sağlık Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2008

GLOKOM (GÖZ TANSİYONU)


http://durlu.com/db3/00225/durlu.com/_uimages/web2.jpg
Glokom (göz tansiyonu) hastalığı nedir?

Göz tansiyonu adıyla da bilinen glokom, göz içindeki sıvı basıncının görmeyi sağlayan göz sinirine zarar verebilecek düzeyde yüksek olmasıyla ortaya çıkan yaygın bir göz hastalığıdır. Tedavi edilmezse total görme kaybına yol açabilir.

Glokom hangi sıklıkta görülür?

Glokom tüm dünyada en sık kalıcı görme kaybı nedenidir. Kırk yaşın üzerinde yaklaşık olarak her 40 kişiden 1’inde görülür ve hastalığın ortaya çıktığı 20 kişiden 1’inde her iki gözde kalıcı görme kaybına, yani total körlüğe neden olur.

Glokom nasıl oluşur?

Normalde göziçi oluşumların beslenmesi için göz içerisinde sürekli olarak bir sıvı mevcuttur. Bu göziçi sıvı, aynı zamanda sürekli olarak bazı kanallarla göz dışına atılır. Glokom, göziçi sıvısını dışarı boşaltan bu kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle ortaya çıkar. Göziçi sıvısının yeterli boşalamamasına bağlı olarak göz içinde basınç yükselir ve yükselen göziçi basıncı da görmeyi sağlayan göz siniri hücrelerine zarar verir. Göz siniri hücreleri yükselen göziçi basıncı nedeniyle hasar görerek yavaş yavaş öldükçe çevreden merkeze doğru görme kaybı ortaya çıkar. Hücrelerin tümü öldüğü zaman kalıcı total görme kaybı oluşur.

Glokomun belirtileri nelerdir?

Glokomun en önemli özelliği sinsi seyirli olması ve hemen hiçbir belirti vermeden yavaş yavaş çevreden merkeze doğru görme kaybı yaratabilmesidir. Bazı hastalarda başağrısı, çevrede bazı bölgeleri görememe ve göz önünde renkli ışık haleleri görme gibi bazı belirtilerin erken dönemde farkedilebilmesine karşın çoğu hastada belirgin görme kaybı yaratıncaya kadar hastalığın varlığı anlaşılamaz. Bugün dünyadaki en ileri ülkelerde bile glokom hastalarının yarısından çoğu hastalığından habersiz olarak yaşamaktadır.

Glokom kimlerde daha sık görülür?

Glokom herkeste ve her yaşta görülebilir. Ancak 40 yaşın üzerinde olanlar, ailesinde glokom bulunan kişiler, şeker hastalığı, hipertansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanlar glokomun daha sık görüldüğü grupta yer alırlar. Özellikle glokom hastalığının ailesel geçişinin önemli olduğu ve ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin bu hastalığın görülmesi açısından normale göre 8 kat daha fazla risk altında olduğu göz önünde tutulmalıdır.

Hasta hangi sıklıkta kontrolden geçmelidir?

Bugün için önerilen, herkesin 40 yaşına kadar en az 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise en az 2 yılda bir glokom yönünden kontrolden geçmesidir. Hastalığın daha sık görüldüğü grupta olan ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin, şeker hastalığı, hipertansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanların ise yılda bir kez düzenli olarak kontrolden geçmesi önerilir.

Glokomda erken tanı önemlidir:

Hastalık herhangi bir belirti vermediğinden ve oluşan görme kaybı geri döndürülemediğinden glokomda erken tanı çok önemlidir. Hastalık ne kadar erken tespit edilirse, görme kaybı da o derece az olacaktır.

Glokom tanısı nasıl konulur?

Glokom tanısında konunun uzmanı göz hekimi tarafından yapılan detaylı bir göz muayenesi çok önemlidir. Bu muayenede görme keskinliğinin belirlenmesinin ve rutin göz kontrollerinin yanısıra göziçi basıncının yani göz tansiyonunun ölçümü, göziçi sıvısının dışa boşaldığı kanalların yeraldığı bölgenin kontrolü ve göz sinirinin durumunun değerlendirilmesi büyük önem taşır. Gerektiği takdirde bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz yöntemleri tanıda önemli rol oynar. Göz tansiyonu 21 mmhg’ya kadar normal kabul edilir ve bunun üzerindeki değerler yüksek göz tansiyonu olarak değerlendirilir. Buna karşın göz tansiyonu tek kriter değildir ve göz tansiyonu normal ölçülen ve göz siniri hassas olan kişilerde de glokom hastalığı görülebilir. Göz tansiyonunun normalden yüksek olduğu veya normal olduğu halde göz sinirinin hasar gördüğünden şüphelenilen olgularda bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz tetkikleri göz sinirinin hasarının varlığının ve derecesinin belirlenmesinde, zaman içindeki değişimin saptanmasında önemlidir.

Glokom tedavısi nasıl yapılır?

Glokom hastalığının tanısı konulduktan sonra bugün için tedavide amaç göz tansiyonunu düşürerek göz sinirinin hasarını durdurmak ve görme kaybının ilerlemesini engellemektir. Bu amaçla uygulanabilecek yöntemler ilaç tedavisi, laser tedavisi ve cerrahi tedavi olarak üçe ayrılabilir. Bugün için genelde tanı sonrası ilk seçilen yöntemin ilaç tedavisi olmasına, ilaç tedavisine yeterli derecede yanıt vermeyen hastalarda laser tedavisinin ya da cerrahi tedavi yöntemlerinin uygulanmasına karşın, özellikle geç dönemde tanı konulan ya da sürekli ilaç kullanımının uygun olmadığı olgularda doğrudan laser girişimleri ya da cerrahi yöntemler de kullanılabilir. Glokomda ilaç tedavisinde son yıllarda önemli gelişmeler sağlanmış, etkili yeni ilaçlar tedavinin başarısını büyük ölçüde artırmıştır. İlaç tedavisinde önemli olan hastanın ilaçları sürekli olarak düzenli kullanmasıdır. İlaç kullandırılmayan veya ilaç tedavisine yanıt vermeyen olgularda kullanılan cerrahi yöntemler de son yıllarda giderek artan oranda başarılı olmakta, sürekli ilaç kullanım zorunluluğunu da ortadan kaldırarak etkili tedavi sağlayabilmektedir.

DİYABETİN GÖZ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

http://images.habervitrini.com/haber_resim/goz.jpg

Diabetes mellitus (şeker hastalığı), vücudun çeşitli organlarında olduğu gibi gözü de belli bir süre sonra olumsuz yönde etkilemektedir. Önemli bir körlük nedeni olan diabetîk retinopati tablosu gözde en sık rastladığımız komplikasyondur. On yıllık dîyabetli bir hastada bu tablonun oluşma riski %23, yirmi yıllık diyabetik bir hastada ise bu oran %50-70 arasındadır.

Diyabetik retinopatî, göz diplerinde retina tabakasındaki küçük damarların tıkanması sonucunda oluşmaktadır. Amerika birleşik devletlerinde her yıl 8000 kişi bu hastalıktan dolayı kör olmaktadır* şeker hastası bir kişinin, sağlıklı bir insana göre 25 misli daha fazla körlük riski taşıdığı bildirilmektedir. Bu yüzden şeker hastalarının özellikle ilk 5 yılda açlık kan şekerlerine, kan lipid ve kolesterol düzeylerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Şeker hastalarının bu nedenle en az , senede l kez düzenli olarak göz dibi muayenesi yaptırmaları tavsiye edilmektedir.

Diyabetik retinopatiden sonra daha az oranda oluşan diğer göz komplîkasyonları ise; hastalarda çift görmeye (diplopi) neden olan göz kaslarının felçleri, katarakt, optik nöropati (göz sinirinin iltihabı hastalığı), glokom ve kırılma kusurlarındaki geçici değişikliklerdir. Kan şekeri büyük dalgalanmalar gösteren hastalar bu yüzden gözlüklerinden pek memnun olmazlar.

Diabetîk retinopati ilerleyen bir hastalıktir. Bu hastalık görsel bozukluk ve görme kaybı yapmadan erken teşhis edildiği takdirde argon lazer tedavisi ile ilerlemesi durdurulabilir. Şeker hastalarının düzenli olarak göz hekimine göz dibi muayenesi için gitmeleri ve gerekirse güncel tanı yöntemlerinden olan göz anjiyögrafısi yaptırmaları önerilmektedir. Uygun ve etkili argon lazer fotokoagülasyon tedavisi bu hastalığın neden olduğu büyük göz içi kanamaları ve körlüğü önemli oranda azaltacaktır.

13 Kasım 2008

GÖRME BOZUKLUKLARININ EXCIMER LAZER LASIK TEKNİĞİ İLE DÜZELTİLMESİ

http://www.zamazing.org/imaj/karbeyaz/goz.jpg

Görme kusurları ortak adıyla bilinen miyopi, hipermetropi ve astiğmatizm nedir?

İnsan gözünün net görebilmesi için göze gelen görüntülerin görmeyi sağlayan retina tabakası üzerinde odaklanması gerekir. Miyopide görüntüler retina tabakasının önünde odaklanır. Bu nedenle miyop gözlerde yakındaki cisimler net görünürken uzaktaki cisimler bulanık görünür. Hipermetropide görüntüler retina tabakasının arkasında odaklanır. Hipermetrop gözlerde yakında bulunan cisimler bulanık görünür; hipermetropi derecesi arttıkça uzaktaki cisimlerin de net görülememesi söz konusudur. Astigmatizmde gözün ön kısmında yer alan saydam “kornea” tabakasında yapısal şekil bozukluğu vardır. Astigmat gözlerde hem uzak hem de yakındaki cisimlerin görüntüleri retina üzerinde tam olarak odaklanamaz, görüntülerde bulanıklık ve şekil bozukluğu oluşur. Astigmatizm miyopi ya da hipermetropi ile birlikte bulunabilir.

Görme kusuru olan kişilerde hangi yöntemlerle net görme sağlanabilir?

Miyop, hipermetrop ya da astigmat gözlerde gözlük kullanarak, kontakt lens takılarak ya da “Excimer Laser” uygulanarak net görme sağlanabilir. Gözlük ya da kontakt lensler kullanıldıkları sürece net görme sağlayabilirken, “Excimer Laser” uygulamasıyla göz bozukluğunun kalıcı olarak ortadan kaldırılması mümkündür.

"Excimer Laser" ameliyatı nedir ve hangi teknikler kullanılır?

Görme bozukluğunun derecesine göre bilgisayar aracılığıyla programlanan "Excimer Laser" ile gözün saydam tabakası olan korneanın şekli değiştirilerek doğru odaklama ve net görme sağlanır. "Excimer Laser" ile görme bozukluklarının düzeltilmesinde PRK ya da LASİK tekniği uygulanır. Amerikan Hastanesi Göz Kliniği’nde "Excimer Laser" uygulamasında bugün için en başarılı yöntem olan LASİK tekniği kullanılmaktadır.

Lasik Nedir?

Lasik, "Excimer Laser" ameliyatının en yeni ve en gelişmiş tekniğidir. Mikrokeratom adı verilen otomatik bir cihazla, gözün saydam kornea tabakasının ön kısmından ince bir tabaka kaldırılır. Altında bulunan dokuya "Excimer Laser" yapılarak görme bozukluğunun giderilmesi için gerekli şekil verilir ve kaldırılan tabaka eski yerine yapıştırılır.

Lasik Tedavisi kimlere uygulanır?

Gözlüğe ve kontakt lense bağımlı olmak istemeyen kişiler lasik tedavisine adaydır. 18 yaşın üstünde olan, son 1 yıldır gözlük numarası değişmemiş olanlara lasik tedavisi uygulanabilir. 15 dereceye kadar miyop, 8 dereceye kadar miyop astigmat, 5 dereceye kadar hipermetrop ve hipermetrop astigmat lasik tekniği ile düzeltilebilir. Hamilelere, bebek emzirenlere, başka göz hastalığı bulunanlara ve kornea kalınlığı yeterli olmayanlara lasik uygulanmaz. Ayrıca yaşa bağlı hipermetropi olarak bilinen ve 40 yaş üstü kişilerde yakın gözlüğü gereksinimiyle ortaya çıkan "presbiyopi" için halen laser tedavisiyle çözüm yolu bulunmamaktadır.

Lasik Tedavisi'nin avantajları nelerdir?

Tüm dünya ülkelerinde her yıl katlanarak artan şekilde yapılan lasik tedavisi güvenirliğini kanıtlamış bir yöntemdir. Ağrısız, dikişsiz ve 5 dakika süren bu ameliyat pratikte son derece basit bir işlemdir. Tedavi sırasında ağrı hissedilmemekte, tedavi sonrasında birkaç saat hafif batma ve yanma dışında olumsuz bir etki görülmemektedir. Lasik tedavisi sonrası iyileşme çok hızlı gerçekleşmekte, ameliyatın ertesi günü hastaların büyük kısmı gözlüksüz ya da lenssiz olarak normal yaşantılarına geri dönebilmektedir.

