit uyku
olmasını yadırgıyoruz bu kadar?

Gerçeği ilkin duyularımıza sorarsak, yalnız kendi duyularımıza
başvurmakla iş bitmez. Duyu konusunda hayvanların da bizim kadar
belki de daha fazla söz hakkı vardır. Kimi hayvanların kulağı, kiminin
gözü, kiminin burnu, kiminin dili insanınkinden daha keskindir.

Demokritos tanrılarda ve hayvanlarda duyma gücünün insandan çok
daha yetkin olduğunu söyler. Hayvanların duyularıyla bizimkilerin
etkileri arasındaki ayrım da büyüktür: Bizim tükrüğümüz kendi
yaralarımızı temizler ve kurutur, ama yılanı öldürür.

Tantaque in his rebus distantia differentasque est

Ut quot alüs cibus est, alüs fuat acre revenum.

Saepe etenim serpens, hominis contacta saliva,

Disperit, ac sese mandendo conficit ipsa (Lucretius)

Her şey öyle ayrı, öyle değişik ki

Kimine besin olan kimine zehir

İnsanın tükrüğü bir değdi mi yılana

Ölür çok kez yılan, yer bitirir kendi kendini.

Şimdi tükrüğün ne olduğunu bize göre mi söyleyeceğiz,
yılana göre mi? Gerçek özünü ararsak bizim duyularımıza mı
başvuracağız, yılanın duyularına mı? Plinius, Hindistan'da tavşana
benzer bir çeşit balıktan bahseder bu balık bize zehirmiş, biz de ona.
İnsan şöyle bir dokundu mu ölüverirmiş. Zehirli olan insan mı balık
mı? Kime inanacağız? Balığın insan için dediğine mi? İnsanın balık
için dediğine mi? Kimi hava insana dokunur, öküze zarar vermez,
kimi hava da tersine. Hangi havaya kötü hava, muzır hava diyeceğiz?
Sarılığa tutulanlar her şeyi bizden daha sarı, daha soluk görürler.

Lurida preaterea fiunt quaecunque tuentur Arquati (Lucretius)

Sarılık hastasına göre sarıdır her şey.

Hekimlerin hyposphagma dedikleri hastalığa, kanın deri altına
yayılması hastalığına tutulanlar da her şeyi kırmızı, kan rengi görürler.
Gözümüzün gördüğü işi değiştiren bu hallerin hayvanlarda sürekli,
temelli durumlar olmadığını nereden biliyoruz? Bazı hayvanların
gözleri aslında bizim sarılık olanlarımızın gözleri gibi sarı,
bazılarınınki de kıpkırmızıdır. Bu hayvanlar herhalde renkleri bizden
başka türlü görüyorlar: Doğru olan acaba hangimizin gördüğüdür?
Çünkü eşyanın özü yalnız insana göredir diye bir kanun yok. Katılık,
beyazlık, derinlik, ekşilik bizim kadar hayvanların da işlerine ve
bilgilerine karışık. Gözümüze şöyle bir bastırdık mı baktığımız her
şeyi daha uzun, daha büyük görürüz.

Bina lucernarum florentia lumina flammis

Et dupfices hominus facies, et corpora bina.. (Lucretius)

O zaman lambalardan iki ışık çıkar,

İnsan çift yüzlü, nesneler çift olur.

Oysa birçok hayvanın gözleri kendiliğinden basıktır.

Kulaklarımızı bir şey tıkamış ya da ses borusu sıkışmışsa sesleri her
zamankinden başka türlü duyarız. Kulakları tüylü ya da kulak yerine
ufacık bir delikleri olan hayvanlar bizim duyduklarımızı duymaz, sesi
bir başka türlü alırlar. Şenliklerde, tiyatrolarda meşalelerin ışığı önüne
renkli bir cam kondu mu bulunduğumuz yerdeki her şey bize yeşil,
sarı ya da mor görünür. Gözleri değişik renkte olan hayvanların,
nesneleri gözlerinin renginde görmeleri hiç de olmayacak bir şey
değil.

Demek bizim varlık düzenimiz nesneleri kendine uydurur, her şeyi
kendine göre değiştirir, aslında dünyanın ne olduğunu bilemez oluruz;
çünkü her şey bize duygularımızla bozulmuş, aslında ayrılmış olarak
gelir. Pergel, gönye, cetvel bozuk oldu mu onlara dayanan bütün
orantılar, onlara göre yapılan bütün yapılar da ister istemez kusurlu,
sakat olur. Duyularımız kesin olmadığı için, onların ortaya koyduğu
hiçbir şey de kesin değildir.

Peki ama, bu ayrılıklar karşısında doğruluk hükmünü kim verecek?
Din kavgalarımızda hüküm verecek adamın hiçbir mezhepten
olmamasını, hiçbir tarafa bağlılığı, eğilimi bulunmamasını isteriz,
öyle adam da Hıristiyanlar arasında bulunamaz. Burada da aynı şey,
çünkü hüküm verecek olan ihtiyarsa, gençlerin nasıl düşündüğü
üstüne hüküm veremez, çünkü bu konuda bir taraftadır; gençse yine
öyle, sağsa, hastaysa, uyanıksa, uykudaysa yine öyle. Demek öyle biri
gerekli ki bütün bu hallerin dışında olsun, insanların sordukları
şeylerin hiçbiri kendisiyle ilgili olmasın. Yani olmayan bir yargıcın
olması gerekli.

Dünyada gördüklerimizin doğruluğunu, yanlışlığını anlamak için
doğruyu gösteren bir araç olması gerek; bu aracın doğruluğunu
anlamak için bir deneme gerek; denemenin doğruluğunu anlamak için
de bir araç: Gel de çık bu işin içinden!.. Madem duyularımız, kendileri
kesin, olmadıkları için, sorunumuzu kesin olarak çözemezler, öyleyse
akla başvurmalı diyeceksiniz; ama hiçbir akıl da başka bir akıl
olmadan ortaya çıkamaz: Döndük mü yine gerisin geri? (Kitap 2,
bölüm 12)

NASIL KONUŞMALI

Sözümün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri
bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Bir sözün
ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize
yaramalı, Söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin
kafasını öyle doldurmalı ki artık sözcüklerini hatırlayamasın.
İster kağıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma,
düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır.
Güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın
düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği
lokmayı tadarak yesin. Konuşma, Sueton'un, Julius Caesar'ın
konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça,
vaizce olmasın.

Söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna
çeker. Gösteriş için herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara
girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa, konuşmada bilinmedik sözcükler,
duyulmadık tümceler aramak da bir medreseli çocuk çabasıdır. Ah,
keşke Paris'in sebze çarşısında kullanılan sözcüklerle konuşabilsem!
(Kitap 1, bölüm 26)

İYİLERİN EN İYİSİ

Filozoflar arasındaki çatışmaların hiçbiri, insanlığa en yüce iyinin,
hayr-ı ûla'nın ne olduğu sorunu üstündeki kadar sert ve çetin
olmamıştır. Varro'nun hesabına göre bu kavgadan 288 mezhep
türemiştir.

Qui autem de summo bono dissendit, de tota philosophia
ratione dissendit. (Cicero)

En üstün iyi üstünde anlaşamıyorsanız, bütün felsefede
anlaşamıyorsunuz demektir.

Kimine göre bizim için en iyi olan erdem, kimine göre keyif, kimine
göre doğaya uymadır; kimi bilimde görür onu, kimi acı duymakta,
kimi görünüşe aldırmamakta (ki bu kanıya Pythagoras'ınki de bağlanır
gibidir).

Nil admirari prope res est una, Numacı, Solaque quae possit favere et
servare beatum. (Horatius)

Hiçbir şeye şaşmamak: İşte budur, Numacius, Seni mutlu kılıp mutlu
tutacak olan.

Aristoteles hiçbir şeye hayran olmamayı kendini beğenme sayar.
Arkhesilas da der ki, bütün iyilikler diretmekten, dediğinden
dönmeyip dosdoğru gitmekten bütün kötülükler de kadere boyun eğip
her şeyi oluruna bırakmaktan gelir. (Kitap 2, bölüm 12)

Hayatımız, der Pythagoras, Olimpiyat oyunlarında biriken büyük
kalabalığa benzer. Kimileri oyunlarda ün kazanmak için bedenlerini
işletirler; kimileri para kazanmak için satılık mallar getirirler; kimileri
de, en kötüleri değildir onlar, başka çıkar düşünmeden her şeyin niçin
nasıl yapıldığına bakar, kendi yaşamlarını anlamak ve düzenlemek
için, başkalarının yaşamlarını seyrederler. (Kitap 1, bölüm 26)

DOĞRULUK KAYGISI

Düşünce çatışmaları beni ne kırar, ne yıldırır, sadece dürtükler,
kafamı çalıştırır. Eleştirilmekten kaçarız: Oysa ki bunu
kendiliğimizden istememiz, gelin, bizi eleştirin dememiz gerekir: Hele
eleştirme bir ders gibi değil de bir karşılıklı konuşma gibi olursa. Biri
çıkıp bizim düşüncemizin tersini söyledi mi, onun doğru söyleyip
söylemediğine değil, doğru yanlış, kendi düşüncemizi savunmaya
bakarız. Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde,
yumruklarımızı sıkıyoruz. Ama ben dostlarımın bana sert
davranmasını istiyorum. Sen bir budalasın, saçmalıyorsun, desinler
bana. Ben, dostlar arasında açık, yiğitçe konuşulmasını isterim;
dostların düşünceleri neyse sözleri de o olmalı.

Kulaklarımızı öyle sert öyle kaba birer kulak yapmalıyız ki, salon
konuşmalarının yumuşak seslerini duymaz olsunlar.

Ben, biraraya gelen insanların, sertçe, erkekçe konuşmalarını
isterim. Dostlar arasındaki bağlar sert, yırtıcı olmalı: Nasıl ki aşk da
ısırmalar, kanatmalar ister! Dostluk kavgacı olmadı mı, sağlam ve
cömert de değildir. Nazlı, yapmacık bir hava, birini kırma korkusu
dostluğa rahat nefes aldırmaz:

Neque enim disputari sine reprehensione potest. (Cicero)

Çatışmadan tartışılamaz.

