Şükrü adanır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şükrü adanır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2008

Umut Yarından Sonra.... - Şükrü ADANIR

Şükrü ADANIR'IN Bütün Yazıları...>>>
-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Dünya küresel ısınmadan bahsederken, bizler hep bu konuyu öteledik. Buna gerekçe olarak, nasıl olsa Güneydoğu’nun uzun yıllar yetecek düzeyde suyunun olduğu yönündeydi. Hatta kimileri bu uzun süreyi 25 ila 50 yıl olarak telaffuz etti. Bu öngörüler çok eski değil, daha geçen yıl ifade edildi.

Ama, aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen şu an herkes kuraklıktan ve yağışların olmamasından tarım sektörünün ve dolaysıyla bu sektörden beslenen sanayi kesimi ile yapılan ticari hesapların tutmadığını görüyor.

2008’in Eylül ve Ekim aylarında yaşanacağını tahmin ettiğim ekonomik sıkıntının başta tacirler olmak üzere, bu iş üzerine hesap yapmış herkesi sıkıntıya sokacağı ve ekonomik, sosyal anlamda birçok kişiyi tüketme noktasına getireceği aşikardır. İçme suyumuz var diyelim, peki suyun sindirmeye yarayacağı lokmayı nasıl temin edeceğiz? Boş boğaza vereceğimiz su ne kadar fayda sağlayacaktır? Burada biraz düşünelim lütfen…

Büyüklerimden duyduğum kadarıyla bu toplumda yaşanan en son kıtlık döneminde, dört yıl üst üste yağış olmamış ve bundan ötürü ölen insanların sayısının hiçte yabana atılacak kadar olmadığıydı. Her ne kadar teknoloji gelişmiş olsa bile, yeraltı sularını kullanabildiğimiz bir dönemde yaşıyor olsak bile, teknolojiden ne kadar faydalanabiliyoruz? Yeraltı su kaynakları ne kadar süre yeterli gelecektir? Yeraltındaki su rezervlerini koruyacak kadar teknolojiye sahip miyiz?

Umudumuzu yarınlardan sonraya ertelemişken, bunca sıkıntının yanında hiçte gündemde olmayan bir konunun gelip gündemin en başına oturması, işleri oldukça karmaşık bir hale getirdi. Peki, bu konu ile ilgili nasıl bir önlem alınacak? Nasıl yasal bir düzenleme getirilecek? Getirilecek düzenleme 5084 sayılı yatırımların ve istihdamın teşviki hakkında kanun ile akabinde çıkarılan 5615 sayılı kanun gibi çözümden uzak mı olacak? 5084 ve 5615 sayılı kanun süresini doldurmak üzere iken, ne yatırımı, ne de istihdamı artırmadığı gibi, beraberinde haksız rekabeti getirirken alınacak önlemler hangi haksızlığı doğuracak acaba?

Geçen günlerde yapılan bir değerlendirmede, en kıymetli markalarda ilk 100 sıralamasına hiçbir Türk markası girmezken, dünyanın en pahalı markası Coca Cola 67,5 milyar dolar ile birinci olurken, sadece bir içecek ürünü markasının kâğıt üzerindeki değerinin dünyada 26 ülkenin gelirinin toplamına eşit olması, dağılımdaki eşitsizliği ve muhtemel olan bir kıtlıkta yaşanacak sıkıntının boyutunu hesaplamak mümkün olsa gerek.

Sevgili okurlar hiç bu kadar soru işareti içeren bir yazıyı daha önceden yazdığımı hatırlamıyorum. Umut yarından sonra da olsa, hala var olduğunu bilmek sevindirici olsa gerek.

Sevgiyle Kalın.

Şükrü ADANIR

OSGİAD Genel Sekreteri

3 Mayıs 2008

DİYARBAKIR TİCARET VE SANAYİ ODASI (DTSO)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Tarihimizde, Diyarbakır’ın rolünü incelersek dünya ticaret merkezlerinden biri olduğu birçok yazarın kitabında altını çizerek değindiğini görebiliriz. Yakın tarihimizde ise ticaret hacminden ötürü ekonomik kalkınmada ülkenin ilk beş vilayeti arasında yer aldığı birçok kayıtlarda görmek mümkün. Tarihi anlamda, dünyanın sayılı yapıtlarını bünyesinde barındırarak tartışmasız bir kariyeri varken, siyasi ve stratejik konumu sayesinde bölgeyi bir kenara bırakın dünya üzerinde etki bırakacak hareketlerde sonuç belirleyici olmuştur.