Lasik Tedavisi'nin başarı şansı nedir?

Lasik tedavisi olguların %95'inde hedeflenen düzeltmeyi sağlayarak gözlüksüz ya da lenssiz olarak günlük yaşamın sürdürülebilmesini sağlar. İstenilen düzeltmenin tam olarak elde edilemediği yaklaşık %5 olguda ikinci bir müdahale yapılarak tam düzeltme gerçekleştirilebilir.

Lasik Tedavisi'nin yan etkileri var mı?

İşlem sonrası geçici şikayetler söz konusu olabilir. Kuruluk hissi, kamaşma, ışık kaynakları etrafında hale, ışığa hassasiyet ve puslu görme bu geçici şikayetler arasında sayılabilir. Hastaların büyük çoğunluğu kuruluk ve gün içinde görmede değişiklik de hissedebilirler.Tüm bu şikayetler genellikle bir ay içinde kaybolur. Lasik tedavisi'nin gözde daha sonra gerekebilecek katarakt, glokom ya diğer operasyonlar açısından olumsuz etkisi yoktur.

Lasik Tedavisi ile görme düzeltmesine uygun musunuz?

1. Gözlüklü veya lensli bir yaşamdan rahatsız mısınız?
2. Gözlük veya lens takmadan kalabildiğiniz durumlar var mı?
3. Yedeksiz olduğunuz bir anda lens veya gözlüğünüzü kaybederseniz tedirgin olur musunuz?
4. Kontakt lens kullanımı ile sorunlarınız var mı?
5. Gözlüklü görünümünüzden hoşnut musunuz?
6. Gözlükleri kişiliğinizin bir parçası olarak görüyor musunuz?
7. Uyanır uyanmaz iyi görmekten özellikle memnun olur muydunuz?
8. Spor yaparken, hobi ve mesleki faaliyetleriniz sırasında gözlük veya kontakt lenslerin sıkıntı, zorluk yarattığı olur mu?
9. Gözleriniz kontakt lens kullanımı için hassas mı?
10. İşiniz normal üstü görmeyi gerektiriyor mu?
Yanıtlarınıza göre lasik tedavisine uygun olup olmadığınıza siz karar verin!

ÇOCUKTA ASTIM

http://www.hamileportal.com/cocuk/astim.jpg

Astım havayollarının daralması ile seyreden kronik bir hastalıktır. Astım, çocukluk çağının en sık rastlanılan kronik hastalığıdır. Öksürük, nefes darlığı, göğüste doluluk ve hırıltılı solunum ile karakterizedir.

Çocukta astım tanısı koymak için;
• Ailede astım ve/veya allerji öyküsü bulunması,
• Çocuğun maruz kaldığı allerjenlerin ve irritan maddelerin bilinmesi,
• Bulguların sıklığı ve önem derecesinin saptanması
• Solunum fonksiyon testlerinin yapılması gerekmektedir.

Astımı Tetikleyen Faktörler:
• Allerjenler veya irritan maddeler,
• Viral veya sinüs infeksiyonları,
• Egzersiz,
• Mide asidinde artma (Reflü),
• İlaç ya da besinler,
• Stress, heyecan

Allerjik nezle, astım hastalarının %78’inde görülür. Polenler, küf mantarları, evcil hayvanlar, ev tozu akarları astımı tetikleyen faktörler arasında yayınlar.

Sigara dumanı, ozon, spreyler, deterjanlar, boya ve cila kokuları, ısı, nem ve hava basıncındaki ani değişiklikler de astımın tetikleyici faktörleri arasındadır.

Bazı erişkinlerde aspirin gibi ağrı kesici ilaçlar astımı tetikler. Astımlı hastaların %19’unda bu görülür.

Çocukların %6-8’inde bazı yiyecekler veya yiyeceklerdeki katkı maddeleri astım semptomlarını tetikler. Bunlar, süt, yumurta, yer fıstığı, fındık, soya, balıktır. Bunları yemekten kaçınmak en iyi tedavi yönteidir.

Astım Takibi:

Astım kronik bir hastalık olduğu için düzenli takip ve uygun tedavi gerektirir. Astım tedavisi 4 ana başlıktan açıklanabilir.
1. Objektif olarak, belirli aralıklarla akciğer fonksiyonlarının ölçülmesi ve takip edilmesi,
2. Astımı tetikleyen faktörlerin belirlenmesi ve bunlardan yakınılması,
3. Düzenli olarak ilaç tedavisi,
4. Hasta ve ailenin eğitimi.

Etkin hasta tedavisinin 6 amacı vardır.
1. Kronik semptomların önlenmesi,
2. Normal nefes alıp vermenin sağlanması,
3. Egzersiz dahil, normal aktivite yapılabilmesi,
4. Acil servise veya hastaneye yatışların en aza indirgenmesi
5. Hasta ve ailesinin beklentilerine kulak verilmesi

İlaç Tedavisi:

Astımı düzenli ilaç tedavisi ile kontrol altına almak mümkündür. Astımda kullanılan ilaçlar:

• Solunum yoluyla alınan kortikostreoidler,
• Bronş açıcı ilaçlar,
• Antilökotrienler.

Astımı tetikleyen faktörler ve takibi hakkında hastalar ne kadar bilgi sahibi olurlar ise, astım günlük yaşantılarını o kadar az etkiler.

BRONŞİT


Bronşit, büyük bronşları, yani soluk borusundan dallanarak akciğerlere yayılan hava borularım örten mukoza dokusunun akut ya da kronik iltihabıdır. iltihap bronşiyol denen küçük bronşlarda oluşursa bronşiolit adıyla anılır.


AKUT BRONŞİT
Akut bronşit sıradan bir hastalık olarak kabul edilir ve soğuk algınlığının ardından gelişir. Çok yaygındır. Hastalık etkeni genellikle üst solunum yollarında önceden bulunan ve sık rastlanan virüslerdir. Başlangıçtaki virüs enfeksiyonu-na daha sonra eklenen bakteri enfeksiyonu bile fazla önemli değildir. Gelişen bu komplikasyon yaygın kullanılan birkaç antibiyotikle kolayca denetim altına alınabilir.


HASTALIĞIN NEDENLERİ
Akut bronşitin iki temel nedeni vardır:
Enfeksiyonlar ve fizikokimyasal etkenler. Soluk borusu ve bronşların iltihabı, üst solunum yollarında (burun, boğaz, gırtlak) grip enfeksiyonu sırasında çok sık gelişen bir komplikasyondur. Boğmaca ve kızamık sırasında da soluk borusu ve bronş enfeksiyonlarına sık rastlanır.
Özellikle gençlerde görülen akut bronşitlerde, başlıca etken bakterilerden çok virüslerdir. Ama bakteriler de akut bronşit etkeni olabilir. Bakteriler bronş-lara hava ya da kan yoluyla ulaşabileceği gibi, solunum yolu mukozasında saprofit olarak da, yani normal koşullarda bir hastalığa yol açmadan bulunabilir. Herhangi bir nedenle organizmanın direnci zayıflar ve savunma sistemi etkisiz kalırsa, enfeksiyona yol açabilen saprofit bakteriler de bronşit etkenine dönüşebilir.
Fizikokimyasal etkenler içinde genellikle gaz halinde havada asılı olarak bulunan ve bronş mukozasına zarar veren birçok madde yer alır. Fabrika ve ev bacaları ile taşıtların egzos borularından çıkan dumanlar ve solunum yollarında iltihaba yol açtığı kesinlikle bilinen sigara dumanı bunların basında gelir.

Hazırlayıcı Etkenler
Hastalığı hazırlayıcı etkenlerin basında çevre ve iklim koşulları yer alır. Ani sıcaklık değişikliklerinde, sürekli sıcak ve kuru ya da tam tersi tozlu ve nemli ortamlarda solunum yollannın koruyucu sıvı salgısı azalır. Ani bastıran soğuklar ve hava değişimleri gibi etkenler solunum yolları hastalıklarının daha çok sonbahar ve kış aylarında görülme-sinin başlıca nedenidir.

Akut bronşitin öbür etkenleri ise soğuk algınlığı, burun orta bölmesi eğriliği (deviasyon) ya da polip gibi oluşumlardır. Üst solunum yollannın, yani burun, boğaz, gırtlak ve soluk borusunun enfeksiyonlarına neden olan soğuk algınlığından başka öteki iki etken de burun solunumunu engeller. Dolayısıyla bunlar solunumun ağız yoluyla yapıl-masına, sonuç olarak yeterince ısıtılmamış ve nemlendirilmemiş bir havanın solunmasına neden olur.


HASTALIĞIN BELİRTİLERİ
Özellikle soğuk algınlığı sonrasında öksürükle birlikte hafif ateş (37,5°C-38,5°C) görülür. Soluk borusu ve bronşlarda gelişen iltihap göğsün orta bölümünde, göğüs kemiğinin arkasın-da, öksürüğün artırdığı bir ağrıyla birlikte ortaya çıkar. Bazen daha hafif olan ağrılar bütün göğse yayılabilir; solunum kaslarının zorlanmasıyla solunum sıklaşır ve öksürük inatçı bir hal alır.
Bronş iltihabının en önemli belirtisi olan öksürük bronşlardaki savunma mekanizmasının bir göstergesidir. Olağan koşullarda da, bronş duvarlarım uyaran herhangi bir etkene karşı şiddetli bir öksürük yanıtı görülebilir ve uyarıcı etken dışarı atılmaya çalışılır. Ama bronşitte bronş mukozası iltihaplanarak örselenmiştir. Bu durumda bronş duvarındaki mukus salgısı büyük ölçüde artar, damarlarda toplanan aşırı miktardaki kanın sıvı bölümü bronş boşluğuna sızar, eksüda denen bu sızıntının artması bronşları yabancı madde etkisi yaparak uyarır.
Hastalığın en önemli ikinci belirtisi olan balgam çıkarma, damar dışına sıvı sızması ve mukus salgısının artmasının sonucudur. Başlangıçta az çıkarılan ve koyu kıvamlı olan balgam, hastalık ilerledikçe daha akışkan ve boldur. Bazen günde yarım litre, daha seyrek olarak da bir litre kadar balgam çıkarılabilir.


HASTALIĞIN SEYRİ
Akut bronşit genellikle tehlikeli bir gelişme göstermez. Hasta iki hafta içinde iyileşebilir. Kalp hastalığı olanlarda, çok küçük çocuklarda ve yaşlılarda hastalık daha uzun sürebilir.
Virüslerin etken olduğu bir enfeksiyonun bronşlarda doku yıkımına yol açması, buralarda bakterilerin de üremesini kolaylaştırır. Bu durumda hastalığın gidişi daha kötüdür. Bakteri enfeksiyonlarının eklendiği bronşitlerin en kötü sonucu grip sonrası gelişen zarürreedir.


HASTALIĞIN TEDAVİSİ
Akut bronşitin etkeni genellikle virüstür ve bu durumda antibiyotik tedavisi-nin yaran yoktur. Ama virüs enfeksi-yonuna bakteri enfeksiyonu eklenirse antibiyotik kullanmak gerekir. Bu nedenle virüslerin etken olduğu düşünülse bile. akut bronşitli hastalara olası bakteri enfeksiyonuna karşı antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Ayrıca bronş salgılannın akışkanlığım artıran balgam yumuşatıcı (mukolitik) ilaçlar verilerek balgamın atılması sağlanmalıdır. Ateş yükseldiğinde yaygın biçimde kullanılan diğer düşürücülere başvurulur.
Daha önce bahsedildiği gibi öksürük aşırı miktarda artan bronş salgısının temizlenmesi için gerekli bir savunma mekanizması oluşturur.Öksürük ilaçları ancak çok gerektiğinde kullanılmalıdır.