Bana çatıldığı zaman öfkem değil dikkatim uyanır: Bana çatandan
bir şeyler öğrenmeye can atarım. Doğruyu bulmak her iki tarafın
kaygısı olmalı. İnsan öfkelendi mi düşünemez olur aklından önce
sinirleri işler. Tartışmalarda bahis tutuşmak hiç de faydasız değildir.
Doğrudan ayrıldık mı, elle tutulur bir şeyler kaybetmeliyiz. Yıl
sonunda uşağım demeli ki bana: Bilgisizlik ve inatçılık yüzünden bu
yıl bin lira kaybettiniz. Doğruyu hangi elde görsem sevinçle karşılar;
uzaktan kokusunu alır almaz silahlarımı atar, teslim olurum. Fazla
yukardan ve insafsız olmadıkça yazılarıma çatılmasını hoş görmüş,
çoğu kez karşımdakini kırmamak için yazdıklarıma istenen biçimi
verdiğim olmuştur.

Zararıma da olsa eleştirmeciye uysal davranmalıyım ki beni her
zaman serbetçe uyarsın, kendimi düzeltmeme yardım etsin. Doğrusu
çağdaşlarımı böyle bir işten yana çekmek kolay değil. Düzeltilmek
herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor.
Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları. (Kitap 2, bölüm 8)

YAŞAMAK SANATI

Dünyada insanlığını bilmekten, insanca yaşamaktan daha güzel, daha
doğru bir iş yoktur. Bilimlerin en çetini de bu hayatı iyi yaşamasını
bilmektir. Hastalıklarımızın en belalısı, bedenimizi sevmemek, küçük
görmektir. Ruhunu bedeninden ayırmak isteyen, gücü yeterse, bu işi
beden hasta iken yapsın ruhunu hastalıktan korumuş olur. Ama, bunun
dışında ruh bedenle işbirliği etmeli; onun zevklerine katılmalı, onunla
karı koca olmalı ve, -bilgeliğe ermişse- beden hazlarına,
acılaşmalarına meydan vermeden dizgin vurmalı.

Kendinden dışarı çıkmak, insanlıktan kaçmak çılgınlıktır; buna çaba
harcayanlar melek olacaklarına büsbütün hayvanlaşır, yükselecek
yerde alçalırlar. İnsan bilimlerinin en aşağılığı da bence en yukarlarda
dolaşanıdır.

İskender'in en küçük, en bayağı yanı tanrılaşmak, göklere
çıkmak hevesine kapılmasıdır.

Söz aramızda, göklerde dolaşanların düşünceleri ile yeraltında
yaşayanların adetleri arasında her zaman garip bir benzerlik
görmüşümdür.

İnsan beden hazlarını gereğince tatmayı biliyorsa tanrılara yaraşır bir
olgunluğa varmış demektir. Kendi koşullarımızda başkalarını
aramamız onlardan yararlanmayı bilmediğimiz içindir; kendimizden
kaçmamız kendimizde olup biteni bilmediğimizdendir... İstediğimiz
kadar yüksek sırıklar üstüne çıkalım, yine kendi bacaklarımızla
yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi
kıçımızla oturacağız. (Kitap 3, bölüm 13)

Düşüncelerimizin en iyi aynası yaşamlarımızın akışıdır. (Kitap 1,
bölüm 26)

ROMALI VE OSMANLI BÜYÜKLÜĞÜ

Marcus Antonius demiş ki: Romalıların büyüklüğü almaktan çok
vermekte kendini gösterir. Antiokus bütün Mısır'ı almış, Kıbrıs'ı daha
birçok yerleri de almak üzere imiş. Zaferlerden zafere koştuğu sırada,
Popilius, Senatonun elçisi olarak kendisine gelmiş. Getirdiği
mektupları okumadan önce elini sıkamayacağını söylemiş. Kral,
mektupları okumuş, düşüneyim, demiş. Popilius bir değnekle kralın
çevresine bir çember çizmiş: Senatoya götüreceğim cevabı vermeden
bu çemberden dışarı çıkma yok, demiş. Antiokus bu sert buyruk
karşısında afallamış, biraz düşündükten sonra: Senatonun dediğini
yapacağım, demiş. Bunun üzerine Popilius kendisini Roma milletinin
dostu diye selamlamış. Böylece, kağıt üzerine çizilmiş birkaç harf
Antiokus'a koca bir krallığı da kazanmak üzere olduğu zaferleri bir
anda bıraktırıvermiş.

Hemen elçileri Senato'ya yollayıp aldığı buyruğa ölümsüz
tanrıların sözüymüş gibi uyacağını bildirmiş.

Augustus savaşarak aldığı bütün toprakları sahiplerine geri vermiş,
ya da yabancılara bağışlamış.

Tacitus, İngiltere kralı Koidimus'dan söz ederken Roma'nın bu yüce
kudreti üstünde durur: Romalılar der, eskiden beri, yendikleri kralları
tahtlarında bırakıp buyrukları altına alırlar, böylece kendilerine
kralları hizmet ettirmiş olurlar.

Türklerin padişahı Süleyman da Macar krallığına ettiği cömentliği
herhalde aynı düşünceyle etmiştir.

Kendisi öyle demezmiş de: Bunca ülke, bunca kudret bana çok
geliyor, bezdim artık, dermiş. (Kitap 2, bölüm 24)

En iyisi gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır,
yoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları. Kırbaç zoruyla bilim dolu
bir çanta taşıtıyorlar onlara; oysa bilimi evimizde saklamak yetmez,
evlenmek gerek onunla. (Kitap 1, bölüm 26)

Yorumlar kaynıyor her yanda karınca gibi, gerçek yazarsa binde bir
çıkıyor. (Kitap 3, bölüm 13)

BİLGİ VE İNANÇ

Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli şeyler bilmediğimiz şeylerdir.
Bir defa, görülmedik şeylere insan nedense kolay inanır; sonra da,
üzerlerinde konuşmaya, düşünmeye alışık olmadığımız için, bunlara
kolay kolay karşı da koyamayız. Bu yüzden insan en az bildiği şeye en
çok inanır. Bize masal okuyanlar çok rahat konuşurlar alşimistler,
kahinler, hukukçular, falcılar, doktorlar gibi; korkmasam bunlara daha
başkalarını da katardım.

Mesela Allahın istediklerine sözcülük eden birtakım adamlar vardır;
her olayın nedenlerini bilir görünürler; Tanrının yaptıklarında yüce
iradesinin hangi sırları gizlediğini görürler. Olup biten şeylerin
birbirini tutmaması, bir o yana bir bu yana kaçması, bir doğudan bir
batıdan gelmesi bu adamları yıldırmaz. Yine hep bildiklerini okurlar,
aynı kalemle akı da karayı da yazar dururlar. (Kitap 1, bölüm 32)

ESER VE ÇOCUK

Çocuklarımızı bizden oldukları için severiz. Etlerine etimiz,
kemiklerine kemiğimiz deriz; ama bizim dünyaya getirdiğimiz daha
başka şeyler var ki hiç de çocuklarımızdan aşağı kalmaz. Ruhumuzun,
kafamızın bilgimizin doğurduğu çocuklar bedenimizden daha yüksek
bir yanımızın meyvalarıdır ve daha çok bizdendirler. Biz bu
çocukların hem anaları hem babalarıyız. Bunlar, iyi şeylerse bize daha
fazla değer, daha fazla şeref getirirler; çünkü öteki çocuklarımızın
değerleri bizden çok kendilerinindir; bizim onlardaki payımız pek
sudandır berikilerinse bütün güzellikleri, bütün incelikleri, bütün
olgunlukları bizimdir. Böyle oldukları için de bize daha yakın, daha
bağlıdırlar.

Augustus'tan ya çocuklarını, yada bizleri bu kadar beslemiş yazılarını
gömmesi istenseydi, çocuklarını gömerdi; gömmese günah işlemiş
olurdu. Vallahi bilmem ama, ben Musalardan olacak güzel bir
çocuğumu karımdan olacak bir çocuktan daha çok severdim
sanıyorum. (Kitap 2, bölüm 7)

HÜZÜN DÜŞKÜNLÜĞÜ

Hüzün düşkünlerinden değilim; bu halden hoşlanmam; ona değer de
vermem; ama çokları hüznü büyük bir değer sayarlar; onu olgun,
erdemli, kafalı insanların bir özelliği sayarlar. İtalyanlar bu duruma
«kötülük» demekle daha uygun bir ad vermişler; çünkü hüzün her
zaman zararlı, anlamsız, küçük, pısırık bir duygudur; Stoacılar bu
duyguyu kendilerine yasak etmişlerdi. (Kitap 1, bölüm 3)

Her onurlu insan, vicdanını yitirmektense, onurunu yitirmeyi yeğ
görür. (Kitap 2, bölüm 16)

ŞİİR ÜSTÜNE

Ne gariptir, şairlerimiz şiir yargılamasını, yorumlamasını
bilenlerimizden çok daha fazla. Şiiri yapmak şiirden anlamaktan daha
kolay. Şiirin orta hallicesi beylik ölçülerle, sanat bilgisiyle
yargılanabilir; ama şiirin iyisi, olağanı aşan, tanrısal olanı kuralların
ve aklın üstündedir. Onun güzelliğini sağlam ve olgun bir görüşle
farkeden, bir şimşeğin parıltısı kadar görebilir ancak onu. O güzellik
aklımızı işletmez, başımızdan alır, allak bullak eder. Ona varmasını
bileni saran coşkunluk, şiiri okuyup dinlettiği bir başkasını da etkiler:
Nasıl ki mıknatıs bir iğneyi kendine çekmekle kalmaz, onu da
mıknatıslayıp başka iğneleri çekmek gücünü verir ona. Tiyatrolarda
daha açıkca görülür ki şairi öfkeye, yasa, kine kaptıran, dilediği yerde
kendinden geçiren o kutsal esin gücü şairin aracılığıyla oyuncuya,
oyuncudan da bütün bir halka geçer, birbirine asılan mıknatıslı iğneler
dizisi gibi. (Kitap 1, bölüm 37)