2008 yılında böyle aktif bir bölgeden bahsederken halen ‘kalkınmada öncelikli yöre’ diye bahsedilmesi başta bölge insanı olmak üzere bütün dünya insanlarının ne kadar içlerini sızlatıp etkiliyordur acaba? Bu soruya tabi ki herkes kendi yüreğinin muhasebesini yaparak cevaplayabilir, tabi samimiyeti de sorgulayıp bu cevabın içine katmalılar. Aslında burada eksik olan şey samimiyettir. Sözde üzüntüyü dile getirmek en kolay şey, iş icraata gelince hiçbir çabanın sarf edilmediği apaçık ortadadır. Peki, çaba sarf eden hiç mi birileri yok? Tabi ki içinin sızlamasıyla samimiyetini yüreğiyle ortaya koyanlar azda olsa yok değil. Bu vicdan savaşçıları arasında Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Mehmet Kaya ve deneyimli ekibini göz ardı edersek haksızlık yapmış oluruz.

Başkan Mehmet Kaya’nın göreve getirilmesi kısa bir dönem olmasına rağmen geldiği günden bu yana DTSO’nın misyonuna ve vizyonuna olumlu anlamda kattığı değerle birlikte bölgenin eski şanına yaraşacak şekilde DTSO’nı tarihi bir mekân ile süsleyerek imajın güncelleyip gömlek değişim sürecini tamamlamıştır.

Bu tarihi bina bir zamanlar Ortadoğu’nun en eski Tıp Fakülteleri’nden biriydi. Yıllarca medrese olarak kullanıldı, yakın zamanda Süleyman Nazif Ortaokulu, Hasanpaşa İlkokulu, Milli Eğitim Müdürlüğü gibi kurumların kullandığı bu tarihi mekânın Diyarbakır ismi ile özdeşleşmiş Fiskaya’nın tam tepesinde kayaların doğadan zorlayarak aldığı güzelliğine bu mekân ile medeniyetin sembolü olarak kayalara anlam katmıştır. Bu kadar güzel bir mekânın tarihi dokusunu bozmadan yapılan yenileme ile tarihi mekânların uzmanlarca restorasyonu yapılarak günümüze uyarlanıp hizmet amacı ile kullanılabileceğini ve bu sayede tarihimizi de koruyabileceğimizi DTSO ispatlamıştır. Bölgenin bir insanı olarak, DTSO’nın bir üyesi olarak yapılan harcamanın çok üst düzeyde yapıldığını ve bu harcamada şaibe varmış gibi yapılan söylemler benimde kulağıma gelmedi değil. Bu tür şeyler takdir etmeyi, inanmayı yitirmiş sadece saldırı mekanizmasını kullanarak basit dedikodu yöntemine başvuran çevrelerin eseridir. Peki, bu iş yapılmasaydı ve eski daracık koridorlara sıkışmış eski binada yıllarca hizmet vermeye devam edilseydi bu taşta atılmamış olurdu. Olsun atılsın meyve veren ağaç taşlanır. DTSO bu çalışma ile tarihe savurduğu modern fırça izleri bundan sonra oluşacak birçok şeye örnek teşkil edecektir.

Geçen ay DSTO öncülüğünde ortak bir basın açıklaması yapmak üzere 29 sivil toplum örgütü temsilçileri Bu tarihi mekânda başkan Mehmet Kaya’nın odasında toplandık, o odada bulunmak diğerleri için ne anlam teşkil etti bilmem ama beni anlamlandırıp oldukça derinden duygulandıran bir ruh hali yaşamama sebep oldu. Sebebine gelince bu bina Süleyman Nazif ortaokulu iken ben bu okulda 3 yıl eğitim gördüm ve başkanın yeni odası benim eski sınıfımdı, başkanın masasının olduğu yerde benim sıramdı. Tabi orda bulunanlara bu konuyu açmadım ama o kalın duvarlara bakarak bu taşların nelere şahitlik ettiğini tahmin etmeye çalıştım. Hey gidi yıllar hey yy. Bu binanın her odasının her köşesini çok iyi bilirim o eski ve yıpranmış binanın tarihi özelliğini bozmadan bu hale getiren başta sayın başkan Mehmet Kaya olmak üzere malzemeyi taşıyandan, malzemeyi kullanana, o bina için düşünenden, karşısına geçip izleyene kadar her kese ama herkese sonsuz teşekkür ederim. Sayın Mehmet Kaya deneyimli ekibiyle o otantik ortamdan ilham alarak birçok projenin altına imza atacaklarından emin ve şahit olacağımı bilmelerini isterim. Bölgemiz ile alakalı alınacak her kararda, atılacak her adımda, tepkisini dile getirebilecek, sesimiz olabilecek böyle üst bir kurumla çalışmayı bir şans olarak kabul ettiğimizi ve başarı getirecek her oluşumda DTSO’nın yanında olmaya devam edeceğimizi de bilmelerini isteriz.
Sevgiyle Kalın.