KRONİK BRONŞİT


Kronik bronşit sessiz başlayıp yavaş bir ilerleme göstererek yıllar boyu süren ve sonunda ağır solunum yetmezliğine yol açan bir hastalıktır, iki yıldan uzun bir süre zaman zaman yinelemelerle aylarca süren öksürük ve balgam yakınmaları olan bir hastaya, verem gibi aynı belirtileri veren başka bir hastalık olasılığı elendikten sonra kronik bronşit tanışı konabilir.
Nedenleri
Kronik bronşitin nedenleri tam ve açık biçimde ortaya konamamıştır. Doğrudan hastalık nedeni değilse de hazırlayıcı üç önemli etken olarak sigara dumanı, hava kirliliği ve solunum yolları enfeksiyonları gösterilebilir. Bu etkenler yalnız kronik bronşite değil, yatkınlığı olan kişilerde başka koşullarla birleşerek solunum yolu hastalıklarına da yol açmaktadır. Doğumdan başlayarak var olan kişisel yatkınlığın pek önemli olmadığı, hastalığın gelişmesinde kötü sağlık koşullannın ve kötü alışkanlıkların belirleyici olduğu kabul edilmektedir.
Sigara dumanı ve hava kirliliği bronş ağacında mukus yapımım artıran en önemli etkenlerdir. Bunlara bir enfeksiyonun da eklenmesiyle bronş mu-kozasının hastalanması kolaylaşır.
Hava kirliliğine yol açan gaz ve tozların özellikle sanayi bölgelerinde oldukça belirleyici etkisi vardır. Amonyak, aseton, asetik asit, hidroklorik asit, hidroflüorik asit, metal buharları, hidrojen sülfür ve kükürt dioksit son derece zararlıdır.
Hava kirliliğinin önemini belirleme-ye yönelik istatistik incelemeler, kronik bronşit olgulannın ve bu hastalıktan ölüm oranının artışı ile mevsimlik sis yoğunluğunun özellikle de havadaki kükürt dioksit ve sisle karışık duman (smog) yoğunluğunun artışı arasında çok yakın bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Belirtileri
Hastalığın en önemli belirti si kuru ya da balgamlı öksürüktür. Ama balgam yutağa gelince dışarı atılmak yerine yutula-bilir. Ateş genellikle hafiftir. Solunum zorlaşmıştır ve solunum sorunları ön plandadır. Nefes darlığı, fiziksel güç harcama durumunda hastanın hareketlerim kısıtlayacak ölçüde artabilir. Nefes darlığının nedenim anlamak için kronik bronşite bağlı olarak akciğerlerde ortaya çıkan değişiklikleri bilmek gerekir. Bronşların hava geçişini sağlayan iç boşluğu, bir yandan eksüda ve mukoza salgısının artarak birikmesi, öte yandan bronş duvarının damarlardan sızan sıvı nedeniyle şişerek kalınlaşması sonucun-da önemli ölçüde daralmıştır. Hastalık sırasında bronş duvarındaki esnek liflerin yerini sert bağdoku lifleri alır. Bu nedenle esnekliği azalan bronşlar solunum sırasında yeterince genişleyemez. Bütün bu değişiklikler solunum hareketlerine karşı direnen bir güç oluşturur. Akciğer-lere giren hava akımı aşın ölçüde sınırlanır ve ancak dinlenme sırasındaki gereksinimi karşılayabilir.
Vücudun oksijen gereksinimini artıran kas hareketleri sırasında bütün dengeler altüst olur. Nefes darlığı, yani son derece zorlukla sürdürülen yetersiz solunum gözlenir. Hasta dinlenmek zorunda kalır. Nefes darlığı nedeniyle karşılanamayan hızlı soluma gereksinimi, akciğerlerin daha çok kanı oksijenlendirebil-mek için daha hızlı çalışmak zorunda kalmasmın sonucudur. Fiziksel güç har-candığında dokularda oksijen gereksinimi ve karbon dioksit üretimi artar. Bron-şitli hastanın akciğerleri, kana yeterli oksijen sağlayabilecek durumda değildir. Sonuçta dolaşımdaki kanda oksijen miktarı azalır. Oksijen açığım kapatmak için solunum hareketleri daha sık ve derindir. Hasta sıkıntıyla hava gereksinimi duyar, yani nefes darlığından yakınır.

Tedavi
Alınması gereken ilk önlem sigaranın bırakılmasıdır. Kronik bronşitin geliş-mesinde sigaranın baş sorumlu olduğu genel olarak kabul edilen bir gerçektir. Uzun süre sigara içen bir hasta sigarayı bıraktığında ya da azalttığında özellikle sabah yataktan kalkınca yaşanan sıkıntılı öksürük nöbetleri ve çıkarılan balgamın kısa sürede ortadan kalktığı, solunumun kolaylaştığı ve genel sağlık durumunun hızla düzeldiği gözlenir. Böylece sigaranın kronik bronşit gelişimindeki etkisi, sigara bırakıldığında gözlenen sonuçlara bakılarak kolayca kanıtlanabilir.
Hava kirliliği önemli bir sorundur. Çoğu zaman bireysel çözümlerin ötesi-ne taşmakla birlikte, kirli havayı solumaktan özenle kaçınmak gerekir.
Solunum sisteminin hava kiriiliğine de bağlı olarak gelişen kronik hastalık-lanndan ölüm oranı son derece yüksektir. Bu durum sanayi merkezleri ve büyük şehirlerden elde edilen istatistik verilerde açık biçimde ortaya çıkar. Bu verilere göre kronik solunum sistemi hastalıklarından ölüm, kalp damar has-talıklanndan ölüm oranının ardından ikinci sırayı almaktadır. Bu nedenle kronik bronşit hastalarının havanın kirli olduğu yerlerden uzak durması yaşamsal bir önem taşır. Bu hastalar yılm belirli zamanlarım, özellikle kış aylannda sis görülmeyen, nem oranı düşük, yumuşak ve ılıman bir havası olan bölgelerde geçirmeye özen göstermelidirler.
Bronşitin yinelenme ve kronikleşme eğilimi gösterdiği hastaların, tozlu ya da zararlı gazlara açık bir ortamda çalışıyorlarsa, meslek değiştirmeleri gerekebilir.
Daha önce de belirtildiği gibi kronik bronşitin ilerlemesine ya da giderek kötüleşmesine neden olan enfeksiyonlar da önemlidir. Enfeksiyon etkeni olan bakteri ve virüslerin solunum yollanna girişi engellenemez; ama kış aylarında görülen salgın hastalıklarda bulaşmaya karşı genel önlemler alınabilir. Öte yandan mikropların gelişmesine uygun bir ortamın oluşması da engellenebilir.
Kış aylannda yaygın olarak görülen akut bronşit olgulannda yatakta dinlen-meye özen göstetirimeli, iyileşme dönemi evde geçirilmelidir. Böylece hem soğuktan ve ani sıcaklık değişimlerinden korunma sağlanır, hem de solunum yolları için son derece zararlı olan sis ve kirli dumanın solunması önlenir.
Aşrıya kaçmamak koşuluyla hastanın bulunduğu ortam iyi ısıtılmalı, nem oranı yeterli olmalıdır. Bu nedenle radyatör ya da sobaların üstünde su bulundurulmalıdır. Kronik bronşitli hastaların tedavisinde kullanılan ilaçlar hastanın ve hastalığın durumuna göre seçilir. Her şeyden önce balgamın akışkanlığım artırıcı ve yoğunluğunu azaltıcı ilaçlar kullanılır. Bronş mukozasındaki iltihap için iltihap giderici ilaçlara başvurulur. Ayrıca hem bronşit sonucu gelişen daralmayı önlemek, hem de salgılanan balgamın daha kolay atılabilmesini sağlamak için bronş genişletici ilaçlar kullanılmalıdır.
Doğrudan solunum yoluna uygulanan ilaçlar ve solunum alıştırmaları kronik bronşitte çok yararlı olmaktadır.
Solunum tedavisi uygun bir alet ile çeşitli ilaçların aerosol olarak püskürtülmesi biçiminde uygulanır. Bu yöntemle antibiyotik, balgam söktürücü, bronş genişletici ve iltihap giderici ilaçlar verilebilir.
ilacın doğrudan solunum yoluna verilmesi, sindirim sisteminden ve kandan geçerek zararlı etkiler yaratmasını engeller. Bu yöntemle ilaç, etkilenmesi istenen dokuya doğrudan ulaştırılabilir.
Solunum alıştırmalannın tedaviden çok, koruyucu etkileri vardır. Bu yolla hastaya nasıl daha iyi soluk alıp verebileceği öğretilir.
Antibiyotik tedavisi yıllarca son derece gelişigüzel uygulanmıştır. Özellikle kış aylannda koruyucu antibiyotik tedavileri bile yapılıyordu. Artık günümüzde bu yaklaşım geçerliliğim yitirmiştir. Antibiyotik tedavisi yalnızca ateş, öksürük ve aşın balgam çıkarma gibi enfeksiyon belirtilerinin alevlendiği durumlarda uygulanır. Bu uygulama için sorumlu bakterileri ve doğru antibiyotiği saptamak amacıyla balgam kültürü alınmalı, antibiyogram yapılmalıdır. Böylece hastalık etkenine karşı etkili olan antibiyotik belirlenebilir.

TÜBERKÜLOZ (VEREM)

Tüberküloz Nedir?

Soluduğumuz hava ile akciğerlere giren Tbc basilinin (mikrobunun) yol açtığı, asıl olarak akciğerlerde yerleşen,fakat kan ve lenf yoluyla tüm vücuda dağılabilen mikrobik, bulaşıcı, süreğen bir hastalıktır.

Hastalık Etkeni

Micobacterium Tüberculosis (M.Tbc) etken bakteridir.

Görülme Sıklığı


Dünya nüfusunun 2'si Tbc basili ile enfektedir. Her yıl 8,7 milyon insan bu hastalığa yakalanmakta, 2 milyon insan ölmektedir.
Türkiye'de hastalık insidansı binde 30'un üzerine çıkmakta olup, hastalığın sık görüldüğü ülkeler arasında yer almaktadır.


Nasıl Bulaşır?



Hastalığı yalnızca aktif tüberküloz bulunan kişiler bulaştırabilir.
Akciğer dışı organ tüberkülozu olanlar,15 gündür tedavi alıyor olanlar pratik olarak bulaştırıcı değildir.
Hastalık damlacık yoluyla bulaşır. Hastanın hapşırma öksürmesi sonucu havaya yayılan basiller kapalı bir ortamda uzun süre aynı
havayı soluyan sağlam kişilerce alınır.
Ancak mikrobu soluyan kişilerin az bir kısmında hastalık gelişir.
Hastalık solunan mikrobun sayısına,hastalık yapma gücüne, kişinin direncine, bağışıklık sisteminin kuvvetine göre farklılık gösterir. Hastalık tabak, bardak veya diğer nesnelerle bulaşmaz.

Kimler Risk Altında?
Hasta kişiyle aynı evde yaşamış veya uzun süreli temasta bulunmuş olanlar.
Hastalığın yaygın olduğu ülkelere gidenler.
Bağışıklık sistemini zayıflatan kanser, AIDS gibi hastalıklara yakalananlar
Toplu yaşanan yurt, hastane, cezaevi gibi yerlerde kalanlar
Beslenmesi bozuk, kötü yaşam koşullarına sahip kişiler
Alkol ve madde bağımlıları

Tüberküloz olabilir miyim?


Birkaç hafta içinde gittikçe kötüleşen inatçı öksürük,
Belli bir neden olmaksızın kilo kaybı
Ateş ve gece terlemesi
Alışılmışın üzerinde yorgunluk sağlıksız hissetme
Öksürükle birlikte kan gelmesi

Hastalık sinsi ve yavaş ilerler.

Tanı:

Kişinin tüberküloz olduğu ancak vücut örneklerinde balgam, idrar, mide sıvısı, BOS, pleura periton sıvısı gösterilmesiyle söylenebilir. Alınan doku biyopsilerinde tüberküloza özgü değişikliklerin izlenmesiyle de tanı konabilir.

Aktif hastalığı olanlarla yakın temasta bulunanlar, birlikte yaşayanlara PPD Testi yapılır. PPD Testi,Tbc basilini alıp almadığımızı gösterir, ancak hastalığı göstermez. Testin (+) çıkması, hastalık yönünden araştırmayı gerektirir.


Tedavi:
Günümüzde hastalık tedavi edilebilir hale gelmiştir. Ancak günlük uygulamalarda tedavinin uzun ve çok ilaçla yapılıyor olması hasta uyumunu güçleştirmektedir. Tedavi en az 6 ay olmak üzere hastanın durumuna göre 9,12 hatta 24 aya kadar uzatılabilir. Düzensiz ya da eksik yapılan tedavi ilaç direncine yol açarak, hastalığın tedavisini güçleştirir.

Ülkemizde Verem Savaş Dispanserleri ücretsiz olarak hastalığın tetkik ve tedavisini yapmaktadır.

BCG Aşısı Hastalıktan Korur mu?
BCG aşısı,çocuklarda kanla yayılan(milier) ve beyin zarını tutan(menenjit) tüberküloz gibi ciddi hastalıkları önler. Ancak erişkinlerde hastalık için koruyucu değildir.

Korunma
Tüberküloz hastalığı dünyada ve ülkemizde ciddi bir Halk Sağlığı sorunudur.
Her ne kadar artık eskisi gibi ciddi bir ölüm nedeni olmasa da hastalık kontrolü çabalarının azaldığı ülkelerde, özellikle AIDS hastalığının da yaygınlaşmasıyla görülme sıklığında artma gözlenmektedir. Korunma yöntemlerinin başında,hastaların erken tanısı, hızlı, etkin biçimde tedavisi ve hasta kişiden sağlam kişiye bulaşma yollarının engellenmesi gelir.

Hastalığın, toplu taşıma araçlarını kullanmakla veya günlük işlerle uğraşırken bulaşma riski yok gibidir. Tüberkülozlu çocukların hastalığı yayma olasılığı
çok düşüktür.