EĞİTİM VE HALK

Oğullarım olsaydı, benim gibi büyümelerini isterdim.
Babamdan Allah razı olsun, beni daha beşikte iken bir köylünün evine
yollamış, orada süt emmişim; uzun süre en yoksul, en gelişigüzel bir
hayat içinde kalmışım. Çocuklarınızı kendiniz yedirmeyin; hele bu işi
sakın karınıza bırakmayın. Bırakın, çocuklarınız halkın ve doğanın
yasaları içinde büyüsün; aç kalmasını, güçlüğe göğüs germesini
öğrensinler hayatın çetinliği onlar için gittikçe çoğalmasın, azalsın.
Babamın beni böyle büyütmekte bir başka maksadı daha vardı; beni
halka bağlamak, bizden yardım bekleyen insanların haline
ortak etmek istiyordu; gözlerimin, bana sırtını çevirenlerden
değil, kollarını açanlardan yana bakmasını daha doğru buluyordu. Bu
düşünce ile beni düşkün insanlara bağlamak, borçlu bırakmak istedi.
İstediği oldu: Zayıf, zavallı insanlara kolayca bağlanabiliyorum. Bunu
hem şerefli bir iş sayıyorum, hem de içimden öyle geliyor. Ülkemde
kargaşalıklara neden olan bir partiye kızıyorum; hele bu parti başa
geçip, her şeyi elde edince öfkem büsbütün artıyor çoğu kez bir
partiye ezilmiş, gadir görmüş olduğu için bağlanmışımdır. (Kitap 3,
bölüm 12)

GERÇEKÜSTÜ KANDIRMACALARI

İki gün önce, evimizden iki fersah ötede bir köyden geçerken, foyası
yeni meydana çıkmış bir mucizenin sıcaklığı içinde buldum orasını.
Meğer birkaç aydır o çevreyi oyalamış bu mucize, komşu illeri de
etkilemeye başlamış ve her türlü meraklıların o köye akın etmesine
neden olmuş. Köyün bir delikanlısı bir gece evinde hortlak sesiyle
konuşmaya kalkmış; uzun sürmeyecek bir şaka yapmakmış bütün
maksadı. Oynadığı oyunun umduğundan çok daha başarılı olduğunu
görünce, işi biraz daha büyütmek için, köyün yarım akıllı, sersem bir
kızını da almış yanına. Aynı yaşta bir başkasını daha bulup üç kişi
olmuşlar, evde başardıkları oyunu bütün köyde başarmak için kilisede
mihrap arkasına saklanıp yalnız geceleri ruhların ağzından konuşmuş
ve ışık getirilmesini yasaklamışlar. Söyledikleri dünyanın imandan
uzaklaştığı ve kıyamet gününün yaklaştığı gibi şeylermiş.

Din sahtekarları hep bu konuları işler, bu perde arkasında kolayca
saklanırlar. Bu konuşmalardan sonra üç genç, oyunu ufak çocukların
bile yutmayacağı görüntülere, aldatmacalara kadar vardırıp yakayı ele
vermişler. Talihleri yardım etse bu şaka kimbilir daha ne kadar ileri
gidebilirdi! Şu anda o zavallı gençler hapisteler ve herkesin
budalalığının cezasını onlar çekecekler belki bir yargıç da kendi
budalalığının öcünü onlardan alacak. Foyası meydana çıkan bu
oyunda gerçek apaçık görülüyor; ama bilgimizi aşan bu benzer birçok
şeylerde kafamızı, inanmakta olsun, inanmamakta olsun
dizginlemeliyiz bence. (Kitap 2, bölüm 11)

Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin. (Kitap
2, bölüm 12)

YARARLI VE GÜZEL ÜSTÜNE

Eskiden, Epaminondas'ı üstün insanların en başına koymuştum; bu
düşüncemi bugün de değiştirmiş değilim. Kendi kendisine yüklediği
ödevlere ne kadar saygılıydı bu insan. Yendiği insanlardan hiçbirini
öldürmedi. Yurdunu özgürlük dediğimiz o paha biçilmez nimete
kavuşturmak için zorbaları ve suç ortaklarını biçimsel adalete
uymadan, vicdan rahatlığıyla öldüren bu adam, düşmanları arasında ve
savaşta bir dostunu, bir konuğunu ya da kendisini konuklayanı öldüren
yurttaşlarını, ne kadar iyi bilinseler, kötü sayıyordu. İşte, zengin ruh
yaratılışı buna derim ben. En sert, en kaba insan eylemleriyle,
filozofların bulabileceği en ince iyiliği ve insanlığı uzlaştırabiliyordu.
O azgın yürek, o acıya, ölüme, yoksulluğa öylesine dayanan o demir
yürek nasıl oluyor da, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, en tatlı, en
babacan duygularla yumuşayabiliyordu? Kendisinden başka herkesi
yenmiş bir ulusu, kılıç ve kan dehşetiyle allak bullak eden insan,
böylesine bir kargaşalık içinde, düşmanları arasında bir dosta, evinde
kaldığı bir insana raslayınca kuzuya dönüyordu. Savaşı, en azgın
anında, kıran kırana, kan gövdeyi götürürken iyi duygularla
dizginlemesini bilen kişi, savaşa komutanlık yapmasını gerçekten en
iyi bilen kişidir. Böylesi azgınlıklar içinde en ufak bir adalet örneği
gösterebilmek bir mucizedir. Yalnız Epaminondas'ın sertliği, en
yumuşak, en temiz, en tatlı insanlık duygularıyla kaynaşmasını
başarabilmiştir. Kimi komutanlara göre, silahlı insanlar karşısında
yasalar sökmezken, kimine göre, adalet zamanı başka, savaş zamanı
başka iken (Caesar) kimine göre silahların sesi yasaların sesini
duymaya engel olurken (Marius), bizim Epaminondas savaşta en ince
kibarlıktan, insanlıktan ayrılmasını biliyordu. Belki savaş azgınlığı ve
hoyratlığını, Musa'ların, sanat ve bilim perilerinin tatlılığı ve güler
yüzleriyle yumuşatmasını düşmanlarından öğrenmişti.

Epaminondas kadar büyük bir eğiticiden sonra diyebiliriz ki,
düşmanlarımıza bile yapılması doğru olmayan şeyler vardır ve ortak
yarar özel yarardan her şeyi istememelidir.

Manente memorla etlam in dissidio puslicorum faederim privati
furiş. (TitusLivius)

Kamusal bozuşmalar ortasında kişisel haklar unutulmadığından.

Et nulla potentia vires

Prraestandi, ne quid pecet amicus, habet; (Ovidius)

Hiçbir devlet gücü hak veremez

Dostluk bağlarının koparılmasına.

Ne kralına hizmet için, ne kamu yararı, ne de yasalar uğruna her şeyi
hoşgörebilir iyi bir insan:

Non enim patria praestat omnibus officiis ..... et ipsi
condusit pios hasere cives im parentes. (Cicero)

Çünkü yurt bütün ödevlerin üstünde değildir ve yurttaşların
yakınlarını sevmesi yurdun yararınadır.

İç savaşlarla geçen zamanlarımıza uygun bir ders veriyor bu sözler.
Kuşandığımız zırhların yüreklerimizi katılaştırması hiç de gerekli
değil; sırtımızın katılaşması yeter. Kalemlerimizi mürekkebe
batırmakla yetinelim, kana batırmayalım. Dostluğu, kişisel bağları,
verdiğimiz sözü, yakınlarımızı kamu yararına devlet uğruna hiçe
saymak büyük bir yiğitlik ve eşine az raslanır yaman bir erdemse eğer,
kendimizi özürlü göstermek için diyebiliriz ki bu kadar büyüklüğü
Epaminondas'ın büyük yüreği bile kaldıramamıştı.

Şöylesine azıtılmış bir ruhun kudurmuşca kışkırtmalarından da nefret
ediyorum doğrusu:

Dum tela micant, non vos pietatis imago Ulla, nec adversa conspecti
fronte parentes Commoveant; vuftus gladıo turbate verendos. (Lucianus)

Kılıç kından çıkınca bütün duygular susmalı! Karşı cephede
babalarınrzı da görseniz Paralayın suratlarını yalın kılıcınızla.
Sütü bozuklara, kana susamışlara, hainlere, haklı görünerek cinayet
işlemek fırsatını vermeyelim.

Öylesine azgın, amansız bir adaleti bırakalım; daha insanca
davranışlardan örnek alalım. Zaman ve olaylar neler öğretmiyor
insanlara! Cynna'ya karşı girişilen iç savaşta, Pompeius'un bir askeri,
karşı tarafta savaşan kardeşini farkına varmadan öldürünce, utanç ve
kederinden hemen kendini de öldürüyor. Birkaç yıl sonra aynı halkın
bir başka iç savaşında askerin biri de kardeşini bile bile öldürdüğü için
komutanlarından ödül istiyor!

Bir eylemi yararlı olduğu için dürüst ve güzel saymak yanlıştır;
herkesi o eyleme zorlamak, yararlı diye herkes için onurlu olacağı
sonucuna varmak doğru değildir:

Omnia non parüer rerum sunt omnibus apta.

Her şey tıpa tıp uygun değildir herkese.

İnsan toplumunun en zorunlu, en yararlı eylemini, evlenmeyi alalım.
Azizlere göre güzel ve dürüst olan evlenmemektir; en şerefli
saydıkları görevlerinde evlenmeye yer vermezler: Oysa biz haralarda,
yalnız az değerli hayvanların çiftleşmesine engel oluruz. (Kitap 3,
bölüm 1)

SEVENLER VE SEVİLENLER

Doğanın gerçekten bir yasası varsa, daha doğrusu hayvanlarla bizim
her yerde ve her zaman ortak bir içgüdümüz olabilirse (ki tartışma
konusudur) ben kendi hesabıma diyebilirim ki, her canlının kendini
koruma ve zararlardan kaçma çabasından sonra dölleyenin dölüne
beslediği sevgi bu alanda ikinci yeri tutar. Ve doğa, kurduğu
makinenin yedek parçalarını çoğaltıp sürdürmeye, hep daha ilerisini
sağlamaya bakıp bizden öyle istediği için, sevginin geriye doğru,
çocuklardan babalara karşı pek o kadar büyük olmamasına şaşmalı.
Buna Aristoteles'in düşüncesini de eklersek, birisine iyilik eden onu,
onun kendisini seveceğinden daha çok sever; borçlunun borçlu olduğu
kimseyi daha az sevmesi gibi. Her işçi de işini daha çok sever. Kaldı
ki biz var olmaya düşkünüz, var olmaksa devinmek, iş görmektir.
Onun için herkes işinde var oluyor gibidir. İyilik eden güzel, dürüst
bir iş görür; iyilik edilense bir yarar görmüş olur sadece. Ama
yararlılık doğruluktan daha az sevgi değer bir şeydir. Doğruluk
temelli, süreklidir; insanın ondan göreceği karşılık değişmez.