14 Nisan 2008

BÖLGEMİZ ESKİ KRİZLERİN FATURASINI HALA ÖDÜYOR

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Türkiye, biri Kasım 2000'de, diğeri Şubat 2001'de olmak üzere tarihinin en sarsıcı ekonomik krizlerini yaşadı. Büyüklerimizin anlattığı karne yıllarını bile geride bırakacak derinlikteydi kriz. Ekonomik krizin alevi, anında siyasi, kültürel, sosyal alanlara da sıçradı ve topyekün bir kriz yaşandı. Krizin faturası ise hiç adil paylaşılmadı.

***
Türkiye, hiç tanımadığı yoksulluk ve yoksunluk biçimleriyle tanışırken toplumsal bir depresyon yaşadı. Durduk yere çıkmadı elbette kriz. Miadı dolmuş bir sermaye birikiminin yerine yenisini koyma ihtiyacıydı krizi doğuran ve akabinde de enkazın külleri üstüne yeni birikim modelinin taşları döşenmeye başlandı. Ne kadar yeni bir başlangıç yapacağı ve kalıcılığı bilinmese de yoksullaştırıcı bir dışa açılma ile eski birikim modeli aşılmaya çalışılıyor. Krizin derinliğini anlatacak en iyi şey bütün göstergelerin iki yılda büyük zikzaklar çizmesi oldu. Bu zikzakları da en iyi araştırma kurumlarının yarattığı grafiklerle görmek mümkündür.

***
2000 yılından bu yana nelerin değiştiğine bakacak olursak mevcut durum başta Güneydoğu ve Doğu Anadolu olmak üzere içler acısıdır. Bu bölgeler krizin yaralarını hâlâ saramamıştır. Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) yoksulluk çalışması verilerinden yararlanarak hazırladığı rapora göre, Türkiye'de her 100 YTL'nin sadece 8.2 YTL'sini yoksullar harcıyor. Her 100 kişiden 26'sı yoksul. Türkiye'de yaklaşık 18 milyon kişi yoksullukla boğuşuyor. 2004 yılı rakamlarına göre, Türkiye'de 909 bin kişi ise gıda harcamalarını bile karşılayamıyor. Bir başka deyişle 909 bin kişi aç. Açlık sınırı 1 kişi için ayda 81 YTL. Yoksul hanelerin gelirleri kendi içlerinde de farklılık gösteriyor. 3,5 milyon yoksul hanenin yüzde 1.4'nün aylık ortalama geliri 100 YTL ve altında. Bir başka ifadeyle en dipteki 50 bin 933 hane günde 333 kuruş ve daha azı ile yetinmek zorunda.