ASTIM

http://www.ailem.com/images/news/mansetresimleri/astim1.jpg

Hasta, kriz geldiği zaman soluk almakta zorluk çektiğini zanneder, gerçekte nefes vermekte zorluk vardır. Bunun nedeni de, akciğerlerdeki küçük hava borularının daralmasıdır. Buralardan geçen hava, ıslığa benzeyen bir ses çıkarır, ki buna hırıltı denir. astım, bir kaç grup nedenden kaynaklanır. Bunların başında da bünye gelir. Yani, bazı kimselerde baş ağrısı ne kadar tabi bir şeyse, diğerlerinde de astım o kadar doğaldır. Bazı kimseler, toz, kıl, yumurta, süt, aspirin, çiçek tozu ve benzeri şeylere karşı hassastırlar. Bu hassasiyet, astım krizleri şeklinde kendini gösterir. Tedavi için, hastayı etkileyecek bu unsurların ortadan kaldırılması yapılacak ilk iştir. Aşırı heyecan veya korku da astım krizine yol açabilir. Bu gibi durumlarda hastayı sakinleştirmek yapılacak ilk iştir. Bazı kimselerde de, Had Bronşit sonucu astım krizi görülebilir. Kalp yetmezliği de astım krizine neden olabilir.

alerji
Vücudun, bazı madde veya hava şartlarından etkilenmesi yahut psikolojik etkenler sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Önce, alerjiye neden olan etkenleri bulmak gerekir. Alerjinin belirtileri de; şahsa göre değişir. Kiminde kaşıntı, kiminde kurdeşen, kiminde astım görülür. Hasta, eğer bazı maddelerle temasından dolayı alerji oluyorsa, o maddenin uzaklaştırılması ile mesele kendiliğinden çözümlenmiş olur.

asthma
astım. Bkz. Detaylı Bilgi

kalp yetmezliği
Kalbin sağ, sol veya her iki karıncığının; içindeki kanı, her vuruşunda muntazaman boşaltamaması şeklinde ortaya çıkar. Üç şekilde görülür. Sol Kalp Yetmezliği : Hastada nefes darlığı ve kuru öksürük vardır. Geceleri daha zor nefes alır. Çarpıntı, baygınlık ve terleme görülebilir. Buna kalp astımı adı verilir. Nedeni; aort veya mitral kapaklarının hastalanması veya koroner rahatsızlığıdır. Sağ Kalp Yetmezliği : Hastanın ayak ve ayak bilekleri şişer. Buralara, parmakla bastırılınca bir süre çukur kalır. El, ayak ve yüzde morarmalar; hazımsızlık ve iştahsızlık görülür. Nedeni, mitral kapağı hastalığı, müzmin bronşit veya doğuştan olan kalp hastalığıdır. Kaonjestij Kalp Hastalığı : Sağ ve sol kalp yetersizliği bir arada olduğu zaman görülür. Nedeni aort veya mitral kapaklarının hastalanması, müzmin bronşit veya akciğer hastalıkları, romatizma ve tiroid hastalıklarıdır. Aşağıdaki tavsiyelere uymak gerekir: Sigara içmeyin. Yemeklere fazla tuz koymayın. Uykularınızı ihmal etmeyin. İstirahat edin ama devamlı olarak yatmayın. Sinirlenmeyin, üzülmeyin, her şeyi kendinize dert etmeyin.

nefes darlığı
Tıp dilinde dispne denilen nefes darlığı önemli bir hastalığın belirtisi olabilir. Spor yaptıktan, koştuktan veya yorucu bir iş yaptıktan sonra nefes darlığı normal sayılabilir. Ancak ortada neden yokken nefes darlığından şikayet etmek mutlaka üzerinde durulması gereken bir konudur. Çünkü kansızlık, kalp hastalıkları, mide hastalıkları, bronşit, tiroid bezinin büyümesi, akciğer hastalıkları, zatürree, astım, zehirlenme, şişmanlık, nefes darlığına neden olabilir. Nefes darlığından şikayet edenlerin sigarayı kesinlikle bırakmaları, ağır yemekleri de terk etmeleri gerekir.

öksürük
Çoğunlukla, göğüs, boğaz veya karın boşluğunda meydana gelen bir rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkan öksürüktür 3 grupta toplanır. - Kuru öksürük Nezle, boğaz iltihabı, bademcik iltihabı, fazla sigara içmek, sindirim bozuklukları, gastrit, ishal, kabızlık, bağırsak solucanları, kalp hastalıkları ve ses tellerinin hastalanmasından kaynaklanan öksürükler balgamsızdır, yani kuru öksürüktür. - Nöbet şeklinde gelen öksürükBu çeşit öksürük, boğmaca veya ciğer şişmesi; gırtlak veya hava borusunun tahriş olması, veya astımdan kaynaklanır. Bu çeşit öksürükte pek az balgam görülür. - Balgamlı öksürük Bu çeşit öksürük, sık sık tekrarlar. Hastada hırıltı vardır. Balgam çıkarır ve nefesini dışarı vermekte zorluk çeker. Balgamlı öksürük; Bronşit, astım, sinüs iltihabı, müzmin sinüzit, kalp hastalıkları veya tüberküloz'un bir işareti olabilir. Öksürük, nasıl olursa olsun, ihmal edilmemesi ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

ERGONOMİ

http://www.phd.org.tr/istsube/ergonomi.jpg

Kişi ve onun yaptığı işin gerektirdiği fiziksel ve ortamsal koşullar arasında en uygun iletişimin sağlanmasını inceleyen bilim dalıdır. Ergonomik araştırmalar belirli bir işin uygun koşullarda, emin, güvenli ve verimli yapılabilmesi, işi yapanın en sağlıklı, uygun ortamda uygun vücut postüründe, en az enerji sarfı ve en çok verimle yapılmasını amaçlar. Ergonomist kişinin fiziksel kapasitesini, davranış özelliklerini ve işin yapıldığı ortam ile kişinin kısıtlamaları saptayabilmelidir. Bu nedenle ergonomistin anatomi, biyomekanik, fizyoloji, psikoloji dalları ile mühendislik ortam düzenlenmesinde bilgili olması gereklidir. Ergonomist yukarıda sayılan disiplinlerdeki özelliklerin çalışma alanı koşullarına, özelliklerine, düzenine ve işin organizasyonuna uyumunu sağlar. Ergonomik prensipler günlük yaşamımızda, masa başı çalışanlarda, ağır sanayi işçilerinde, motorlu araç kullananlarda, hastane personelinde, devamlı ayakta durma gerektiren koşullarda, günlük hayatımız ve iş hayatımızın her aşamasında geçerlidir. Bu nedenle bu prensiplerin yalnız mekanizasyon veya otomasyon gerektiren koşullarda geçerli olduğu düşünülmemelidir.

Kas-iskelet rahatsızlıklarında önce bunlarla ilgili risk faktörleri bilinmelidir. Risk faktörleri mesleğe bağlı risk faktörleri ve fonksiyonal risk faktörleri olarak iki ana gruba ayrılır.

Mesleğe bağlı risk faktörleri:

Ağır cisim kaldırma,
Cisimleri dönerek kaldırma,
İtme, tekrarlayan kaldırma hareketi,
Vibrasyon yapan araç veya alet kullanma (otobüs kullanma veya yol işçilerinde delici kullanma)
Psikososyal risk faktörleri:

Meslekte tatminsizlik,
Önceden bel ağrısı geçirmiş olma,
Düşük eğitim düzeyi,
Tazminat beklentisi olarak sıralanabilir.
Tarlada çalışanlarda, köylü ve işçilerde çalışma sırasında en uygun vücut pozisyonlarının bilinmesi, ağır yüklerin veya tekrarlayıcı kaldırmaların en alt düzeye indirecek, kolay ve verimli hale getirecek çeşitli araçlarla sağlanmalı bu kişilerde kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarını en alt düzeye indirebilir.

Hastanemize iki kaynaktan hasta ve kas-iskelet rahatsızlığı şikayeti gelmektedir.

1-) Hastane personeli ve hemşirelerden:

Uzun süre ayakta durma, yanlış çalışma pozisyonu, hastaların ayakta durdurulması, taşınması ve transferi sırasında yanlış hareket ve teknik kullanılması.

2-) Hastalardan:

Bel ağrısı şikayeti ile gelen hastalar: Risk taşıyan işlerde çalışan, ani ve yanlış hareket, günlük yaşamda uygun olmayan pozisyonlardan dolayı gelen hastalar.

Boyun, sırt ve omuz ağrıları ile gelen hastalar: Uzun süre bilgisayar karşısında veya masa başında yanlış pozisyonda çalışma, uygun olmayan koltukların kullanılması, masaların yüksekliğinin uygun olmaması.

Alınacak önlemler:

Çözüm önerileri olarak ergonomistlerin iş yüklerini denetlemeleri ve uygun çözüm önerileri getirmeleri için önlemlerin alınması. Sağlıklı kişilere ve hastane personeline, risk faktörlerini açıklayan kas-iskelet rahatsızlıklarından korunma yöntemlerini anlatan ve öğreten kıstasların verilmesi.Hastane bu tür rahatsızlıkların tekrarını önlemede genel prensiplerini öğreten, onları egzersiz yapmaya yönelten ve fiziksel uyumu düzeltmeyi amaçlayan (hasta okulları) adı altında eğitici programların verilmesidir

BEYİN VE OMURİLİK FELÇLERİ

http://img238.imageshack.us/img238/8169/fiziklokomatog3.jpg
Beyin ve omurilik felçleri deyince ne anlamalıyız?

Sinir sistemimizin herhangi bir fonksiyonunu yerine getirememesi çok kaba anlamıyla felç olarak tanımlanır. Beyin ve ona bağlı olarak omurganın içinde belimizin altına kadar uzanan omurilik bizim merkezi sinir sistemimizi oluşturur. Bu yapının herhangi bir nedenle hasara uğraması beyin ve omurilik felçleri dediğimiz hastalıklara yol açar.

Beyin ve omurilik felçlerinin nedenleri nedir?

Omurilik felçlerinde başta gelen sebep, trafik kazaları ve düşme sonucu yaralanmalardır. Son yıllarda şiddet olayları sonucunda omurilik yaralanmalarına da sık rastlamaktayız. Aynı şekilde beyin felçlerinde de sözünü ettiğimiz kaza ve düşmeler önemli bir yer tutmaktadır. Ancak beyin felçlerinde daha başka önemli sebepler vardır. Bunlar da beyni besleyen kan damarlarının herhangi bir pıhtı ile tıkanması ya da yüksek tansiyon gibi sebeplerle kanaması ile o damarın beslediği beyin bölgesinin beslenememesi v.b olarak sayılabilir. Bütün bunlara ilave olarak sinir sistemini etkileyen bazı hastalıklar da bu felçlere yol açabilir.

Beyin ve omurilik felçlerinin belirtileri nelerdir?

Merkezi sinir sistemimizi bizim ana kumanda merkezimiz olarak kabul etmek gerekir. Dolayısıyla MSS’nin hangi bölgesi yaralanmışsa o bölgeye yönelik fonksiyonlar yerine getirilemeyecektir. Örneğin boyun bölgesindeki bir omurilik yaralanmasında o seviyenin altında kalan gövde, kol ve bacaklarda kısmen ya da tamamen duyu ve hareket kaybı oluşur. Hasta desteksiz oturamaz, dışkı ve idrarını kontrol edemez. Daha aşağıda, örneğin bel bölgesindeki bir omurilik yaralanmasında ise kollara ve gövde kaslarına giden sinirler kurtulduğu için hasta kollarını kullanır. Yardımsız sandalyede oturur ama ayaklarını kullanamaz, dışkı ve idrar kontrolünü yapamaz.

Beyin yaralanmalarında ise yine vücudun çeşitli bölgelerinde hareket ettirme sorunu yaşanır ama buna ek olarak önemli bir sorunla daha karşılaşırız. Beyin aynı zamanda düşünce, algı, idrak, hafıza gibi fonksiyonlara da sahiptir. Dolayısıyla beynin hangi bölgesi yaralanırsa o bölgeye ait bu tür ek bulgular ortaya çıkar. Örneğin beynin ön bölgesinde bizim frontal lop dediğimiz alandaki bir yaralanma muhakeme yeteneği kaybına yol açar ve hasta hareketlerini toplum içinde kontrol edemez. Temporal lop denen beynin yan bölge hasarında ise hafıza ve konuşma sorunlarıyla karşılaşabiliriz. Bu örnekleri çok arttırmak mümkündür. Bütün bunların yanında bu tip hastaların hemen tümünde bağımsızlıklarını kaybedip başkalarına bağımlı yaşam ortaya çıktığı için başta ağır depresyon olmak üzere çok ciddi psikolojik sorunlar görülmektedir.

Tedavi:

Tedaviyi erken ve geç dönem olarak ayırmak gereklidir. Erken dönem yaralanma ya da hastalığın ilk oluşma anından hastanın klinik durumunun stabilleştiği ana kadar yapılanları kapsar.

Bu dönemde:

*İlk yaralanma anında hastayı bir merkeze nakledene kadar hastaya uygun pozisyon vermek ve zarar vermemek,
*Hastanede ilk sekiz saat içinde verilen ilaçlarla hasarı biraz olsun azaltabilmek çok önemlidir.
*Yaralanma bölgesinde hasarın giderek artmasına yol açan bir sorun varsa bunun hemen kaldırılması için cerrahi bir müdehale gerekebilir.
*Özellikle beyin yaralanmalarından sonra oluşan beyin ödemi ile mücadele de çok önemlidir.
Hasta stabil hale geldikten sonra bir rehabilitasyon merkezine nakli ve tedavinin orada devamı uygun olacaktır.