Yararlılık yiter, elden kaçar kolayca; anımsaması da ne uzun sürer,
ne de hoş gelir insana. En zora yapılan şeyi en çok severiz. Vermekse
almaktan daha zordur. (Kitap 2, bölüm 8)

ÖLÜMÜN TADINA VARMAK

Cicero'nun mektuplaştığı Pomponius Atticus hastalığında, damadı
Agrippa'yı ve iki üç dostunu çağırmış, demiş ki onlara: İyileşmeye
çalışmaktan hiçbir kazancım olmadığı kanısına vardım. Hayatımı
uzatmak için her yaptığım şey acılarımı da uzatıp artırıyor. Onun için
hayatıma da hastalığıma da son vermeye kararlıyım. Bu kararımı
hoşgörmenizi ve herhangi bir durumda beni vazgeçirmeye
çalışmamanızı dilerim. Kendini açlıkla öldürme yolunu seçen
Pomponius nasılsa birden iyileşivermiş: Ölmek için bulduğu yol
sağlık getirmiş ona. Hekimler ve dostları bu mutlu olayı kutlayıp onun
rahatlamasına sevinirlerken aldanıyorlarmış meğer; çünkü iyileşen
hastayı kararından vazgeçirememişler ne yaptıysalar. Diyormuş ki
Pomponius: O türlü, bu türlü nasıl olsa bir gün bu adımı atmak
zorunda kalacağım; bu kadar ileriye gitmişken ne diye bırakıp bir daha
yeni baştan zora sokayım kendimi. Adam ölüme öyle alıştırmış ki
kendini, korkmak şöyle dursun can atar olmuş ona. Giriştiği savaşın
doğruluğuna inandığı için onu bir an önce bitirme çabasına düşmüş.
Ölümü böylesine tadarak, içine sindirerek beklemek, ölümden
korkmaktan çok ötede bir şey.

Filozof Cleanthes'in serüveni de pek benzer buna: Diş etleri şişmiş,
çürümüş ve hekimler çok sıkı bir perhiz vermişler ona. İki gün ağzına
bir şey koymayınca öyle iyileşmiş ki hekimler artık eskisi gibi yiyip
içebileceğini söylemişler. Ama o, perhizin verdiği baygınlığa benzer
durumun tadına vararak geri dönmemeye karar vermiş ve bir hayli
yaklaştığı yere adımını atmış.

Romalı delikanlı Tullius Marcellinus çektiği bir hastalığın acılarına
katlanamaz olmuş. Hekimleri hemen değilse de mutlaka iyileşeceğini
söylemişler ama delikanlı hayatına son vermek istemiş ve dostlarını
çağırıp ne düşündüklerini sormuş. Kimi, diyor Seneca, kendi
korkaklıklarına uygun öğütler vermiş; kimi, dalkavukça, delikanlının
hoşuna gideceğini sandıklarını söylemiş; ama bir Stoalı şöyle demiş
ona: Uğraşma Marcellinus, önemli şeyler üstüne kafa yorarmış gibi.
Büyük bir şey değildir yaşamak: Uşaklar da, hayvanlar da yaşıyor ama
dürüstçe, akıllıca ve sağlam yürekle ölmek büyük bir şeydir. Düşün
nedir kaç zamandır yaptığın, hep aynı şey: Yemek, içmek, uyumak;
içmek, uyumak ve yemek. Hep bu çember içinde dönüp durmaktayız
gerçekten. Yalnız başa gelen dertler, dayanılmaz acılar değil,
yaşamaya doymak da ölümü istetir insana. Marcellinus kendisine öğüt
verecek olanı değil, yardım edecek olanı arıyordu. Hizmetçiler bu işe
karışmaktan korkuyorlardı. Ama o filozof anlattı ki onlara, yalnız
efendilerinin kendi isteğiyle ölüp ölmediği bilinmediği zaman
hizmetçilerden kuşkulanır herkes; onun dışında, efendisinin ölmesine
engel olmak onu öldürmek kadar kötüdür çünkü:

Invitum qui servat idem facit occidenti (Horatius)

Ölmek isteyeni kurtarmak öldürmekle birdir.

Sonra Marcellinus'a şunu da anlatır ki, nasıl yemek bitince
soframızdan arta kalanı seyircilere dağıtırsak, hayat bitince de
işlerimizi yönetenlere bir şeyler dağıtmak yerinde olur. Marcellinus
açık ve cömert yürekli bir insanmış: Hizmetçilerine paralar dağıtmış
ve avutucu sözler etmiş hepsine. Sonra da bıçaklara, kanlara
başvurmamış. Bu dünyadan kaçmak değil, kalkıp gitmek istemiş
sadece; ölüme sırt çevirmemiş göğüs germiş.

Sen mi güçlüsün ben mi, diyerek yemeyi içmeyi kesmiş; üç gün
sonra üstüne ılık sular döktürerek yavaş yavaş kendinden geçmiş,
geçerken de bir çeşit keyif duyduğunu söylemiş. Gerçekten de
bitkinlikten yürekleri durur gibi olanlar hiçbir acı çekmediklerini,
tersine, bir uykuya dalma, rahatlama duygusu içinde olduklarını
söylerler. (Kitap 2, bölüm 13)

YAŞAMA BAĞLILIK

Bütün insanlar cılız varlıklarına öylesine bağlıdırlar ki, sağ kalmak
için razı olmayacakları hiçbir kötü durum yoktur. Bakın Maecenas ne
diyor:

Debilem facito manu,

Debilem pede, coxa,

Lubriscos quate dentes:

Vita dum superest bene est.

Tek kollu da kalsam,

Kötürüm, damlalı da olsam

Sökülse de bütün dişlerim:

Ne mutlu bana yaşıyorsam.

Timurlenk cüzamlılara karşı uyguladığı görülmedik zalimliğini
insanseverlik diye yutturuyordu. Her rasladığı cüzamlıyı öldürtürken,
onları böylesine acılı bir yaşamdan kurtarmış olacağını söylüyordu.
Oysa onlar ölmektense üç kat daha cüzamlı olmaya razıydılar.

Filozof Antisthenes, ağır hasta yatarken bağırıyormuş; kim
kurtaracak beni bu acılardan, diye. Onu görmeye gelmiş olan
Diogenes: İşte bu seni hemen kurtarır, istersen, diyerek bir hançer
uzatınca ona: Yaşamaktan değil, acılarımdan kim kurtaracak? demiş
Antisthenes. (Kitap 2, bölüm 37)

HERKESİN DEĞERİ KENDİNE GÖRE

Kendim nasılsam başkasını ona göre değerlendirmek hatasına
düşmem çokları gibi. Buna aykırı düşen şeylere kolayca inanırım.
Kendimi bağlı hissettiğim bir biçime başkalarını zorlamam herkes
gibi. Bambaşka bir türlü yaşama biçimi olabileceğine inanır, akıl
erdirebilirim.

Çoklarının tersine de, aramızdaki ayrılığı benzerlikten daha kolay
kabul ederim. Başkasının benim hallerimden ve ilkelerimden dilediği
kadar uzak kalmasını hoşgörürüm. Herkesi düpedüz ve bağımsız
olarak kendi kişiliğiyle görür, kendi örneği içinde değerlendiririm.
Kendim perhiz yanlısı olmadığım halde kimi rahiplerin perhizciliğini
içtenlikle beğenmekten, davranışlarını uygun bulmaktan geri kalmam:
Hayal gücümle kendimi onların yerine koyabilirim pekala. Hatta
benden ne kadar ayrı iseler o ölçüde daha da çok sever ve sayarım
onları. Birbirimizin kendi içinde değerlendirilmesini, kimsenin herkes
gibi olmaya zorlanmamasını candan dilerim.

Kendi güçsüzlüğüm başkalarının gücü kudreti üstüne beslemem
gereken düşünceleri hiç değiştirmez.

Sunt qui laudent, nisi quod se imitari posse confidunt. (Horatius)

Kimileri yalnız taklit edebilir sandıklarını överler.

Yerin çamurunda sürünürken de, ta göklerde, kahraman ruhların
yüceliğini görmekten geri kalmam. Yaptıklarımın değilse bile
düşüncemin düzgün olması, hiç olmazsa bu önemli yanımın
bozulmadan işlemesi bana çoktur bile. Bacaklarım tutmazken
irademin sağlam kalması az şey değildir. Yaşadığımız çağ, bizim
iklimde hiç değilse, öylesine bozulmuş ki erdemin yaşanması şöyle
dursun tasarlanması bile bir hayli zor. Yalnız okul sözlüğünde kalmışa
benziyor erdem:

Virtutem verba putan, Ut lucum ligna (Horatius)

Erdem sadece bir söz onlar için Ve kutsal orman sadece odun.

Quam verreri deberet, etiamsi percipere non posent. (Tusculanes)

Erdem ki saymaları gerekir, anlamasalar bile. (Kitap 1, bölüm 37)

ZORLUĞUN DEĞERİ

Filozofların en akıllıları derler ki: akla uygun hiçbir şey yoktur ki
tam tersi de akla uygun olmasın. Yakınlarda gevelediğim bu güzel
sözü eskilerden biri (Seneca) yaşamayı küçümseme yolunda
kullanmış: Ona göre, yalnız yitirmeye hazırlandığımız bir nimet bize
zevk verebilir.

In auquo est dolor amissae rei, et timor amittendae. (Seneca)

Yitirme acısıyla yitirme korkusu bir kapıya çıkar.

Demek ister ki bununla, yaşamayı yitirme korkusunda olursak,
yaşamanın tadını çıkaramayız. Ama bunun tersi de söylenebilir:
Yaşamaya bu kadar sıkı sarılıp, böylesine bir sevgiyle bağlanmamış,
onun temelli olmadığını gördüğümüz, elimizden çıkmasından
korktuğumuz içindir. Gerçek ortada çünkü: Ateş nasıl soğuktan hız
alıyorsa bizim istemimiz de kendi karşıtıyla bilenip keskinleşiyor:

Si numquam Danaen habuisset abenea turis,

Non esset Danae de Jove facta parens. (Ovidius)

Danae yi funçtan kuleye komasalardı

Jupiter den hiç gebe kalmazdı Danae.