***
Yoksul hanelerde ortalama hane halkı büyüklüğünün 5 olduğu varsayımına göre, bu hanelerde kişi başına ayda ortalama 20 YTL, günde ise 66 kuruş düşüyor. Rapora göre yoksullar, hane başına günde ortalama 11 YTL 79 kuruş harcadılar. Yani 11 YTL 79 kuruşa hem yediler, içtiler, hem ısındılar, hem de ilaç aldılar.
Kolektif kalkınmaya yönelelim
Harcamaları içinde en az payı yüzde 1,5 ile sağlık ve yüzde 0,24 ile eğitim harcamaları alırken, haberleşme ve ulaştırma harcamaları yüzde 7,5 pay aldı. Yoksullar sağlığa hane başına ayda ortalama 5,2 YTL verirken, eğitime sadece 85 kuruş ayırtabildiler. Diğer bir deyimle eğitimsizlik yoksullukla kol kola. Bu tespitler belki de yaşanan krizlerin enkazının külleri üstüne inşa edilmiş olan bu ekonominin doğal bir sonucudur. Gelir dağılımı adaletsizliğinin ortadan kalkması yoksullar açısından son derece önemli. 2004 yılı gelir dağılımı sonuçlarına göre, en yoksul yüzde 10'luk kesim gelirden 2.3, en zengin yüzde 10'luk kesim yüzde 30.9 pay alıyor. En zengin, en yoksuldan 14 kat daha fazla gelir elde ediyor. Bir zamanlar ülkemiz kendi kendine yeten birkaç ülke arasında iken, Türkiye’de açlık olmamasıyla övünürken bugün açlık ve yoksulluk rakamları ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Gelir dağılımı eşitsizliği her geçen gün arttıkça yeni yoksulların ortaya çıktığını ve mevcut durumun daha kötüye gittiğini görmek çok zor olmasa gerek.

***
Bu çıplak ve net tespitler doğrultusunda bu saatten sonra yapmamız gereken en önemli şey kolektif kalkınmadır. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu bu ülkede insanların tahammül sınırları içerisinde ortak değerler üzerinde uzlaşarak ortak noktalar tespit edip çıkış yolu bulmalıdır. Bu ortak noktalarda ekonomik anlamda beraberlikler oluşturulup bir ilki gerçekleştirme şansımızın hâlâ olduğunu düşünüyorum. Hemen şimdiden en yakınınızda bulunan kişi ve kişilere birliktelik teklifini yaparak başlayabiliriz.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

DEVLET DESTEKLERİ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
08.12.2006 tarih ve 26370 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yeni Yatırım Tebliği ile uygulamada olan ‘Yatırımlarda Devlet Yardımları’ ve ‘KOBİ’ lere yönelik uygulanan Devlet Yardımları’ tek bir mevzuat altında birleşmiştir. Peki, faydalı olmuş mudur? Fazlasıyla…. Burada dikkatimi çeken şey, Tebliğ Aralık/2006 da çıkmış olmasına rağmen, alakalı kişiler tebliğin içeriğini, sağladığı faydalar, olumsuz yanları gibi detayları bir kenara bırakın tebliğin varlığından bile haberdar değiller. Bu gün çıkın sokaktaki vatandaşa sorun, sanayi sitelerini, üreticileri, girişimcileri ziyaret edin ve daha birçok konu ile alakalı kişilerden sorun konu hakkında ya haberdar değiller, ya da detaylı bilgileri yoktur. Peki bu neyi gösterir.? Şu olasılıklar olabilir; Tanıtım eksikliği, piyasaların ihtiyacı hissetmeyişi, ya da tebliğde bahsedilen konular yetersiz görüldüğünden tarafların samimiyetsizliği. Bu üç olasılıktan biri olması beklenirken, bence daha farklı bir şey var burada. Bu şey, bürokrasinin getirdiği sıkıntıdan ötürü ülkemizde hemen her konuda danışmanlar orduları oluşuverdi. Bu danışmanların da ilgilendikleri alanda toplumda bir temel oluşmadığından yeterlilik düzeyleri tespit edilememektedir. Bence bir çoğu yeterli düzeyde değildir. Bu kanıya varmamın sebebi ise bu konularda eğitim verecek yeterli düzeyde eğitim kurumlarımızın ve akademisyenlerimizin olmadığından kaynaklanmaktadır. Tamam, insanların kendi alanında uzmanlaşması ve uzman kadrolardan faydalanmak iyi, ancak bir şeyler yapmak isteyenler yatırıma karar verebilmeleri, konuyu iyi idrak edebilmeleri için en azından basit olan şeyleri algılayabilmeli ve çözüm üretebilecek düzeyleri olmalı, aksi takdirde çok basit şeyleri sistem o kadar karmaşık ve zor bir şeymiş gibi gösterip insanları deneyimsiz ve yetkili olmayan danışmanların kucağına atmaktadır.