Rehabilitasyon ne demektir? Rehabilitasyon merkezlerinin özellikleri nelerdir?

Bilinen klasik tedaviler, hasar gören sinir dokusunu iyileştirilemez, bazı kaybedilmiş fonksiyonlar tamamen kazandırılamaz. Bu sebeple rehabilitasyon merkezleri kullanılır. Sinir sistemi yaralanmalarında kaybedilen dokunun telafisi şu an mümkün değildir. Bu sebeple kaybedilen bazı fonksiyonların tamamen eski haline getirilebilme imkanı yoktur. İşte bu yüzden burada rehabilitasyon tanımını kullanıyoruz. Rehabilitasyon kişinin herhangi bir hastalık ya da yaralanma sonrası oluşan durumuyla günlük bağımsız yaşamına, toplum ve mesleki hayatına döndürülmesi çabalarının tümüdür. Ekibin başında bir fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı yer alır. Ancak rehabilitasyon tam anlamıyla bir ekip işidir. Ekibin olmazsa olmaz diyebileceğimiz diğer üyeleri:

Fizyoterapist,
Uğraşı terapistleri,
Yutma-konuşma bozuklukları terapistleri,
Rehabilitasyon konusunda eğitilmiş hemşireler,
Psikologlar,
Ortez-protez uzmanlarıdır.

Ayrıca zaman zaman hastada oluşabilecek yatak yaraları nedeniyle bir plastik cerrah, idrar sorunları nedeniyle bir ürolog, ağrı sorunları nedeniyle bir algolog ekibe katılabilir.

Rehabilitasyon merkezlerinde tedavi:

Rehabilitasyonda öncelikle eksik veya yetersiz hareketler düzeltilmektedir.bunu için sürekli egzersiz tedavileri çok önemlidir. Eksik fonksiyonu yeniden kazanmada düzenli ve sürekli egzersizin rolü çok büyüktür. Özellikle havuz içinde yapılan egzersizler yerçekimi etkisini azaltarak zayıf kasların gelişmesinde ve denge gelişiminde daha etkili bir katkı sağlamaktadır. Bu arada uğraşı terapistleri aracılığıyla yardımı ile mevcut sakatlığı en aza indirebilmek ve onunla başedebilmenin yolları yaratılmaktadır. Örneğin elinde kavrama sorunu bulunan bir hastanın yardımcı bir cihaz uyarlaması ile bu eksikliği giderilmeye çalışılmaktadır. Bu tedavilerin tümü uzun ve yorucu tedavilerdir. Bugün dünya standartlarında bir rehabilitasyon merkezinde bu tip hastalar ortalama 1.5 ay yatmaktadırlar. Bizim ortalamamızda hemen hemen buna yakındır. Hastayı günlük işlerinde olabildiğince kendine yeterli hale getirdikten sonra hemen taburcu edip rehabilitasyona ev programları ile devam etmek gereklidir. Çünkü uzun süre yatan hastada bir hastane bağımlılığı gelişmekte ve psikolojik sorunlar derinleşmektedir. Oysa aile ortamı içinde (ailenin destekleyici etkisi çok önemli) rehabilitasyon ve devamı ile hastanın toplum hayatına uyumu ve mesleğine yeniden dönebilme çabaları daha başarılı olmaktadır.

Grip nedir, nasıl tedavi edilmelidir?

http://resimler.haberler.com/haber/837/grip-kalp-krizini-tetikleyebilir_o.jpg

İSTANBUL - Yaşamımızı olumsuz yönde etkileyen grip ve soğuk algınlığı hakkındaki soruları İstanbul Üniversitesi K.B.B. Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Sami Katırcıoğlu yanıtladı.

Grip nasıl bir hastalıktır, hangi yollarla bulaşır?
Grip, viral bir hastalıktır ve virüslerle bulaşır. En sık bulaşma yolu da tokalaşma, yakın konuşmalar, öpüşme gibi yakın temastır. Bu yüzden grip ve soğuk algınlığından korunma yöntemi olarak ellerin sık sık yıkanması, öne çıkan bir yöntemdir. Ayrıca grip olan insanların kalabalık ortamlarda bulunmaları da diğer insanların enfeksiyon kapmalarına neden olur.

Kimler risk altındadır?
Öncelikle kalabalık ortamlarda bulunanlar yüksek risk altındadır. Özellikle yuvaya giden çocuklar, ilkokul öğrencileri, ileri yaştaki insanlar, kalp ve tansiyon hastaları gibi vücut direncinin düşük olduğu insanlar ile hastanelerde çalışan sağlık personeli; hem kalabalık ortamlarda bulunuyor olmaları hem de vücut dirençlerinin kolay düşmesi açısından risk altındadırlar.

Grip nasıl tedavi edilir? Kullanılan ilaçların özelllikleri nelerdir?
Grip enfeksiyonunun başlangıç döneminde antibiyotik kesinlikle kulanılmamalıdır. Çünkü, grip virüslerle ortaya çıkan bir hastalıktır. Oysa antibiyotiklerin virüsler üzerinde etkisi yoktur.

Grip tedavisinde öncelikle istirahat çok önemlidir. Bol C vitamini ve su tüketmenin yanında piyasada anti-gribal olarak satılan ilaçlardan da yararlanılabilir. Bu ilaçlar poşet halinde sıcak suda eritilerek içilen ilaçlardır. İçinde hastanın ateşini düşürücü, kırgınlığı giderici, burun tıkanıklığını açıcı parasetamol gibi birtakım etken maddeler bulunuyor. En çok kullanılanlardan Tylol Hot gibi anti-gribal ilaçların erken dönemde kullanımı hem gribin daha komplikasyonsuz ortadan kalkmasını hem de daha kısa sürmesini sağlıyor. Bu nedenle hekimler, bu tarz anti-griballeri hastalara tavsiye eder. Ancak komplike olmuş bir gribal enfensiyon varsa mutlaka bir hekime danışmakta fayda vardır.

HEPATİT B

http://yenisafak.com.tr/resim/site/asi4071e6f36071e6f37by.jpg

Hepatit B, dünyada giderek büyüyen başlıca sağlık sorunlarından biridir. Hepatit B virüsünün tek kaynağı insandır. Virüsün karaciğere yerleşip çoğalarak, karaciğeri tahrip etmesi ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Dünya da her yıl yaklaşık 1 milyon kişi Hepatit B nedeni ile hayatını kaybetmektedir. Halen tüm dünyada 350 milyon kişinin kronik Hepatit B taşıyıcısı olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda Türkiye nüfusunun % 5-10’unun Hepatit B taşıyıcısı olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla halen ülkemizde 3 ila 6 milyon kişi Hepatit B virüsü taşıyıcısıdır.

Hepatit B nasıl bulaşır?

Hepatit B viirüsü, Hepatit B enfeksiyonu geçirmekte olan veya taşıyıcıların kan ve diğer vücut sıvıları ile bulaşır. Enfekte kişi ile ortak enjektör kullanımı veya cinsel ilişki virüsün bulaşmasına neden olur. Hepatit B’nin kuluçka dönemi 28-180 (ortalama 70-80) gündür. Hastaların %65’inde hastalık sarılık hastalığı olmadan seyrederken, %25’ınde sarılıkla görülür. Yetişkinlerin %10’unda infeksiyon kronikleşir. Bu kişiler Hepatit B virüsü ile karşılaştıklaştıktan sora bu virüsü hayatlarının geri kalan döneminde taşırlar.

Hepatit B taşıyıcısı kime denir?

Altı aydan daha uzun süre Hepatit B virüsünün kanında bulunduğuna ilişkin laboratuvar bulguları olan kimsiye Hepatit B taşıyıcısı denir. Bu kişiler genellikle herhangi bir sağlık sorunu olmadan yaşamlarını sürdürürken, bir kısım Hepatit B taşıyıcısında karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişebilir. Kronik Hepatit B taşıyıcılığı karaciğer kanserinin (primer hepatosellüler karsinoma) en önemli nedenidir. Kronik taşıyıcılarda bu kanserin görülme riski taşıyıcısı olmayanlara oranla 200 kat daha fazladır. Bu nedenle dünya sağlık örğütü Hepatit B virüsünü sigaradan sonra ikinci en önemli kanserojen olarak kabul etmektedir. Hepatit B taşıyıcısı gebelerin % 90’ı virüsü doğumda bebekolerine bulaştırabilirler. Bu nedenle tüm gebeler doğum öncesi dönemde Hepatit B taşıyıcılığının belirlenmesi açısından gerekli testleri yaptırmalıdırlar. Virüsün doğumda bulaşması halinde doğan çocuğun taşıyıcı kalma riski çok yüksektir.

Hepatit B nasıl tespit edilir ?

Bir kişinin Hepatit B enfeksiyonu geçirip, geçirmediği, Hepatit B’ye karşı bağışık veya kronik Hepatit B taşıyıcısı olup olamadığı ancak o kişinin kanında Hepatit B’ye ait bazı antijen ve antikorların saptanması ile anlaşılabilir.

Hepatit B’nin tedavisi var mıdır?

Hepatit B’nin tedavisi yoktur. Bu nedenle korunma çok önemlidir. Tüm bebekler, ergenlik dönemindeki çocuklar ve risk altında olan kişiler aşılanmalıdır. Yapılan üç doz aşı sonrası erişkinlerde %90, bebek ve çocuklarda %95 oranında koruyuculuk gelişir. Unutmayınız ki aşı, sizin Hepatit B’ye şimdi ve gelecekte yakalanmanızı önleyecektir.

ANTİBİYOTİK KULLANIMI



Antibiyotikler, bakterilerin yol açtığı enfeksiyon hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır. Ya bakterileri öldürerek ya da çoğalmalarını durdurarak etki ederler. Tıp tarihinde mucizevi yeri olan bu ilaçların ilki, penisilindir. Antibiyotikler, kulanımı en fazla istismar edilen ilaçların başında gelmektedir.

Antibiyotikler hangi durumlarda kullanılmalıdır:

Bu ilaçların uygunsuz veya gereksiz kullanımının son derece ciddi sonuçları olabilmektedir. Bunların en önemlisi olarak da bakterilerin bu ilaçlara karşı direnç geliştirmesi sorunuyla karşılaşmaktayız. Tahmin edilebileceği üzere, bu dirençli bakterilerle ortaya çıkan enfeksiyonların tedavisi de oldukça güç olmaktadır. Gerek direçli bakterilerin ortaya çıkması, gerekse birtakım ciddi allerjik ve toksik yan etkilerinin görülebilmesi nedeniyle antibiyotikler, mutlaka bir hekimin önerisi ve kontrolüyle kullanılmalıdır. Penisilin grubu antibiyotiklerin kullanımıyla zaman zaman öldürücü olabilecek alerjik yan etkilerin ortaya çıkabileceği bilinmektetir. Bu nedenle bu ilacı ilk kez kullanacak kişilere mutlaka kullanım öncesi alerji testi yapılmalıdır. Allerjik reaksiyonların test için verilecek çok küçük dozlarda bile ortaya çıkabilmesi nedeniyle, testin gerekli acil yardım için yeterli ekipman ve sağlık ekibinin bulunduğu bir merkezde yapılması hayati önem taşımaktadır. Her ateş yükselmesi enfeksiyon anlamına gelmediği gibi, her enfeksiyonun etkeninin de bakteriler olması gerekmez. Bu nedenle, örneğin virüs denilen farklı mikroorganizmaların neden olduğu grip gibi ateşli enfeksiyonlarda antibiyotik kullamının tedavi edici bir etkisi olmayacaktır. Eğer kullandığınız ilaç yalnış seçilmişse doğal olarak hastalıkta herhangi bir iyileşme de görülmeyecektir.

Antibiyotiklerin yan etkileri var mıdır?

Antibiyotikler her ne kadar mucize ilaçlar olsalar da her ilaç gibi yan etkileri ortaya çıkabilmektedir. Bu yan etkiler ağır alerjik reaksiyonlardan, karaciğer veya böbrek toksisitesine kadar farklı şekillerde görülebilir. Doktorlar, bu yan etkiler konusunda mutlaka bilgi vermeli, hastalar da soru sormaktan kaçınmamalıdır. Ayrıca her ilacın bir diğeriyle etkileşme ihtimali olduğu için – bu etkileşme yan etkilerin ortaya çıkması veya ilacın etkisinin artması ya da azalması şeklinde olabilir- hasta kullanmakta olduğu başka bir ilaç varsa bu konuda doktorunu bilgilendirmelidir. Antibiyotiklerin vücuttan atılımı çok büyük oranda karaciğer veya böbrek yollarıdır. Bu nedenle, karaciğer veya böbrek hastalarında bazı antibiyotikler kulanılamaz veya olağan dozlarda değişiklik yapmak gerekir. Aksi halde, var olan hastalığın ağırlaşması veya ilacın yan etkilerinde artma gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Sonuç olarak, antibiyotikler mutlak olarak bir hekim önerisiyle ve kontrollu olarak kullanılması gerekir. Aksi taktirde, antibiyotiklerin basit bir ağrı kesici gibi eczanelerden alınıp, kontrolsuz kullanıldığı ülkemizde dirençli bakterilerle ortaya çıkan enfeksiyonlar giderek artacak, tedavileri de giderek daha güç ve pahalı olacaktır.