Bolluğun verdiği doygunluktur zevkimizi en fazla körleten;
zevkimizi en fazla bileyen, coşturan şeyse özlediğimizi az ve zor
bulmaktır.

Ominum rerum voluptas ipso quo debet fufare
periculo crescit (Seneca)

Her şeyin zevki, bizi itmesi gereken tehlikeyle artar.

Galla, nega: satiatur amor, nisi gaudia torquent. (Martialis)

Galla, hayır de: aşk azapla beslenir yalnız.

Aşkın gevşememesi için Likurgos Lakedemonya'da evlenenlerin
gizli yatıp kalkmalarını buyurmuş: Evlilerin yatakta görülmeleri, bir
başkasıyla yatmaları kadar ayıp sayılıyormuş. Buluşmaların zorluğu,
yakalanma tehlikesi, sonradan duyulacak utanç:

Et languor, et silentium,

Et latere petitus imo spritus (Horatius)

Ya o baygınlık, o sessizlik,

Ya o derinden gelen gizli ahlar,

Bütün bunlardır salçayı kıvamına getiren. Sevişmenin nice hoşlukları
aşkın etkilerinden çekinerek, utanarak söz etmekten doğmaktadır.
Şehvetin kendisi bile acı duyarak kızışmak ister. İncittiği, tırmaladığı
zaman daha tatlı olur. Fahişe Flora, Pompeus'la yatıp da üzerinde
dişlerimin izini bırakmadığım olmadı, dermiş.

Quod petire premunt arcte, faciuntque dolorem Corporis, et dentes
inlidunt saepe lebellis:

Et stimuli supsunt, qui instigant laedere id ipsum Quodcumque est,
rabies unde illi germina surgunt. (Lucretius)

Arzuyla sarıldıklarının canı yanar; Dişleri ısırır çok kez nazik
dudakları. Gizli dürtüler incitmeye iter onları. Her tuttuklarını;
azgınlıkları artar böylece.

Her işte görülen budur: Zoduk değer kazandırıyor her şeye. (Kitap 2,
bölüm 15)

DÜŞÜNMEDE KENDİNDENLİK

Hemen bütün görüşlerimiz üstün sayılan kişilerden gelme,
başkalarından alınmadır. Hiç de kötü değil öyle olması; öyle cılız bir
çağda yaşıyoruz ki görüşlerimizi kendimiz seçsek en kötülerini
seçerdik. Sokrates'in bize dostlarınca aktarılan konuşmalarını herkes
beğendiği için biz de beğeniyoruz, kendi bildiklerimize dayanarak
değil. Öylesi konuşmalar geçerli değil bugün. Aramızdan Sokrates'e
benzer biri çıksa pek azımız değer verirdi ona.

Biz güzellikleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf
ve sade olanlar kolayca kaçıyor bizim kaba gözlerimizden öylelerinin
ince ve saklı bir yanları var: İnsanın pussuz, yıkanmış, arınmış bir
bakışı olmalı ki o gizli ışıltıyı görebilsin. Biz saflığı budalalıkla
eşanlamda kullanıp kınamıyor muyuz? Sokrates doğal ve herkesinkine
benzer yoldan yürütüyor düşüncesini. Bir köylü, bir kadın onun gibi
söyler söyleyeceğini. Sözünü ettiği insanlar yalnız arabacılar,
doğramacılar, terlikçiler, dülgerlerdir. Açıklamaları, benzetileri hep
insanların en bayağı, en ortamalı eylemlerinden alınmadır; herkes
anlar. Böyle kaba bir biçiminin altında onun yüce düşüncelerinin
soyluluğunu, zenginliğini göremezdik biz; biz ki bilgiçlerin önem
vermediği her şeyi adi, aşağılık sayarız ve zenginliği yalnız
gösterişlerde süslerde püslerde görürüz. Bizim dünyamız gösteriş
üzerine kurulmuş; insanlar üfürükle şişiyorlar yalnız, balonlar gibi
hoplatılarak durabiliyorlar yukarda. Sokrates boş hayaller peşinde
koşmuyor. Amacı bize, yaşamaya gerçekten ve sıkı sıkıya bağlı ve
yararlı bilgiler, öğütler vermek.

servare modum, finemque tenere, taturamque sequi. (Lucianus)

işini düzenlemek, ödevini gözetmek ve doğaya uymak Sokrates hep
kendisi olarak kaldı ve en son güçlülük kertesine sıçramalarla değil
kendiliğinden yükseldi. Daha doğrusu hiçbir yere yükselmedi de
bütün terslikleri, bütün zorlukları kaynaklarına, doğal çıkış noktalarına
indirdi. Çünkü, örneğin Çato'da orta halli insanları çok aşan gergin bir
tutum görüyoruz. Yaşadığı yiğitlik serüvenlerinde ve ölümünde onu
hep dünyaya pek yukarılardan bakar görüyoruz. Oysa Sokrates'in
ayağı hiç yerden kesilmiyor, en yararlı düşüncelerini gevşek ve
özentisiz adımlarla yürütüyor; ölümünde ve insan yaşamında başa
gelebilecek en belalı durumlarda da öyle davranıyor. (Kitap 3, bölüm 12)

UYDURMA NELENLER

Doğru olsun, yanlış olsun, orası önemli değil, İtalya'da bir atalar
sözüymüş gibi derler ki, topal bir kadınla yatmamış olan kişi Venüs'ü
en olgun tadıyla bilmez. Kaderin cilvesi ya da herhangi özel bir
raslantı bu sözü halkın diline yerleştirmiş aynı şey kadınlar için de
söylenir, erkekler için de. Çünkü Amazonların kraliçesi kendisiyle
sevişmek isteyen İskitli'ye ne demiş? Bu işi topal daha iyi yapar,
demiş. O kadınlar cumhuriyetinde, erkeklerin egemenliğinden
kurtulmak için kadınlar onların kendilerine üstünlük sağlayan kol,
bacak gibi uzuvlarından birini sakat ederlermiş ve onları yalnız, bizim
şimdi kadınları kullandığımız iş için kullanırlarmış. Topalların bozuk
devinimleri bu işe bir yeni tad katıyor, ya da bu türlüsünü deneyenler
bir hoşluk buluyorlar belki, der geçerdim; ama yeni öğrendiğime göre
Yunan filozofisi de bunun doğru olduğu kanısına varmış: Bu filozofi
der ki, topalların bacak ve baldırları aksaklıkları nedeniyle kendilerine
gelen besini alamadıklarından, onlardan yukarıda bulunan cinsel bölge
daha dolgun, daha besili, daha güçlü olur. Bir başka görüşe göre de,
topallık cimnastiğe engel olduğundan, bu sakatlığa uğramış olanlar
güçlerini daha az harcamış olur ve Venüs'ün oyunlarına daha dolgunca
katılırlarmış.

Yunanlılar dokumacı kadınların ötekilerden daha sıcakkanlı
olmalarını da aynı nedene bağlıyorlar: Zanaatları gereği hep evde
oturduklarından bedenleri fazla deprenmiyormuş. Böyle düşünülürse
daha neler neler gelebilir insanın aklına. Topal dokumacı kadınlar için
ben de diyebilirim ki işleri gereği oturdukları yerde ileri geri
depreşmeleri arzularını kabartıp kışkırtıyor onları, araba salıntılarının
kibar bayanları gıcıklayabileceği gibi.

Bu örnekler başta söylediğimi doğrulamıyor mu? İnsan aklı çok kez
olmayacak şeylere nedenler uyduruyor. (Kitap 3, bölüm 10)

EFENDİLER VE UŞAKLAR

Platon'un bir öğütü hiç hoşuma gitmez: Kadın olsun, erkek olsun
hizmetçilerinizle şakalaşmadan, senli benli olmadan, hep bir efendi
ağzıyla konuşmalıymışız. Benim aklım buna ermedikten başka, servet
üstünlüğüne öylesine önem vermek hiç de insanca ve haklı bir
davranış değil. Uşaklarla efendiler arasındaki ayrılığın daha az göze
battığı yerde daha adaletli bir düzen vardır bence. (Kitap 3, bölüm 3)

PEŞİN VE KESİN YARGILARA KARŞI

Ben ağır anlayışlı, biraz da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır;
onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz:

Majorem fidem homines adhibent üs quae non intelligunt.

İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.

Cupidine humani, ingenii libentius obcura creduntur. (Tacitus)

İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.

Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem
ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama,
Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten
değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben
görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum.
Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.

Videantur sane, ne affirmentur modo (Cicero)

Olabilir desinler, ama olur demesinler.

Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar
akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar. (Kitap 3, bölüm 11)

BİLMEDİĞİNİ SÖYLEYEBİLME

Dünyadaki birçok kötülükler, daha cüretle söyleyelim, dünyanın
bütün kötülükleri, bizi bilgisizliğimizi açığa vurmaktan kaçınmaya,
reddemediğimiz şeyi kabul etmeye alıştırmalarından geliyor. Her
şeyden bilgiçce ve kesinlikle söz ediyoruz. Roma'da bir adet varmış:
Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin
bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, bana öyle geliyor ki, diye söz
edilirmiş. Olabilecek şeyleri bana hiç şaşmazmış gibi yutturmaya
kalktıkları zaman o şeylere karşı nefret uyandırıyorlar bende.
Önerilerimizin, küstahlığını yumuşatan şu sözleri severim ben:
Olabilir ki, kimi yerde, kimisi, derler ki, sanırım benzeri sözleri.
Çocukları eğitecek olsam, kestirip atarca değil şöyle sorarca karşılık
vermeye alıştırırdım onları: Ne demek bu? Bundan anlamam,
olabilir, doğru mu? On yaşında bilginler gibi konuşacaklarına
altmış yaşında öğrenci gibi kalsınlar. Bilgisizlikten kurtulmak
isteyenin onu açığa vurması gerekir. İris, Thaumantis'in (aydınlık
şaşkınlığın) kızıdır. Şaşma bütün filozofinin temeli, soruşturma
gelişmesi, bilgisizlik son aşamasıdır. Bilgisizliğin öylesi vardır ki
yücelik ve cömertlikten yana bilimden aşağı kalmaz; o bilgisizliği
kavramak için de bilimi kavramak için gerektiği kadar bilim ister.
(Kitap 3, bölüm 2)

BÜYÜKLÜK VE İNSANCALIK

Şana şerefe ermenin en kestirme yolu şan şeref için yaptığımızı kendi
vicdanımızın buyruğuyla yapmaktır. Büyük İskender'in değeri bence,
o parlak yaşayışı içinde Sokrates'in düşkün ve sönük bir yaşayışı
içindeki değeri yanında bir hayli cılız kalıyor. Düşüncem Sokrates'i
İskender'in yerine koyabiliyor rahatlıkla, ama İskender'i onun yerinde
düşünemiyorum. İskender'e ne yapmasını bildiğini sorsalar: Dünyaya
boyun eğdirmesini bilirim, der; Sokrates ise insan yaşantısını doğal
niteliğine uygun olarak yönetmesini bildiğini söyler. Bu bilim daha
ağır basan, daha saygın bir bilimdir. Ruhun değeri yükseklere
çıkmasında değil, düzenli olmasındadır.