Bunca zamandır uygulamada olan bu teşvik mevzuatların bilinmemesinin diğer bir sebebi ise, güya kalkınmada öncelikli yörelerin başında olan Doğu ve Güneydoğu Bölgesinin bu bölgeler için uyguladığı yaptırımları samimiyetsiz ve bölgeye gönderdiği bürokratların mevcut durumu analiz edip yanlışları tespit etmesi ve devlet kaynaklarını bu yönde kullanması yerine maalesef kendilerini halka karşı hazinenin bekçileri olarak gördüğünden girişimcinin dikkatine bu yönden uzaklaştırmıştır. Bölge olarak dışarıdan gelecek yatırımcılardan umudumuzu kestiğimizden en azında bölgede iş yapan yatırımcılarımızın durumunu iyileştirme açısından bu kaynakların kullanımı sağlanmalıdır. Diyarbakır’ da bulunan KOSGEB’ in çalışanları orta oturmaktan vazgeçip halkın ayağına kadar hizmet ve bilgi götürmelidirler. Bu kurumun personel eksiği varsa Valilik diğer kurumlardan personel nakli yaparak bu kurumu çalıştırmalıdır. Burası ne Gaziantep nede Kayseri’ dir. Girişimcinin KOSGEB’ e gelmesini beklemesinler. KOSGEB’ in ne işe yaradığını bilen esnaf sayısı çok az. KOSGEB bir devrim yaratmak istiyorsa çıkıp kendilerini halka ifade etsinler, devlet onlara ek ücret ödemese bile fazladan olağanüstü bir hizmet sarf ederek bu bölgenin kalkınmasına öncülük etsinler. Yapacakları bu hizmet sorumluluklarının dışında insani kısmı daha fazladır.KOSGEB Tarafından sağlanan Devlet desteklerine baktığımızda hiçte yabana atılacak gibi değil, bu destekler sayesinde bölgede kurumsal kimliğe kavuşabilecek birçok şirketlerimiz vardır. Peki nedir bu destek;

KOSGEB Tarafından Sağlanan Devlet Destekleri
—Danışmanlık ve Eğitim Destekleri
—Teknoloji Geliştirme ve Yenileme Destekleri
—Bilişim Destekleri—Kalite Geliştirme Destekleri
—Pazar Araştırma ve ve İhracatı Geliştirme Destekleri
—Uluslar arası İşbirliği Geliştirme Destekleri
—Bölgesel Kalkınma Destekleri
—Girişimciliği Geliştirme Destekleri

İhracata Yönelik Devlet Destekleri
—Araştırma Ve Geliştirme Yardımı
—Çevre Maliyetlerinin Desteklenmesi
—Pazar Araştırma yardımları
—Eğitim Yardımları
—İstihdam Yardımı
—Yurtdışında Ofis Mağaza Açma, İşletme ve Marka Tanıtımı
—Yurtdışı Markalaşma ve Türk Malı İmajının Yerleştirilmesine Yönelik Yardım
—Uluslararası Nitelikli Yurtiçi ihtisas Fuarları Yardımı
—Yurt Dışı Fuar Katılımlarının Desteklenmesi

Bu kadar faydalı hizmetleri sunan kurumların neden olağanüstü hizmet vermeleri gerektiğini eminim anlamışsınızdır. Çünkü Ticaret eski ticaret değildir. Artık Dünyanın ticaret tekniği değişmiştir. Atalarımızdan öğrendiğimiz teknikleri deneyim kabul ederek kendimizi güncellemeliyiz. İktisat ve İşletme ilmini öğrenip buna göre ticaretimize yön vermeliyiz. Bu gün Dünyada en zor iş nedir diye soracak olursak, bence Ticaret yapmak derim. Çünkü artık ticaret yapmanız için sadece bir konuda uzmanlaşmanız yeterli değildir. İşletme, İktisat, Ticaret Hukuku, Vergi Mevzuatı, İş Hukuku, Sosyoloji, Davranış Bilimleri, Teknolojik Gelişeler, Fikri Haklar ve daha bir çok konuda uzman olmasanız bile konuya hâkim veya yabancı olmamalısınız. Bu kadar şeyi bildiğiniz ölçü itibariyle başarınız artabilir.