ŞEKER HASTALIĞI

http://www.halichospital.com/yukle/resim/Dahiliye.jpg

Şeker hastalığı nedir ve nasıl oluşmaktadır?

Tıp dilinde diabetes mellitus olarak bilinen şeker hastalığı, ömür boyu devam eden ve pankreasın yeterli derecede insülin salgılayamamasından ve salgılanan insülinin yeterli derecede kullanılmamasından kaynaklanan kronik bir hastalıktır. Pankreas midenin hemen arkasında yer alan, insülin üreterek, ihtiyaç duyulduğunda bu insülini kan dolaşımına veren organımızdır. İnsülinin pankreastaki beta hücreleri tarafından üretilen ve kan glukoz düzeyini kontrol eden hormona verilen addır. Kandaki glukozun enerji maddesi olarak hemen kullanılmasını veya karaciğerde depolanmasını kolaylaştırır. Sağlığımız için besinlerdeki enerjinin kullanılması önemlidir. Besinlerdeki karbonhidratlar glukoza dönüşerek parçalanırlar. Daha sonra bu glukoz kana karışır ve kandaki glukoz düzeyi artmaya başlar. Yükselen kan şekeri pankreastan insülinin salınarak kana geçmesini arttırır. İnsülin glukozun hücreye girişini kolaylaştırır. Hücreye giren glukoz burada enerjiye dönüşür. Böylece kandaki glukoz düzeyi düşer. Eğer bu sistem işlemez ise kandaki glukoz düzeyi artar. Kan glukozunun düzenlenmesindeki bu bozukluk şeker hastalığını meydana getirir.

Diyabet riskini taşıdığımızı nasıl anlayabiliriz?

Normal bir insanın kandaki glukoz düzeyi 70-110 arasındadır. Eğer bu değer aç karnına 126 mg’dan büyük ya da eşit ise veya herhangi bir kanşekeri 200 mg.’ın üstünde ise diyabet tanısı konur. Kan şekerinin 110-126 mg arasında olmasına bozulmuş açlık kan şekeri denir ve bu kişilerin de diyabete geciş riski olduğundan dikkate alınmalıdır.

Kaç tip diyabet hastalığı vardır?

Başlıca iki tip diyabet vardır. Bunlar, tip 1 ve tip 2 diyabet olarak adlandırılırlar.

Tip 1 diyabet :



Ailesinde başka tip 1 diyabet hastası olması (tip 1 diyabetin kalıtsal geçişi tip 2 diyabetten daha seyrektir.)

Pankreasa zarar veren virüsler,
Vücudun kendini savunma sisteminde başgösteren ve vücuttaki insülin yapan hücrelerin tahribiyle sonuçlanan bir sorun olarak sıralanabilir.

Tip 1 diyabet hastalarında insülin salımı çok az ya da hiç yoktur. Bu yüzden tedavilerde cilt altından insülin yapılır. Buna ek olarak diyabet eğitimi ve egzersiz tedaviye eklenir. Tip 1 diyabetin belirtileri :

1. Poliori (sık idrara çıkmak)
2. Polidipsi (çok su içme)
3. Polifasi (çok yemek yeme)

Hiperglisemi ile birlikte ani gelişen ketoasid meydana gelmesi (nefeste aseton kokusu) tedaviye bir an evvel başlanmassa diyabet koması olabilir. Tip 1 diyabetin tedavisi diyet, egzersiz, insülin ve eğitim ile olur.

Tip 2 diyabet :

Erişkinlerde görülen diyabettir. Pankreas insülin üretir fakat vücut bunu gerektiği gibi kullanamaz. Daha çok 40 yaş üzeri kişilerde ortaya çıkar. Belirtileri :

Poliori (sık idarara çıkma)
Polidipsi (çok su içme)
Polifasi (çok yemek yeme)
Kilo kaybı

Plazma kan glukoz düzeyinin yükselmesi (açkarnına 126 mg’dan büyük ya da eşit olması)
Bunların dışındaki diğer belirtiler:

Yorgunluk
Vücuttaki yaraların geç iyileşmesi
Kuru ve kaşıntılı cilt
Sık geçirilen enfeksiyonlar
Bulanık görme
Cinsel sorunlar
Ellerde ve ayaklarda uyuşma
Karıncalanma
Ağız kuruluğu

Tip 2 diyabetin nedeni tip 1 diyabette olduğu gibi tam bilinmemektedir. Fakat bazı risk gruplarında görülme olasılığı daha yüksektir. Bunlar :

Yaşı 40 ve üzeri olanlar
Şişmanlar
Ailede başka diyabet hastalığı bulunanlar
Gebelik sırasında diyabet gelişen 4,5 kg. Daha ağır bebek doğuranlar
Bir hastalığın veya yaralanmanın stresini yaşayanlar
Stresli bir hayatı olanlar
Beslenme alışkanlığı bozuk olanlar

Bu risk faktörlerinden en az iki tanesi varsa mutlaka diyabet taraması yapılmalıdır. Tip 2 diyabetin tedavisi diyet, egzersiz, eğitim ve gerekiyorsa oral olarak antidiyabetik ilaçlar veya insülin ile yapılmaktadır. Bu hastalığın tedavisi ömür boyu devam etmektedir. Bu sebeple tedavi endokrinoloji, diyabet ve metabolizma uzmanı ve diyetisyen ve diyabet hemşiresi tarafından planlanması hastalık komplikasyonlarının önlenmesi açısından çok önemlidir.

GUATR

http://www.samanyoluhaber.com/images/haber/7/5/8/2/75820.jpg

Tiroid bezi nedir?

Tiroid bezi boyundaki nefes borusunun tam önünde, kelebek şeklinde hormon üretmekle görevli guddedir. Tiroid bezinin ürettiği hormonlar T4 ve T3 dür. Tiroid hormonları insan metabolizmasının hızını,vucüdun sıcak veya soğuğa adaptasyonunu, bebeklerin büyümesini, gelişimini ve zekasını, derimizin ve saçımızın kalitesini ve üreme sistemi gibi birçok vucüt fonksiyonunun hatasız çalışmasını düzenlerler. Ayrıca fiziksel veya psikolojik streslere adaptasyonumuzu diğer hormonlarla beraber ayarlarlar. Tiroid bezi yavaş veya hızlı çalışırsa sağlığımız hemen etkilenir. Yorgunluk, sinirlilik, kilo değişiklikleri, kalp çarpıntısı gibi önemli bulgular açığa çıkar. Tiroid bezinin büyümesine tıp dilinde guatr denilir. Bölgesel farklar olmasına rağmen, Türk toplumunda ortalama olarak %30 oranında guatr olduğu saptanmıştır. New York'taki Cornell Üniversitesi'nde tıp eğitimini tamamlayan Amerikan Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bölümü Şefi Doç. Dr. Selçuk Can guatr hakkında bilinmesi gerekli soruları cevapladı.

Guatr niçin oluşuyor ?

Tiroid bezi iyot maddesini ve aminoasitleri kullanarak T4 ve T3 hormonlarını üretir. Eğer o coğrafi bölgede su ve toprakta iyot az ise guatr oluşması kaçınılmazdır. Memleketimizde günlük iyot alınımı gereken miktarın tam alt sınırındadır ve Türkiye bir guatr ülkesidir. İyot en çok deniz suyunda, başta balık olmak üzere deniz mahsullerinde ve ette bulunur. İyottan fakir topraklarda yetişen sebze ve meyvalarda, buralarda büyüyen hayvanların etinde iyot miktarı az olur. İyot eksikliğinin yeni doğan bebekler üzerinde önemli etkileri vardır. İyot eksikliği bölgelerinde düşük, ölü doğum, doğuştan gelme sakatlık, sağırlık ve zeka geriliği daha sık görülür. Türkiye'de yeni doğan bebeklerin 3500'de bir tanesinde hipotiroidi olduğu saptanmaktadır. Her yeni doğan bebeğe topuktan kan alınıp tiroid testi yapılmalıdır. Bugün dünyada guatr problemini suya, ekmeğe ve süte iyot katarak çözen tek ülke ABD'dir. Türkiye'de 1 Ocak 2000 tarihinden beri marketlerde satılan tüm sofra tuzlarında zorunlu iyot takviyesi başlamıştır. Bu halk sağlığı müdahalesi ileride ülkemizde guatrın kökünü kazıyacaktır. Ancak bu durum 20 yıl gibi uzun bir süreyi gerektirecektir. Bazı guatr türleri de aileseldir. Mutasyon dediğimiz genetik bilgideki değişikler soya çekimle kuşaklar boyunca aktarılarak bazı ailelerde guatr gelişimine neden olur.

Guatrı olanlar hangi uzmanlara gitmelidir ?

Kendisinde guatrdan şüphe edilen kişiler, önce endokrinoloji, yani hormon hastalıkları uzmanına başvurmalıdır. İlk değerlendirmenizi yapacak uzman gerekli testleri ve konsültasyonları isteyerek tedavinizi düzenleyecektir.

Guatr nasıl önlenir ?

Guatrı önlemek için en iyi yol iyotlu tuz kullanmak, bol miktarda balık, midye, karides ve deniz mahsulleri yemek, tatilleri deniz kenarında geçirmektir. Kara lahana gibi guatr yapan besinlerden ve tiroidi bozan ilaçlardan uzak durmak gerekir.

İyot tüketiminin sakıncalı olduğu durumlar varmıdır?

Hipertiroidisi ve sıcak nodulü olan hastalarda iyot takviyesi ters etki yapar ve tiroid bezini daha da hızlandırır. Sessiz duran bir iç guatr hastasının iyot kullanması tiroid hastalığını uyandırır. Daha önceden sıcak nodulü veya iç guatrı olanlar iyot takviyesini kesinlikle yapmamalıdırlar. Şu an marketlerde poşetler içerisinde satılan tüm tuzlarda iyot olduğu için bu kişiler işlenmemiş, fabrikasyon olmayan tuzları alıp kullanmalıdırlar. Örneğin kaya tuzu, tuzot gibi.

Guatrın belirtileri nelerdir?

Guatr boyunda şişlik, yutkunma güçlüğü, nefes almada zorluk, sinirlilik, yorgunluk, kilo artışı, saçlarda zayıflık ve cilt kuruluğuna neden olur. Tiroid bezinin hormon dengesinin bozulması tüm organ sistemlerini, kan kolesterol seviyesini, osteoporoz gelişimini ve cinsel yaşantı ve isteği etkiler. Guatr fazla büyüdüğü zaman dışarıdan bakmakla bile belli olur. Daha küçük guatrlarda teşhiş elle muayne, kanda T4, T3, TSH seviyeleri ve tiroid sintigrafisi testleriyle konulur. Tiroid bezinin büyümesi hassas bünyeli kişilerde boğazda yumruk şeklinde büyümelere neden olur. Buna nodülleşme diyoruz. Doğru ve modern şekilde tedavi edilmeyen guatr hastalarında ilerki yıllarda nodülleşme açığa çıkar.

Endokrinoloji uzmanına guatr şüphesi ile gidildiğinde bazen sizde nodül var haberi ile karşılaşırsınız. Bu şaşırtıcı durumda akla gelen ilk soru : Tiroid nodülu ne demektir ?

Nodül bir bezelye tanesinden bir ceviz büyüklüğüne olabilen, hücrelerin kümeleşerek topluluklar yaratmasıyla oluşan hastalıktır. En ciddi nodüller soğuk olanlarıdır. Çünkü bunlarda kanser ihtimali vardır ve risk % 15'dir. Bu yüzden soğuk nodülu olanlara derhal tiroid biyopsisi yapılmalıdır. İşin püf noktası biyopsinin büyük merkezlerde, tecrübeli endokrinoloji doktorları tarafından yapılması ve alanında isim yapmış sitoloji veya patoloji uzmanlarınca mikroskop altında okunmasıdır. Biyopsi neticesi bize nodülde kanser olup olmadığını söyler. Böyle önemli bir tıbbi girişim ancak biyopsinin çok fazla yapıldığı hastanelerde ve direk ultrasonografi kontolünde yapılmalıdır.

Tiroid bezinin yavaş çalışması ne demektir?