Ruhun büyüklüğü büyük yerlerde değil, gösterişsiz yerlerde çıkar
ortaya. Onun için bizi içimize inerek yargılayanlar ünlü eylemlerimize
pek önem vermezler, bunların aslında çamurlu ve batak bir dipten
fışkırmış pırıltılı su serpintileri olduğunu görürler. Bizi parlak
görünüşümüze göre yargılayanlar ise içimizin de aynı parlaklıkta
olduğunu sanırlar, onları şaşırtan ve görüşlerini aşan başarı güçlerini
halkın ve kendilerinin güçleriyle bir arada düşünemezler. Bir işçinin
helaya gitmesini, karısıyla yatmasını düşünmek olağan gelir de
bize, gösterişli ve bilginliğiyle saygınlık kazanmış bir koca başbakanı
o durumlarda düşünmeyi yadırgarız. O yüksek tahtlarda oturanlar
yaşayacak kadar alçalamazlar gibi gelir bize. (Kitap 3, bölüm 2)

KENDİ ZENGİNLİĞİMİZ

Biz kendimiz sandığımızdan daha zenginizdir; ama bizi her şeyi
başkalarından almaya, dilenmeye alıştırıyorlar. Kendimizden çok
başkalarından yararlanacak biçimde yetiştiriyorlar bizi. İnsan hiçbir
şeyde gerek duyduğu kadarıyla yetinmiyor. Ne şehvette, ne servette,
ne devlette kollarını kucaklayamayacak kadar açmaktan alabiliyor
kendini; açgözlülüğü ılımlı olamıyor bir türlü. Bilme merakı da aşırı
gidiyor bence insanın: Başaramayacağı kadar, gereğinden fazla iş
alıyor üstüne, bilginin yararını konusu kadar genişleterek.

Ut omnium rerum sic litteram quoque intemparatis laboramus.
(Seneka)

Her şeyde olduğu gibi okuma çabasında da ölçüyü aşıyoruz.

Tacitus, oğlunun aşırı bilim oburluğunu dizginleyen Agricola'run
anasını övmekte haklı öyle bir nimet ki bu, sağlam gözlerle bakılırsa,
insanların bütün nimetlerinde olduğu gibi onda da doğal olarak bir
hayli gereksizlik, güçsüzlük bulunduğu ve pahalıya da mal olduğu
görülür.

Bilim edinmek, et ya da balık satın almaktan çok daha netametli bir
şeydir. Çünkü satm aldığınız nesneyi bir kaba kor eve getirirsiniz; ne
mal olduğunu yakından da görebilir, ne kadarını ne zaman
yiyeceğinizi düşünürsünüz ama bilimler öyle mi ya? Ruhumuzdan
başka bir kaba koyamıyoruz onları. Satın alır almaz yutuyoruz;
çarşıdan zehirlenmiş ya da değişmiş olarak çıkıyoruz. Öyle bilimler
var ki kafamızı besleyecek yerde engel ve yük oluyorlar bize, öyleleri
de var ki iyileştirecek yerde öldürüyorlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

Halkı bir tek insan, bir tek insanı bütün halk gibi gör. (Kitap 1, bölüm 39)

TÜRK ORDULARINDAKİ DİSİPLİN

Askerlerin düşmandan çok komutanlarından korkmalarını isteyen o
eski ahlak ne oldu? Şu güzelim örneğin benzeri nerde: Bir elma ağacı
Roma ordusunun kamp kurduğu bir yerin ortasında kalmış da ertesi
gün ordu çekilip giderken olgun, nefis elmaları bir teki eksilmeden
sahibine bırakmış. İsterdim ki gençlerimiz vakitlerini pek yararlı
olmayan gezintiler ve pek onurlu olmayan uğraşlarla geçirecek yerde
biraz gidip yaman bir Rodoslu kaptanın bir deniz savaşını nasıl
yönettiğini, biraz da Türk ordularındaki disiplini görsünler. Çünkü
bizimkinden çok ayrı ve çok üstün onlardaki disiplin. Bizim
askerlerimiz seferde eskisinden daha uygunsuz, sorumsuz, Türk
askerleriyse tersine daha ölçülü, daha çekingen davranıyorlar.
Çünkü, onlarda, barış zamanı fakir rahatsız etmek, malını çalmak
birkaç kötek cezasıyla geçiştirildiği halde, savaşta en ağır cezaları
görüyor. Parasını vermeden bir tek yumurta almanın cezası tam elli
sopa. Onun dışında, karın doyurmayan, az ya da çok değerli herhangi
bir şeyi çalanlar hemen kazığa geçiriliyor ya da başları kesiliveriyor.
Fatihlerin en zalimi olan Selim üstüne yazılanları okurken şaştım:

Mısır'ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz
bahçelere askerlerinden hiçbirinin eli değmemiş; hem de kapalı değil
açık oldukları halde. (Kitap 3, bölüm 12)

ÖLÜME HAZIRLANMA

Çoğu zaman ölüme hazırlanma ölümün kendisinden daha fazla azap
vermiştir insana. Eskilerden biri, hem de akıllılarından biri söyler
bunu:

Minus afficit sensus fatigatio quam cogitatio (Quintilianus)

Duymak düşünmekten daha az üzer bizi.

Ölümü yanı başımızda duymak kimi zaman birden, kaçınılmaz bir
şeyden kaçınmama kararını verdirir bize. Eski zamanda gladyatörler
görülmüştür ki, korka korka çarpıştıktan sonra ölümü yiğitçe
karşılamış, gırtlaklarını düşmanın kılıcına uzatıp ölümü kendileri
istemişlerdir. Uzağımızdaki ölümü düşünmek daha sürekli, dolayısıyla
daha zor katlanma çabası ister. Ölmesini bilmiyorsanız, hiç
tasalanmayın; doğa hemen gereğince ve yeterince öğretir size; bu
işinizi o görüleceği gibi görür siz yormayın kendinizi.

Incertam frustra, mortales, funeris horam

Quaritis, et qua sit mors aditura via. (Propertius)

Boşuna bilmek istiyorsunuz, ölümlüler

Ölüm saatinizin ne zaman, ne yoldan geleceğini.

Paena minor certam cubito preferre ruinam

Quod timeas gravius sustinuisse diu. (Ciallus)

Kaçınılmaz bir belaya birden katlanmak

Uzun süre korku azapları çekmekten yeğdir.

Yaşamayı ölüm kaygısıyla, ölümü de yaşama kaygısıyla
bulandırıyoruz. Biri dertlendiriyor, öteki korkutuyor bizi.

Ölümün kendisine karşı hazırlanıyor değiliz aslında. Çarçabuk olup
biten bir şey bu. Çeyrek saatlik, uzantısız, zararsız bir azap için ayrıca
uzun boylu kafa yormalara değmez. Doğrusunu isterseniz, ölüm
hazırlıklarına karşı hazırlanıyoruz. Filozofi bize ölümü hep göz
önünde tutmamızı, vaktinden önce görüp üstünde düşünmemizi
buyuruyor, sonra da bu öngörüp düşünmelerin bizi üzmemesi için
alacağımız tedbirleri, uyacağımız kuralları öğretiyor. Hekimler de öyle
yapmıyorlar mı?

Bizi hastalıklar içine atıyorlar ki üstümüzde ilaçlarını ve sanatlarını
kullansınlar. Yaşamasını bilmemişsek bize ölmesini öğretmek
yersizdir. Dayanaklı olarak, iç rahatlığıyla yaşamasmı bilmişsek aynı
biçimde ölmesini biliriz.; Bırakalım onlar diledikleri kadar
övünsünler.

Tota filosoforum vita commentatio morts est. (Cicero)

Filozofların bütün hayatı ölüm üstüne düşünmedir.

Bana sorarsanız, ölüm yaşamın ucudur, ama amacı değil; sonu,
bitimidir, ama konusu değil. Yaşamın gözlerini dikeceği şey kendi
kendisi olmalıdır. Ona gerekli olan çaba kendini düzenlemek,
yönetmek, kendi kendisine katlanmaktır. Yaşama biliminin bu genel
ve başlıca bölümünün içerdiği daha birçok işler arasında ölmesini
bilme de vardır; ve bu iş, korkunun ona verdiği ağırlık olmasa, en
hafiflerindendir.

Yararlılık ve yalın gerçeklik bakımından basit insanların bize verdiği
dersler, bilimin tam ters yönde verdiği dersleri hiç de aratmazlar.
İnsanların zevkleri ve güçleri değişiktir onları kendilerine göre,
değişik yollardan yönetmek gerekir.

Quo me comque rapit tempestas, deferor hospes (Horatius)

Fırtına nereye atsa beni, orda bir yer vardır yaşanacak.

Çevremdeki köylülerden hiçbirinin son saatlerini nasıl bir tutum, nasıl
bir yürekle geçireceği üstüne düşündüğünü görmedim. Doğa ona
ölümü yalnız öleceği zaman düşünmesini öğretmiştir. Ölümü
Aristoteles'ten daha güzel bir davranışla karşılar çünkü. Aristoteles
hem ölümün hem de uzun bir hazırlanmanın çifte baskısı altındadır.
Oysa Caesar'a göre de en az düşünülmüş olan ölüm, en mutlu ve en
ağırlıksız ölümdür.