Sonuç olarak; Bu ülkede yaşayan insanların tümünün en azından temel haklarını bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Tamam, bir Avukat, bir Muhasebeci, bir Müşavir kadar bilgili olmanız gerekmez ancak bilmeniz gereken temel hakları sorgulamalısınız bu sizi toplumda sorumlu birey olmanızı sağlayacaktır. Mükellef olduğunuz şeyleri bilmeden sorumluluğunuzu bilemezsiniz. Bölgemizde bulunan bir çok Sivil Toplum Kuruluşu çalışma sistemini kaliteleştirip her geçen gün eğitim be bilgilendirme seminerleri düzenlemektedir. Gündemi yakından takip etmek için bu tür toplantılara katılmalıyız. Bu tür toplantılar halka açıktır. Artık bu tür kurumlara gidip ‘aylık veya yılık programınızı öğrenmek istiyorum’ diye sorgulayan bireylerin olması temennisiyle HOŞÇAKALIN.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

SİSTEMİNİZ VAR MI?

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Geçen gün internette gezinirken bir yazı dikkatimi çekti. Bu yazıda bahsedilen şeyler ilginç olduğu kadar gerekliydi. Bu yazıyı yazan DÖMEKS Satış sorumlusu Mustafa ZEYREK’in tespitlerini sizinle paylaşmak isterim. Yazı, işini iyi yapabilmek için izlenmesi gereken yolun yalnızca görevini yerine getirmenin yeterli olmadığını, ayrıca bir sistemin oluşturulması gerektiğini vurgulamaktaydı.

Evet kesinlikle yapacağımız her işte sistem oluşturmalıyız. Sistemin gerekliliğini eminim hepimiz bilmekteyiz. Ancak bu yazıda verilen örnekler bildiğimizi sandığımız şeyin aslında sadece bilmekle yetinip uygulamadığımızı görmekteyiz. Peki neydi bu örnekler?

-McDonald’sdan daha iyi hamburger yapabilir misiniz ?

-Çok kolaylıkla
-McDonald’s kadar iyi bir sistem yaratabilir misiniz ?
-Çok zorMustafa Denizli geçmiş yıllarda Almanya’ya bir futbol takımı direktörlüğü için gitmişti. Kısa sürede çok iyi sonuçlar elde etmesine rağmen bir gün beklenmedik bir şekilde işine son verdiler. Nedeni sorulduğunda Almanlar şöyle açıklamışlardı durumu;Çok iyi bir direktör ama sistem kurma anlamında herhangi bir ilerleme gözlemleyemedik\’85 Yani Denizli sadece iyi hamburger yapabiliyor diyorlardı.

IKEA firması Norveç’teki mağazalarında insanların alışverişten yorulup dinlenmek istediklerinde, sattıkları mobilyalarda bir süreliğine dinlenmelerini sağlayacak bir uygulamaya geçiyor. IKEA ürününü satmıyor, bir kimlik oluşturuyor . Bir sistem inşa ediyor, bunun yanında kalan zamanda da mobilya satıyor. Çoğu firmanın yaptığı fiyat indirimleri, klasik gazete reklamları ülkemizde belirli bir başarıyı yakalıyor ancak bu kısa süreli bir el mahareti, piyasadaki boşluğu değerlendirme bazında iyi hamburger üretmeye benzetilebilir. Norveç nüfusu 5 milyondur ve her yıl 1 milyon kişi IKEA mağazalarını ziyaret eder. Bu rakam işini iyi yapmakla sağlanabilecek bir rakam değildir.

İşini iyi yapmak olarak genel kabul gören başarı ilkesi ödev konusuna benzer. Öğrencilere ödevini yaptın mı? diye sorulur. Yaptıysa bu yeterli görülerek, başarının gerekli koşulu yerine getirilmişçesine her iki tarafta da bir tatmin duygusu oluşur. Bu tatmin duygusu yeni bir arayışın son noktasıdır. Ödev başarıda yeterli bir etken olarak görüldüğü için başarısızlık durumunda da dış etkenlerde suç aranmaya başlanır. Ödev insanları tembelleştiren bir kabuldür.

Bir esnaf bir gün şu soruyu sormuştu: Herşeyi doğru yapıyorum ama niye olmuyor? Burada, ödevimi iyi yapıyorumu kastediyordu.
Sevgiyle Kalın...