Tiroid bezinin yavaşlamasına biz hipotiroidi diyoruz. Bağışıklık sistemi dediğimiz vucüdun mikroplarla, viruslarla, kanserle, allerjiyle savaşmasını sağlayan immun sistemdeki bir anormallik tiroid bezine karşı bir reaksiyon oluşturtuyor. Sonuçta mikropsuz bir iltahap gelişiyor ve tiroid bezi tahrip olarak yavaş çalışmaya başlıyor. Etkilenen kişilerde şişmanlama, halsizlik, yorgunluk, adet düzensizliği, ellerde ve ayaklarda şişmeler, saç dökülmesi, ciltte kuruluk ve çatlamalar, tansiyon dengesizliği ve kabızlık görülür. Zayıflama merkezine gidip aylarca diyet yapıp kilo veremeyen veya tüp bebek servisinde adet düzensizliği nedeniyle incelenen hastalarda hipotiroidiye rastlamaktayım. Hipotiroidi tedavisi L-thyroxine maddesini içeren tiroid hapı ile yapılır.

Tiroid bezinin hızlı çalışmasında nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz ?

Tiroid bezinin hızlı çalışmasına biz tıp dilinde hipertiroidi diyoruz. Hızlı çalışan tiroid bezinin teşhis ve tedavisi yavaş çalışan kadar basit değildir. İç guatr, sıcak nodül, ilaç kullanımı, tiroid iltahabı gibi birçok hastalık tiroid bezini hızlı çalıştırtır. Bu nedenleri araştırmak için hormon testleri ve sintigrafinin yapılması gerekir. Hipertiroidi metabolizmayı hızlandırarak, kilo kaybı, yorgunluk, sinirlilik, el titremesi, terleme, çarpıntı gibi belirtilere neden olur. Tiroid bezini yavaşlatıcı ilaçlar, atom tedavisi veya ameliyat yöntemlerinden biriyle hipertiroidi tedavi edilir.

Tiroid iltahabı (Tiroidit) ne demektir ?

Tıp dilinde subakut tiroidit denilen hastalıkta boyun ön bölgesinde şiddetli ağrı, yutma güçlüğü, gece terlemeleri ve ateşlenme görülür. Boğazda virüslere bağlı farinjit, larinjit, bademcik iltahabı gibi infeksiyonlardan sonra viruslar tiroid bezine geçip tiroid bezi iltahabı yani tiroidit yaparlar. Bu durum en çok Ağustos, Eylül aylarında görülür. Boyun ön tarafında ağrı, ateş, gece terlemesi, halsizlik ve kilo kaybı görülür. Tedavi iltahap giderici ilaçlar veya kortizon ile yapılır.

GÜNEŞİN ZARARLI ETKİLERİ VE DERİ KANSERLERİ

http://www.milliyet.com.tr/2007/05/23/son/resim/kleo1.jpg

Hepimizin özlemle beklediği yaz aylarında maalesef beklemediğimiz birçok olayla karşılaşabiliyoruz. Bunları kendimizden ve yakınlarımızdan uzak tutmanın tek çaresi ise bilinçli olmak ve herşeyden önce önlem almak. Bu yazıda, güneşin zararlı ışınlarının neden olabileceği deri kanserleri konusunda bilgi vermek belirtileri ve hangi durumlarda bir uzman hekime başvurulması gerektiği özetlenmektedir.

Deri kanserleri genel olarak melanom ve melanom dışı deri kanserleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Melanom en tehlikeli kanser türlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Melanom kanserinin belirti ve bulguları:

Melanom deri üzerindeki bir benin renk, ebat, görünüm olarak değişmesi ile kendini gösterir. Çoğunlukla bu değişme, bende kenarları düzensiz, asimetrik, farklı renkte ve gittikçe büyüyen yeni bir ben gelişimi; keskin sınırlı, elmas şeklinde koyu kahve veya siyah renkli (nodüler melanom) olabileceği gibi beyaz, kırmızı, mor bir kitle (amelanotik melanom) şeklinde de olabilir.

Güneş ışınlarından korunma :

Ultraviyole radyasyon olup, 200–400 nanometre dalga boyunda ışını içerir. Ozon tabakasının belirli bölgelerde incelmesiyle ve bu yarıkların devamlı yer değiştirmesiyle, güneşlenmenin en güvenli olduğu süre artık daha dar bir zaman aralığında; sabah saat 10’dan önce ve öğleden sonra saat 3’ten sonra olmaktadır. Güneşin kanserojen etkisinden korunmak için özellikle yanıklardan kaçınılması gerekir. Güneşte aşırı kalmaktan dolayı oluşabilecek yanıklar, bir an önce soğuk uygulama ile hafifletilmeli, anti-allerji ilaçları, dıştan nemlendiriciler ve kortizonlu kremler sürülmelidir.

Beyaz tenliler, kızıl saçlılar ve renkli gözlü insanlarda risk daha fazladır:

Bu kimseler güneş yanıklarına daha çok maruz kalarak, güneşin kanserojen etkisinden en çok etkilenenler arasında yer alırlar. Bazıları bu ışınlara daha dayanıklıdır. Özellikle cildi esmer olanlarda melanin pigment tabakası koruyucu görev yapar. Bu nedenle güneş ışınlarına çok kısa sürelerle, ilk gün 10 dakika, daha sonra bu süreyi yavaş yavaş artırarak akut güneş yanığı oluşturmadan vücutta bu pigment tabakasının gelişmesine olanak sağlamak gerekir. Eğer kısıtlı zamanınız varsa ve deniz kenarına gitmeyi düşünüyorsanız bu hazırlık safhasını evinizin balkonunda bile geçirebilirsiniz. Güneşten korunmak için 5–15 (spf) faktör koruyucu kullanılmalıdır. Cildi hassas olanlar 25–30 (spf) faktör kullanmalıdır.

Bu losyonlar, terleme ve ıslanmanın etkisiyle ciltten akabilir. Güneş altında mutlaka yüze krem olarak ve vücuda süt şeklinde 4 saatte bir kullanılması gerekir. Unutulmamalıdır ki, ne kıyafetler ne de piyasada satılan ürünler % 100 koruma sağlayamazlar, ancak kişisel çabalarla ve özenli bir bakımla güneşin zararları minimuma indirilebilir.



DİYABETİK ERKEK VE KADINLARDA CİNSEL FONKSİYON BOZUKLUKLARI

http://img.mynet.com/ha3/i/insulin.jpg

Ülkemizde Türk Androloji Derneği tarafından yapılan bir çalışmada erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluk oranı %64.7 olarak saptanmıştır. Sertleşme sorununa şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, yüksek kolesterol ve trigliserit düzeyi yol açabilmektedir.

Şeker hastalığı sertleşme sorununa yol açan en önemli patolojilerden biridir. Sertleşme sorunu olan hastaların % 50’sinde şeker hastalığı bulunurken, şeker hastalığı olanların % 35-70’inde sertleşme sorunu bulunmaktadır. Şeker hastalığı olanlarda, şeker hastalığı olmayanlara göre 3 kat daha fazla sertleşme sorunu olduğu tespit edilmiştir. Sertleşme sorunu şeker hastalığı olanlarda zamanla ortaya çıkan bir özellik gösterdiği gibi bazen şeker hastalığı olanların hastaneye ilk başvuru yakınması şeklindede olabilir. Kadıoğlu ve arkadaşları tarafından 1995 yılında yapılan bir çalışmada cinsel fonksiyon bozukluğu olmayan şeker hastalarında bile penis kan akımının azaldığı gösterilmiştir.

Şeker hastalığı ve sertleşme sorunu:

Bilindiği gibi şeker hastalığının tip 1 ve tip 2 şeker hastalığı olmak üzere iki tipi vardır. Sertleşme sorunu ile değerlendirilen grupta daha ziyade ’tip 2’ şeker hastalığı bulunmaktadır. İstanbul Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalı tarafından 1914 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada sertleşme sorunu olan şeker hastalarının %8.8’inin “tip 1“, %79.8’inin “tip 2“ şeker hastalığına sahip oldukları tespit edilmiştir. İlginç bir şekilde bu grubun % 12’sinde şeker hastalığı bilinmemekte ve bu hastalar tanıyı sertleşme sorunu ile başvurduğu polikliniklerde almaktadırlar. Şeker hastalarında sertleşme sorununun oluşması için yaş, hastalığın süresi ve şeker hastalığının diğer komplikasyonları (mikroanjiopati, nöropati) gibi risk faktörlerinin varlığı da önemlidir. Ayrıca şekerin kontrol dereceside sertleşme sorununun gelişimi ile ilgilidir. Benzer şekilde hba1c ile sertleşme sorunu arasında direk ilişki olduğu bildirilmiştir. Şeker hastalarında sertleşme sorununun gelişimi açısından diğer risk faktörleri ise alkol alımı ve antihipertansif ilaç kullanımı sayılabilir.

Şeker hastalarında penis atardamarları ve penis içindeki kılcal damarlar etkilenir ve sonuç olarak penise gelen kan miktarı azalır. Penis içindeki düz kası döşeyen zarın fonksiyonunun bozulması da söz konusudur. Seker hastalarında damar dışında etkilenen diğer bölüm ise penis sinirleridir. Sinirlerde morfolojik değişikliklerin yanısıra fonksiyonel kayıp da oluşur. Kadıoğlu ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada penis kökünün derin duyusunun şeker hastalığının erken döneminde etkilendiği, penis başının ise geç dönemde tutulduğu, yani sertleşme sorunu başladıktan sonra glansta duyu kusuru oluştuğu tespit edilmiştir. Ayrıca şeker hastalığı olan grupta gece ereksiyonlarınında kalitesinin bozulduğu bilinmektedir.

Şeker hastalarında sertleşme sorununa yol açan diğer bir neden, penis içi düz kas oranının azalması ve yerine bağ dokusunun geçmesidir.

Hastalar nasıl değerlendirilir?

Fizik muayene, penil bioteziometri, penis içine enjeksiyon ve stimülasyon testi, penil doppler ile penis kan damarlarının haritasının çıkarılması, gece ereksiyonlarının ölçülmesi ile değerlendirilir.

Tedavi:

İlk aşama ağızdan ilaç tedavisi, ikinci aşama penis içi enjeksiyon tedavisi ve son aşama penis protezidir. Ağızdan ilaç tedavileri arasında sildenafil, fentolamin, apomorfin, yer alır. Sildenafil ağızdan verilen ilaç tedavilerinde en başarılı olanıdır. “Tip 1“ şeker hastalarında yapılan bir çalışmada sildenafil’in sertleşmeyi sağlama ve devam ettirme konusunda oldukça başarılı olduğu, % 66 oranında sertleşme sorununu tedavi ettiği gözlenmiştir. Başka bir çalışmada “tip 2“ şeker hastalarındaki sertleşme sorununun tedavi olma oranının % 56 olduğu tespit edilmiştir.

Peyronie hastalığı ve diyabet:

Şeker hastalığında peniste eğrilikle karekterize peyronie hastalığı sık görülür. Kadıoğlu ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada 231 peyronie hastasının % 4.3’ü tip 1, %28.6’sının “tip 2“ diabet hastalığına sahip oldukları saptanmıştır.

Diabetik kadında cinsel fonksiyon bozukluğu:

Şeker hastaları olan kadınların % 20-80’inde, İstanbul Tıp Fakültesi üroloji ve detae bilim dallarının yapmış olduğu bir araştırmada hastaların % 51.3’ünde cinsel fonksiyon bozukluğu saptanmıştır. Bu çalışmada 72 şeker hastası, 60 normal insanla karşılaştırıldı. Hastaların cinsel fonksiyon bozukluk şikayetleri arasında cinsel arzu azlığı (%77), klitoral (bızır) duyarlılık kaybı (%62.5), orgazm olamama (%49), vajinal rahatsızlık hissi (%41), vajinal kuruluk (%37.5) olduğu tespit edildi. Vajinal kuruluk ve vajinal rahatsızlığın muhtemel sebebleri arasında şeker hastalığının damarlarda ve sinirlerde yaptığı tahribat sorumlu tutulurken, cinsel arzudaki azalma psikojenik faktörlere, orgazm bozukluğu ise psikojenik, organik ya da bu faktörlerin tümüne bağlı olduğu düşünüldü. İstanbul tıp fakültesi üroloji anabilim dalının şeker hastalığı olan kadınlarda yaptığı diğer çalışmada normal (aktif, sorunsuz cinsel yaşamı olan) kadınlarla karşılaştırılan diabetik kadınların genital ve vücuttaki diğer bölgelerin derin duyularında bozukluk olduğu saptanmıştır.

Tedavi:

Başta şeker seviyesinin düzenlenmesi, hormon seviyesi düşük olan kadınlarda eksik olan hormonu yerine koyma tedavisi (östrojen ya da testosteron hormonu), sildenafil, apomorfin gibi ağızdan alınan ilaçlar, klitoral vakum cihazı (özellikle klitoral duyarlılığı azalmış hastalarda) tedavi seçenekleri arasında sayılabilir.

BEYİN PİLLERİ

http://www.alisavas.com.tr/kinetra.jpg

Beyin pilleri, başta parkinson hastalığı olmak üzere pek çok hareket bozukluğunun cerrahi tedavisinde yaygın olarak kullanılan oldukça karmaşık elektronik cihazlardır.