Plus dolet quam messes est, qui ante dolet quam messe est. (Seneka)

Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir.

Ölüm düşüncesinin acılığı bizim onu kurcalamamızdan geliyor.
Doğanın gerektirdiklerini ondan önce düşünüp yönetmeye kalkmak
yüzünden hep başımızı derde sokarız böyle. Yalnız bilginlerdir sapa
sağlamken ağız tadıyla yemek yiyemeyen ve ölüm düşüncesiyle
kasılıp kaşlarını çatanlar. Basit insan yalnız iş başına geldiği zaman
çare ve avuntu arar ve ne kadar duygulanıyorsa o kadar da düşünür.
Hep demez miyiz ki kaba halkın, başına gelenlere, sabırla katlanması,
gelebilecek korkunç belalarıysa hiç aklından geçirmemesi
kafasızlığından, sersemliğinden gelir; ruhları kalın ve katı olduğu için
etkilenmesi, sarsılması daha zordur. Eh, öyleyse biz de artık sersemlik
okulunda yetiştirelim kendimizi. Bilimlerin bize vaadettikleri son
mutluluk budur ve sersemlik ne rahatlıkla götürüyor ona öğrencilerini.
(Kitap 3, bölüm 12)

Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. (Kitap 2,
bölüm 2)

ÇİRKİNLİK ÜSTÜNE

En büyük değerlerin kusursuz bir örneği olan Sokrates'in o dedikleri
çirkinlikte, ruhunun güzelliğine aykırı bir yüze ve bedene düşmüş
olmasına pek içerlerim; o Sokrates ki güzelliğin aşığı, delisidir. Doğa
haksızlık etmiş ona akla ne yakın gelen, ruhla bedenin birbirine uygun
ve bağıntılı olmasıdır.

Ipsi animi magni refert quali in corpore locati sint; multa enim e
corpore existunt quae acuant mentem, mufta quae obdundant. (Cicero)

Ruhların yerleştikleri beden yapısının niteliği pek önemlidir; çünkü
birçok beden özellikleri vardır ki ruhu keskinleştirir; birçokları da
vardır ki körletir.

Cicero'nun körletici beden özelliğiyle demek istediği bozuk ve
biçimsiz bir yaratılış çirkinliğidir. Ama biz ilk bakışta ve genellikle
yüzde gördüğümüz, bizi sudan nedenlerle yadırgatan bir alımsızlığa
da çirkinlik diyoruz: üzgün, kusursuz organlar üstündeki tende, bir
lekede, bir yüz çatıklığında bilinmez nedenlerle hoşa gitmeyen bir
alımsızlığa. Dostum La Boetie'de çok güzel bir ruhun büründüğü
çirkinlik bu türdendi. Yüzeydeki bu çirkinlik, pek çarpıcı olmakla
birlikte ruh hallerine daha az zarar verir, insanların görünüşündeki yeri
de pek kesin değildir. Biçimsizlik, çarpıklık dediğimiz öteki çirkinlik
insanın içini etkileyebilir. Her iyi cilalanmış deri pabuç değil, ama her
iyi yapılmış pabuç içindeki ayağın biçimini belli eder. (Kitap 3,
bölüm 12)

CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE

Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz
edemiyor ondan, ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona?
Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona
geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba? Yoksa onun sözünü
ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesi kafamızda o kadar
büyütmeye hak mı kazanıyoruz? Çünkü, bilirsiniz, en az kullanılan, en
az yazılan, en saklı tutulan sözler en iyi bellenen, en çok insanca
bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar
bilir. Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun
dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi: Çıkarmak bir suçtur
ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı
sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine
tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur: Adalet dokunmayı,
bakmayı suç sayıyor bu suçluya! Cezasının ağırlığı özgürlük,
dokunulmazlık kazandırıyor suçluya. Kitaplar için de öyle olmuyor
mu? Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor, o kadar daha
çok okunuyorlar. (Kitap 3, bölüm 5)

İNSANA GÜVEN GÖSTERMENİN YARARI

Adamın biri evimi ve beni bir pusuya düşürmeyi kurmuş. Kurnazlığı
kapıma önce yalnız gelip içeriye girmekte biraz telaş göstermek oldu.
Kendisini adından tanıdım; komşum ve az çok da benden yana olduğu
için ona güvensizlik gösteremezdim. Herkes gibi ona da kapımı
açtırdım. Bir de baktım adam korkular içinde, atı soluk soluğa, bitik
bir halde. Şu masalı anlattı bana: Bizden yarım fersah ötede, benim de
tanıdığım, kavgalı olduklarını bildiğim bir düşmanıyla karşılaşmış;
düşmanı dolu dizgin ardına düşmüş; gafil avlandığı ve yanında az
adamı olduğu için can havliyle benim kapıya dar atmış kendini;
adamlarını çok merak ediyormuş; ya ölmüş ya da yakalamışlarmış.
Ben saflıkla onu avutmak, güvenlendirek ve ferahlatmak için elimden
geleni yaptım. Az sonra, askerlerinden dördü beşi aynı surat ve aynı
telaşla içeri girmek istediler; ardından başkaları, daha başkaları sökün
etti; yirmi beş otuz kadar oldular; hepsi tepeden tırnağa silahlı ve
hepsi düşmanlarından kaçma numarası yapmakta idiler. Bu kadarı
bende kuşku uyandırmaya başladı. Ne zamanlarda yaşadığımızı,
benim evim ene kadar göz dikildiğini biliyordum ve tanıdıklarım
arasında böyle baskınlara uğramış olanlar vardı. Ne var ki, başladığım
nezaketi sonuna götürmemekte bir kazancım olmayacağı ve caymakla
bütün ipleri koparmış olacağımı düşünerek, her zamanki gibi, işi
oluruna, en doğal ve basit yoluna bırakıp hepsine kapımı açtırdım.
Doğrusu, ben aslında yaratılıştan güvensizliğe ve kuşkulara düşmeyen
bir insanımdır.

Bana kötülük edenleri dinlemeye, hoşgörmeye çalışırım. Ejderhalara
ve mucizelere nasıl inanmıyorsam, çok büyük tanıklar olmadıkça
insanlarda doğa dışı korkunç canavarlıklar olacağına inanmam. Ayrıca
ben kadere seve seve boyun eğebilir, kendimi onun kollarına
bırakabilirim. Böyle oluşumdan da bugüne dek zarardan çok yarar
gördüm. Kader hep benden daha akıllı davranıp benim çıkarımı
benden daha iyi sağladı. Yaşamımda başarılmış zor, ya da belki
akıllıca denebilecek birkaç eylem vardır. Bilin ki bunlarda benim
payım üçte bir, kaderin payıysa en az üçte ikidir. Bence
başarısızlıklarımız kadere yeterince güvenmemekten ve elimizde
olmayan bir gücü kendi davranışımıza bağlamaktan geliyor.

Dilediklerimize varamayışımız çok kez bundan ötürüdür. Kader
insan aklına, onun zararına olmak üzere verdiğimiz hakları kıskanıyor
ve biz ne kadar artırırsak o da o kadar azaltıyor bu hakları...

Uzatmayalım, o adamlar at üstünde evimin avlusunda beklediler.
Şefleri benimle içeri girmiş, adamlarından haber alır almaz gideceğini
söyleyerek atının ahıra götürülmesini istememişti. Giriştiği işi artık
avucuna almış durumdaydı; geri kalanı eyleme geçivermesiydi yalnız.
Sonradan çok kez anlatmışlar bana; çünkü bu yaptığını anlatmaktan
sakınmıyordu hiç. Yüzüm, davranışım, açık yürekliliğim kalleşliği
söküp atmış içinden. Adamları vereceği işaret için hep gözlerine bakıp
dururken o birden atına bindi ve onlar bu kazançlı durumunu nasıl tam
sonunda bırakmasına şaşadursunlar, çekti gitti. (Kitap 3, bölüm 12)

KENDİNİ ÖLDÜRME

Hegesias dermiş ki: Yaşamanın yolu gibi ölmenin yolunu da
kendimiz seçmeliyiz. Diogenes, filozof Speusippos'a rastlamış.
Tutulduğu iyileşmez fil hastalığından ötürü kendini sedyeyle gezdirten
Speusippos: Selam sana, Diogenes, demiş. Sana selam yok, diye
karşılık vermiş Diogenes, sen ki bu halinle yaşamaya katlanıyorsun
hala. Bir zaman sonra filozof öylesine zor yaşamaktan sıkılarak
kendini öldürmüş.

Bunun tersi düşünceler de yok değil. Birçoklarına göre de bu dünya
kışlasını, bizi oraya koyanın buyruğu olmadan bırakıp gidemeyiz.
Tanrı bizi yalnız kendimiz için değil, ona ve başka insanlara hizmet
etmek için yollamış; onun izniyle gidebiliriz ancak, kendi iznimizle
değil. Doğuşumuz bizden çok ülkemiz içindir. Yasalar kendi çıkarları
için hesap sorarlar bizden; bizi öldürme hakkı onlarındır;
görevimizden kaçtığımız için hem bu dünyada, hem ötekinde
cezalanırız.

Bizi bağlayan zinciri taşımak onu kırmaktan daha fazla yürek ister ve
yurdu için bütün cefalara katlanan Regulus, kendini öldüren Cato'dan
daha üstün bir yılmazlık sınavı vermiştir. Gözü kararma ve
sabırsızlanmadır bizi ölüme koşturan. Dinç erdem hiçbir belaya sırtını
çevirmez; dertleri ve acıyı arar, yiyeceğini arar gibi zalimlerin
korkutmaları, işkenceler, cellatlar diriltir, dinçleştirir onu;

Duris ut ilex tonsa bipennibus

Nigra feraci frodis in Algido

Per damna, pen cades, ab ipso

Ducis opes animumque ferro. (Horatius)

Karanlık ormanında Algido'nun

Dalları baltayla budanan meşe gibi

Bu belalar, bu cefalar, bu zincirler

Yiğitliğine yiğitlik katar onun.