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

FUAR’A DAVETLİSİNİZ

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Genel olarak detaylarını bilmesek bile nihayet fuar kültürümüz oluşmaya başladı. 24-28 Ekim tarihleri arasında Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenmek üzere Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Fuarı’nın açılışı yapıldı.
Sosyal ve iktisadi kalkınmada en istekli adaylar arasında olan Diyarbakır için fuarların önemini her fırsatta ve her platformda dile getirmekteyiz. Bölgenin kaynaklarını dışa tanıtmak için en iyi tanıtım araçlarından biri olan fuarlar başta Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ve destek sunan sivil toplum kuruluşlarımızın yıllardır vermiş oldukları azimli çalışmaları sonucunda ulusal ve bölgesel iş camiası radarına girmiş bulunmaktadır.
Diyarbakır’da düzenlenecek fuarlar artık aylar öncesinden basında yayınlanan fuar takvimleri arasında yerini almaya başlamıştır. Diyarbakır’da 23-27 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenen Ortadoğu Tarım Fuarının sonuçlarına baktığımızda fuarı 70 bin vatandaşımız ve 800 Irak’lı işadamının ziyaret ettiğini görmekteyiz. Ayrıca Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası 8-9 Kasım tarihlerinde KOBİ Fuarını gerçekleştirerek 2007 yılını üç fuarla kapatmayı düşünmekte ve 2008 yılında da dört fuar düzenlemeyi planlamaktadır.
Kalkınmayı kendine hedef edinmiş olan Diyarbakır için bu düzeydeki fuarların oldukça faydalı olacağından bu işin mimarı olan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Mehmet Kaya ve ekibini bütün içtenliğimle kutlarım. Sayın Mehmet Kaya’nın çalışmalarını yakından takip eden ve şahsını tanıyan biri olarak kendilerinin Diyarbakır için bir şans olduğunu düşünmekteyim. Diyarbakır’ın kalkınmasını kendine kişisel hedef olarak belirlemiş bu tür insanlara ihtiyaç duyduğumuz o anı yaşamaktayız.

Bu kadar faydalı fuarları düzenleyen bir kent olarak, peki fuarcılığı ne kadar bilmekteyiz? Bu konuda her ne kadar eksik olsak bile artık fuarcılık kültürünün bölge insanı üzerinde tahakkuk ettiğinden bundan sonraki aşamasında fazla eksiklik hissedilmeyecektir. Peki bu fuarcılık nedir?

Fuar Nedir ?Fuar, ticaretle ilgili ürün yada hizmetlerin, teknolojik gelişmelerin, bilgi ve yeniliklerin tanıtımı, pazar bulunabilmesi ve satın alınabilmesi, teknik işbirliği, geleceğe yönelik ticari ilişki kurulması ve geliştirilmesi için, belirli bir takvime bağlı olarak, düzenli aralıklarla genellikle de aynı yerlerde gerçekleştirilen bir tanıtım etkinliğidir.
Fuarlarda alıcı ve satıcılar çeşitli iş anlaşmaları gerçekleştirmek üzere bir araya gelmektedirler. Zaman açısından sınırlandırılmış aktiviteler olup, çok sayıda katılımcı, bir veya birden fazla ekonomik dalın önemli ürünlerini sergilemekte ve ağırlıklı olarak sanayi toptancılarına, sanayi tüketicilerine ve büyük miktarlarda satın alanlara örnek ürünler tanıtmaktadır.
Fuarların Katılımcı Firmalar Açısından Önemi
Fuarlar mal ve hizmet üreticilerinin ve tüketicilerinin belli bir zaman ve mekân dilimi içerisinde buluştukları bir Pazar niteliği taşımakta ve fuarların belirli bir konuya yönelik olması katılımcı firmalara ‘ilgili talebi’ doğrudan, kısa sürede ve en etkili biçimde yakalama imkanı vermektedir. Bu sayede de hem satış hem de tanıtım açısından önemli kazanımlar elde edilmesini sağlamaktadır. Bu açıdan fuarlar, tanıtım kapsamlı olmakta, katılımcıların etkili satış grafiğinin birebir pazarlama ilişkileri ile artmasına aracılık etmektedir. Firmaların büyüklüğü ne olursa olsun, ticari ihtisas fuarlarına katılmak onlara, bundan sonraki çalışmalarında rehberlik edecek bilgileri toplamak, satış yapmak yada yeni ilişkiler kurmak adına pek çok fırsat sunmaktadır