Bilindiği gibi bütün hareket bozukluklarının başlangıç tedavisi medikal tedavi ile yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak artık ilaç tedavisine cevap vermeyen veya istem dışı hareketler gibi şiddetli ilaç yan tesirlerinin gözlendiği ileri evrelerdeki parkinson hastalarında, spazmotik tortikollis adı verilen boyun kasılmalarında, şiddetli vücut kasılmaları ile giden distoni hastalıklarında çoğu zaman tıbbi tedavi yararlı veya yeterli olmamaktadır. Bu gibi hastalarda alternatif tedavi olarak beyin cerrahisinin bir alt dalı olan fonksiyonel ve stereotaktik beyin cerrahisi girişimleri hastalara önemli yararlar sağlayabilmektedir.

Bu cerrahi girişimlerde amaç beyin içerisinde birkaç milimetre çaplı anatomik ve fizyolojik hedeflerin yerini doğru tespit edebilmek ve bu noktalardaki fizyolojik aktiviteyi etraflarındaki hayati önem taşıyan dokuları etkilemeden değiştirebilmektir. Bu değişiklik ya hedef bölgenin bir çeşit lazere benzeyen yöntem ile yakılması, bir başka deyişle “destrüktif girişim”, veya bu bölgenin bir çeşit elektrik akımı verilerek etkilenmesi, yani “modülatif girişim” ile sağlanabilmektedir.

Beyin pilleri nasıl çalışır?

Beyin pilleri, insan beyninin içerisine yerleştirilen ve ucunda polariteleri değiştirilebilir dört platinium-iridium karışımı kutbu bulunan bir elektrod, bu elektrodu esas pil cihazına bağlayan bir uzatma(extension) ve pilin kendi gövdesinden oluşan elektronik düzeneklerdir. Elektrod kısmı beyin içerisine yerleştirilmekte, bu elektrod uzantı yardımıyla cilt altından göğüs kafesinin üst kısmına yerleştirilen pile bağlanmaktadır. Pil, cihazı dışarıdan bilgisayar aracılığı ile telemetrik programlanabilen oldukça karmaşık bir elektronik modüldür. Bu cihaz programlanarak beyin içersindeki elektrodun ucundaki dört kutbun pozitif\negatif\nötr olarak değiştirilebilmesi ve pek çok değişik kombinasyonlar yaratılabilmesi sağlanmaktadır. Ayrıca verilen elektrik akımının şiddeti yani amplitüdü, frekansı yani saniyedeki verilen elektrik dalgası sayısı ve verilen akımın dalga genişliği ayarlanabilmekte, böylelikle beyinde etkilenen alanın yeri ve büyüklüğü değiştirilebilmektedir. Yukarıda tanımlanan özellikleri nedeni ile beyin pilleri insanlara takıldıklarında hareket bozukluklarının tedavisinde kontrol edilebilir, ayarlanabilir ve yan etkiler görüldüğü takdirde geri dönüşümü olan bir tedavi yöntemi olarak büyük kolaylıklar sağlamaktadır. 1970’li yılların sonunda tek bir kutbu olan ilk versiyonları ile başlanan beyin pilleri, 1902’li yılların başından itibaren yeni geliştirilen ve ucunda dört kutbu olan versiyonları ile giderek yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

VKV Amerikan Hastanesi’ndeki bu sistem, dünyanın sadece birkaç merkezinde mevcut bir sistemdir:

Hareket bozukluklarının tedavisinde hedef teşkil eden hücrelerin ve etraflarındaki hayati oluşumların yerlerinin hata payı olmadan bulunması büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda geliştirilen mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği, insan beyninin içerisine ucu iki mikron kalınlığında bir elektrod yerleştirilmesi ve bu elektrodun bilgisayar aracılığı ile ilerletilmesi ve oldukça karmaşık ve pahalı elektronik cihazlara bağlanması sureti ile beyindeki tek bir hücrenin elektriksel aktivitesinin algılanıp dinlenmesini veya bu bölgeye çok düşük elektrik akımı vererek uyanık ameliyat edilen hastaların bu uyarıya verdikleri cevabın incelenmesi sureti ile beynin fizyolojik haritasını çıkartılmasını sağlayan bir yöntemdir. Bu yöntem sayesinde bulundukları yerler hastadan hastaya en az iki-üç milimetre farklılık gösteren hedef hücrelerin yerleri 100 mikrondan daha az bir hata payı ile bulunabilmektedir. Dünyada sadece birkaç merkezde bulunan bu yöntem kullanılarak VKV Amerikan Hastanesi’nde Mart 1997 başından beri 285 operasyon başarı ile gerçekleştirilmiştir. Bu yöntem on hastaya toplam 14 beyin pili takılmıştır. Kullanılan mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği sayesimde hastalarda son derece başarılı sonuçlar elde edilmiş olup hiçbir komplikasyon ve yan etki gözlenmemiştir. Beyin pilleri genellikle yan etkilerin görülme risklerinin fazla olduğu iki taraflı cerrahi girişimlerde ikinci operasyonun etkilerinin kontrol edilebilir olması amacı ile uygulanmaktadırlar. Tek taraflı cerrahi girişimlerde lezyon yapma(yakma) işlemi oldukça başarılı sonuçlar verdiğinden ve daha ucuz olduğundan genellikle tercih sebebidir. Ancak son yıllarda beyinin subtalamik nukleus adı verilen bölgesine iki taraflı beyin pili yerleştirme operasyonunun ileri evrelerde parkinson hastalarında son derece çarpıcı iyileşme sağladığı, hastaların hemen hemen ilaç bile almaya ihtiyaç duymayacak kadar iyileşebildikleri gözlenmiştir. Bu tedavideki zorluk bahsedilen bölgenin çok küçük olması ve yerin doğru tespit edilmesinin çok güç olmasıdır. Ancak mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak bu bölgelerin hatasız tesbiti mümkün olmaktadır. Ekonomik güçlükler nedeni ile Türkiye’de bugüne dek mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak iki hastaya iki taraflı beyin pili takılmıştır ve bu hastalarda inanılması güç bir klinik iyileşme gözlenmiştir. Benzeri şekilde farklı hedeflere piller yerleştirilerek el titremelerinin, şiddetli boyun kasılmalarının ve boyun eğriliklerinin, kontrol edilemeyen ağrıların da bu yöntemle tedavisi mümkündür.

10 Kasım 2008

OKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARIN YEME ALIŞKANLIKLARI VE SAĞLIKLI BESLENMELERİ


http://img.turkmedya.tv/image/31f2852aa60daa2b25891cc74b438745/248/189

Okul öncesi dönemde aileye bağımlı yaşayan, istedikleri yapılan çocuk okula başlamasıyla birlikte yeni bir hayata başlar. Ev içindeki hayatı ve uyku düzenindeki değişikliklere paralel olarak beslenme düzeninde de değişiklikler meydana gelir. Sabah erken kalkması, okula yetişebilmek için acele etmesi gibi nedenlerle yeni oluşan beslenme düzeni, yetişkinlik döneminde değiştirmekte oldukça zorluk çekeceği olumsuz bazı alışkanlıklar kazanmasına neden olabilir.

En önemli öğün kahvaltıdır:

Okul hayatıyla birlikte çocukların beslenme alışkanlıklarında meydana gelen en önemli değişiklik kahvaltı yapmamaktır. Kahvaltı günün en uzun açlığı olan gece açlığını takip etmesi nedeniyle biten enerjinin tekrar alınabilmesi için en önemli öğündür. Araştırmalar, kahvaltı yapan çocuğun sınıf içerisindeki başarısının daha fazla olduğunu, problem çözme gibi konularda daha başarılı olduğunu ve kavrama yeteneklerinin daha iyi olduğunu; bazı araştırmalar da kahvaltı yapan çocukların beslenme yetersizliğinden oluşan hastalıklara daha az yakalandıklarını göstermektedir. Bunun dışında yapılan bazı araştırmalarda da kahvaltı yapmayan çocukların daha şişman oldukları belirlenmiştir.

Çocukların kahvaltı yapması kadar kahvaltıda yediği besinlerin içeriği de önemlidir. Kahvaltıda çabuk sindirilen, kana çok çabuk karışan şekerli gıdalar yerine süt, yumurta gibi yavaş emilen, tokluk hissi daha fazla olan ve büyüme döneminde daha fazla ihtiyacımızın olduğu proteinli gıdaları almak gerekir.


DİYETE BAŞLARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

http://www.kadiniz.com/saglik_resimleri/lokmalari-diyet-defterine-yazarak-yiyin.jpg

Özellikle bahar ve yaz aylarında kilo vermek için diyet uzmanlarına başvuran hasta sayısında üç nedene bağlı artış olduğu kaydediliyor:

1) Check up ya da by-pass sonrası kilo vermesi zorunlu olanlar
2) Doğru beslenmeyi öğrenerek sağlıklı bir yaşam sürmeyi hedefleyenler
3) Fiziksel olarak incelmek ve estetik kaygısıyla kilo vermek isteyenler.

Diyet yapan kişiler, sonuca hemen ulaşmak istediklerinden, ancak seneler süren yanlış beslenme alışkanlıkları nedeniyle bozulan metabolizmalarının bir veya iki ay gibi kısa sürede düzelmesinin imkansız olduğunu bilerek diyet yapmaya başlamalılar. Kilo vermekten çok elde edilen kiloyu korumak ve kişilerin su ile kas kaybı yerine yağ kaybetmeye yönelik diyetleri tercih etmeleri gerekiyor. Bu tür diyetler de istenen kalıcı ve başarılı sonuçlara ulaşılmasını sağlıyor.

Bilimsel anlamda ‘obezite’ ciltteki yağ dokusunun normalin üzerine çıkması halidir. Dolayısıyla bu hastalığın tedavisi yağ dokusunun normal sınırlar içerisine girmesi durumudur. Kilolarından şikayetçi kişiler çoğunlukla diyet sürecinde, birazdan aşağıda anlatılacak yanlışları uygulayarak kısa sürede yüksek miktarda kilo veriyorlar ancak yağ kaybetmiyor, su ve kas dokusunu kullanıyorlar. Böylece tedavi olmak yerine vücutlarına zarar veriyorlar.

Kilo verme süreci halk arasında bilinenin tersine daha sistemli ve uzun soluklu bir dönemdir. Multi-disipliner yaklaşımın hakim olduğu, bir çok hekim dalının ekip mantığıyla biraraya gelerek tedaviyi desteklediği bir diyet programı kişiyi istediği kiloya ulaştıracak ve hayatı boyunca uygulayabileceği yeme düzenine kavuşturacaktır.

Zayıflamak isteyen kişi hastaneye başvurduğunda ilk olarak çeşitli testlerle vücuttaki yağ oranı ve hormon dengesi ölçümleniyor. Diyetisyen kontrolünde bir hedef belirleniyor ve kişinin yeme alışkanlıkları, hastalıkları, yaşı, cinsiyeti doğrultusunda bir planlama yapılıyor. Kişi, önerilen egzersizler için Fizik Tedavi’den, psikolojik destek gerekiyorsa Psikiyatri Bölümü’den, hormonal şişmanlama söz konusuysa Endokrinoloji’den, lipid tablosu yüksekse Kardiyoloji’den destek alabiliyor. Bu departmanların işbirliğiyle sağlıklı diyet için gerekli olan multi-disipliner tedavi ve yaklaşım sağlanmış oluyor.

Özellikle kişinin daha önce herhangi bir diyeti uygulayıp uygulamadığına ise dikkat ediliyor. Çünkü sadece kulaktan dolma bilgilerle kendi kendine diyet uygulamış, yani ‘diyet öyküsü’ bulunan kişiler yüksek oranda kas ve su kaybına uğramış oluyorlar. Yağ oranları yükseldiği ve bu ağırlık metabolizmayı aşağıya çektiği için vücut daha yavaş enerji yakıyor. Bu nedenle diyetisyen kontrolünde başlanılan diyet programı da başka bir boyut kazanıyor.

“Kas kaybedilmeden hatta kazanılarak kilo verilmesi hedeflenmeli”

Diyetin hedefine ulaşabilmesi için beraberinde mutlaka önerilen bir başka etken de ‘egzersiz’dir. Kas kaybını önlemek ve vücudu hızlandırmak için bol bol spor yapılmalıdır. Uzunca süre hareket etmeyen ve az enerji harcayan vücud fonksiyonlarını düşük kaloriyle çalışmaya adapte ederek ve biraz fazla yemek yendiği zaman besinleri yağ olarak depolamaya yatkındır.

Diyete başlayarak kilo vermek isteyen kişinin asla unutmaması gereken bir nokta da eti, sütü, yoğurdu, meyveyi, sebzeyi, makarnayı eksik etmeden, her zaman her şeyi yiyebilecek olması ve diyetin bütünlüğünü sağlayabilmesidir. Çünkü hiç bir gıda tek başına, son derece karmaşık ve sistemli işleyen vücut mekanizmasının eksiksiz ve düzenli çalışmasını sağlayacak kadar mucizevi özelliklere sahip değildir. Kişi istediği beslenme düzenine ve vücut ölçülerine önce inanarak, sonra da doğru bildiği yanlışları bir uzmandan öğrenerek ulaşabilir.