Bir başkası da şöyle der:

Non est ut putas virtus, pater,

Timere vitam, sed malis ingentibus

Obstare, nec se vertere ac retro dare. (Seneka)

Erdem yaşamaktan korkmakta değil, baba,

Belalara karşı koyup diretmekte

Yolundan dönmemektedir.

Bir başkası da şöyle:

Rebus in adversis facile est contemnere mortem;

Fortius ille facit qui miser esse potest. (Martialis)

Kolaydır ölümü küçümsemek başımız dertteyken,

Daha yiğittir başına gelene katlanan.

Yigitlere değil korkaklara yaraşır feleğin sillesinden kaçmak için bir
çukura, ağır mezar taşları altına büzülmek. Fırtına ne kadar sert olursa
olsun, yiğit olan şaşmaz yolundan yordamından.

Si fractur illabatur orbis,

Imparidam ferient ruina. (Horatius)

Dünya parçalanıp yerle bir olsa

Yiğitçe katlanır yrkılmasına.

Başka dertlerden kaçmaktır en çok bizi ölmeye iten; o kadar ki,
ölümden kaçmak kimi zaman ölüme koşturur bizi.

Hic, rogo, non furor rest, ne moriare, mori? (Martialis)

Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek?

Uçurum korkusuyla kendi kendilerini uçuruma atar kimi insanlar.

Usque adeo, morits formidine,vitae

Precipit humanos odium, lucisque videndae,

Ut sibi consciscant maerenti pectore lethum,

Obliti fontem curarum hunc timorem. (Lucretius)

Ölüm korkusuyla insanlar

Bıkarlar yaşamaktan, ışıktan;

Atılırlar ölüme, ölümden korkmanın

Dertlerin kaynağı olduğunu unutarak.

Platon yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendisini
öldürenin onursuzca gömülmesini ister, eğer bu işi kamu yargısıyla,
kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir
utanç yüzünden değil de, korkaklığından, ürkek bir ruhun
güçsüzlüğünden ötürü yapmışsa. Yaşamımızı horgörmek de gülünç bir
düşüncedir aslında; çünkü yaşam bizim varımız yoğumuz, her
şeyimizdir. Daha soylu, daha zengin bir varlığı olan şeyler bizimkini
kötüleyebilir; ama bizim kendimizi hor görüp hiçe saymamız doğaya
aykırıdır; başka hiçbir yaratıkta görülmeyen özel bir hastalıktır
kendinden nefret etmek, yüz çevirmek. Olduğumuzdan başka olmayı
dilemek gibi bir saçmalıktır bu. Bu dilek yerine gelse bile bize bir şey
kazandırmaz. İnsanken melek oluvermeyi isteyen kendi için bir şey
yapmaz, olduğundan daha iyi olmaz; çünkü kendisi ortada kalmayınca
kim tadacak, değerlendirecek bu değişmeyi onun yerine? (Kitap 2,
bölüm 3)

Kendiliğinden doğuveren halk şiirinin öyle saf ve yalın güzellikleri
oluyor ki en olgun şiir ustalığının ulaştığı başlıca güzellikle
kıyaslayabiliriz: Gaskonyalıların türkülerinde, hiç bilimden, okur
yazarlıktan haberi olmayan kimi ulusların türkülerindeki şiir gibi. Bu
iki şiirin arasında kalan orta halli şiiri ise küçümser, beğenmez,
tutmayız. (Kitap 1, bölüm 56)

BÜYÜK EYLEMLER VE YAŞ

Benim bildiğim kadarıyla bütün güzel insan eylemleri, ne türden
olursa olsun, sanırım eski zamanda da bizim zamanımızda da, otuz yaş
sonrasından daha çok otuz yaş öncesinde başarılmıştır. Aynı
insanların yaşamlarında da çok kez öyle. Bunu Anibal ve büyük hasmı
Scipio için hiç yanılmadan söyleyemez miyim? Yaşamlarının
yarısından çoğunu, gençliklerinde kazandıkları ünle yaşadılar. O
yaştan sonra başka herkese göre büyük adam oldular, ama kendileri
bakımından hiç de olmadılar. Ben kendi hesabıma, otuz yaşımdan
sonra beden ve kafa gücümün artmaktan çok azaldığından,
ilerlemekten çok gerilediğinden eminim. Zamanlarını iyi kullananların
bilgileri, görgüleri yaşadıkça artabilir; ama canlılık, çeviklik,
sağlamlık gibi kendi içimizdeki daha önemli, daha özgün yetenekler
yaşla soluyor, gevşiyorlar:

Ubi jam validis quassatum est viribus oevi

Corpus, et obstusis ceciderint viribis artus.

Claudicat ingenium, delirat finguaque mensque. (Lucretius)

Yaş ağır basınca bedenimiz üstüne

Aşınan çarklar zor döner olunca

Kafa sendeler, saçmalar, sayıklar.

Kiminde beden, kiminde kafa pes eder ilkin yaşın ağırlığı altında.
Beyinleri midelerinden ve bacaklarından daha önce yıprananları çok
gördüm. Bu dert, ona uğrayanın pek fark etmediği, açıkça belli
olmadığı için daha da tehlikelidir. Bundan ötürü yasaların bize fazla iş
gördümesinden çok, işe çok geç başlatmasından yakınmaktayım. Bana
öyle gelir ki, yaşamın dayanıksızlığı, her gün türlü olağan tehlikeler
içinde bulunması göz önünde tutularak, başlangıç dönemine, işsiz
yaşamaya, çıraklığa o kadar fazla yer verilmemeli. (Kitap 1, bölüm 57)

SAKLANAN KÖTÜLÜKLER

Günahlarımızı ortaya dökmek, ayıp olsa bile, bunun örnek olup
herkese uygulanması tehlikesi pek yoktur. Aristo der ki, insanların en
çok korktukları rüzgarlar, saklı yerlerini açan rüzgarlardır.

Alışkanlıklarımızı saklayan o saçma örtüleri sıyırıp atmak gerekir
aslında. Niceleri vicdanlarını kerhaneye gönderip davranışlarını
kurallara uyduruyorlar. Hainler, katiller bile nezaket kurallarını
benimsiyor, ödevlerini bundan ibaret sayıyorlar. O kadar ki
haksızlığın kibarlıktan yana, kötülüğün edepten yana bir eksiği
olmayabiliyor. Ne yazık ki kötü insan budala da olmayıp kötülüğünü
edep altında saklamasını beceriyor. (Kitap 3, bölüm 5)

KİTAPLAR VE İNSANLAR

Ne yapacağız bu insanlarla? Yalnız kitaba girmiş tanıklıklara önem
veriyor insanlara kitaba girmedikçe, doğruluğu geçerli yaşı olmadıkça
inanmıyorlar. Budalalıklarımızı harflere dökünce saygınlaştırmış
oluyoruz. Okudum demek, birinden duydum demekten çok daha ağır
basıyor. Ama ben insanların ellerini ağızlarından daha inanılır
bulmadığım, konuşurken saçmaladığımız kadar yazarken de
saçmaladığımızı bildiğim ve bizim çağımızı geçmiş başka bir çağdan
ayırmadığım için, Aulus Gellius ya da Mavrobius kadar benim bir
dostumu, onların yazdıkları kadar benim gördüklerimi öne sürebilirim.
Onlar nasıl erdem için uzun sürmekle daha büyük olmaz diyorlarsa
ben de doğruluk için, yaşı büyüdükçe akla daha yakın olmaz diyorum.
Sık sık söylerim: Örneklerimizi hep yabancılardan ve okul
kitaplarından vermemiz ahmaklıktır düpedüz. Örnekler, Homeros'un,
Platon'un zamanında olduğu kadar boldur bugün de. Ama biz
düşüncenin doğruluğundan çok, ömeklerin gösterişi peşindeyiz;
kanıtlarımızı kitapçı Vascasan ya da Platin dükkanından alıp
kullanmak kendi köyümüzde gördüklerimizden çıkarmaktan daha
üstün bir doğruluk sağlarmış gibi. Ya da belki gözümüzün
önündekileri ayıklayıp değerlendirmeye, onları sıcağı sıcağına
eleştirip örnek haline getirmeye yatkın değil kafamız. Çünkü, kendi
tanıklığımıza güvenecek kadar bilgin ve yeterli değiliz dersek, yersiz
söz etmiş oluruz. O kadar ki, bence, en orta malı, en çok bilinen, en
gösterişsiz şeyleri kendi ışıklı yanlarından görebilirsek, onlardan
doğanın en büyük mucizeleri, ömeklerin en zenginleri çıkarılabilir,
özellikle insan eylemleri konusunda.

MUTLULUĞUN BİZE GÖRELİĞİ


Zenginlik bize ne iyilik eder, ne de kötülük: Her ikisi için de
malzeme verir bize. Ondan daha güçlü olan ruhumuz ve malzemeyi
dilediği gibi evirir, çevirir ve kullanır; mutlu ya da mutsuz oluşunun
tek nedeni ve sorumlusu kendisidir.

Dış varlığımız tadını ve rengini iç varlığımızdan alır nasıl ki
giysilerimiz bizi kendi sıcaklıklarıyla değil bizim sıcaklığımızla
ısıtırlar: Onu koruyup beslemektir yalnız görevleri. Onları soğuk bir
bedene giydirirseniz, soğukluğu korur ve beslerler: Kar ve buz öyle
saklanır...

Hiçbir şey kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim
gevşekliğimiz, güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve
yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması
gerekir; yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda. Doğru bir kürek
suda eğri görünür. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız,
nasıl görüldüğü de önemlidir. (Kitap 1, bölüm 14)
SON

.

3 yorum:

  1. Çok Güzel bir paylaşım Dostum.. Teşekkürler..

    YanıtlaSil
  2. çok güzel ama telif hakkına aman dikkat :)

    YanıtlaSil
  3. Güzel yapmıssında bu montaıgnenın kacıncı denemeler kıtabıı ?

    YanıtlaSil

Yorumlama biçimi kutucuğundan Adı/Url 'yi seçerek, isminizi ve dilerseniz mail veya site adresinizi yazıp yorumunuzu gönderin. Yorumunuz Editör onayından geçerse yayınlanacaktır. Küfür, Hakaret, İftira ve SİYASİ içerikli yorumlar ve Adı Soyadı belirtilmeyen yorumlar yayınlanmıyacaktır. www.surgucum.com