Fuarlar, farklı yöre, ülke ve kültürden insanları bir araya getirmesi, bunlar arasında iletişim kurulmasına ve kültürel paylaşımlar gerçekleştirilmesine yardımcı olması bakımından önem kazanmaktadır. Fuar organizasyonları düzenlendikleri alanlara ciddi anlamda bir canlılık getirmektedir. Fuar dönemi boyunca, fuarı ziyaret etmek için başka şehir ve ülkelerden gelen katılımcı ve ziyaretçiler sayesinde kısa süreli de olsa ticari bir hareketlilik yaşanmakta ve de ekonomilere ciddi katkılar sağlamaktadır.Katılımcı ve ziyaretçilerin konaklama, yeme, içme gibi temel ihtiyaçlarını fuarın düzenlendiği bölgede karşılama zorunluluğu o bölgede faaliyet gösteren birçok işletmenin gelirinin artmasına yardımcı olmaktadır.
Ayrıca bölge halkı fuar dönemi boyunca gerçekleştirilen aktivitelere katılma şansını elde etmekte, sosyal ve kültürel aktivitelere katılabilmektedir.

Diyarbakır’ da 24-28 Ekim tarihleri arasında Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenmek üzere Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Fuarında, mensubu olduğum Ortadoğu Sanayici ve Genç İşadamları Derneği (OSGİAD) olarak derneğimizin çalışmalarını tanıtmak üzere Stand açmış bulunmaktayız. Bu standımızda genç beyinleri aramıza katmak üzere üye kabul masası isminde bir birim kurduk. Standımızı ziyarete gelen işadamlarının sıkıntılarını dinleyip ilgilenmek üzere not ettikten sonra üyemiz olurmusunuz? sloganıyla aramıza katılmasını davet edeceğiz. Bu sayede mevcut gücümüzü arttırarak bölgenin sıkıntılarını giderme adına daha geniş bir kadroya sahip olmayı hedeflemekteyiz. Bütün bölge halkını fuarı ziyaret etmek üzere fuarın katılımcılarından ve düzenleme komitesi üyelerinden biri olarak standımıza davet ediyorum. Fuarda birebir görüşerek paylaşacak çok şeyimiz ve birbirimizi tamamlama adına ortak paydalarımızın olduğuna inanmaktayım. Bu topraklarda suyun ve toprağın estetik dansı devam ettikçe yapacak çok şeyin olduğuna inanmış biri olarak bir şeyler yapmamız gerektiğine inanıyorum.
BİZ YAPMAZSAK KİM YAPACAK?

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK??

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir önceki yazımda ‘Şimdi Ne Olacak’ başlığıyla yazdığım makaleden daha sonra ‘Peki Şimdi Ne Olacak’ başlığında bir makaleyi yazacağım aklıma gelmezdi doğrusu, ancak olayların hız kesmeyeceği gibi yeni boyutlara varılacağını tahmin edebilmek çok da zor değildi. Durum hiç de iç açıcı değil.

Bölgemizde yatırımların hız kazanması için bir çok kişi ve kurum tarafından bunca çalışmalar karşısında bize sorulan sorularda ikna edemediğimiz konuların başında şüphesiz bölgenin güven ortamı gelmekteydi. Yatırımlar tabi ki başlamış değil biz bunun bir önceki aşaması olan ortamı hazırlarken birden bire, ya çıkmaz sokağa girdik, yada tekrar başa döndük. Dönüp geriye baktığımızda bunca çabanın dışında bir şeyler görünmüyor. halen imaj sıkıntımızı aşamadık, halen yerli veya yabancı yatırımcıyı bölgeye çekemedik, halen güven ortamını sağlamak adına siyasetçilerimizin 20 yıl önceki ağızla olaya yaklaştıklarını görmekteyiz, halen herkesin bölge ile ilgili bakışında şüphe taşıyan bir ifade görmekteyiz, halen demekteyiz.

Bu dakikadan itibaren biz ne tahminde bulunursak bulunalım, sayın başbakanın yapması gereken kesin bir şeyin olduğunu biliyoruz. Bu kesin olan şeyin ne olacağına dair fikir beyan etmek gerekirse temennide bulunmaktan öteye gidemeyiz. Bu temenni insanlığa fayda sağlayacak barış ve demokratik bir çözüm olmasını diliyorum.

Referandumun Ardından….

Nihayet, uzun süredir ülkenin gündeminden düşmeyen referandum Dağlıcada yaşadığımız üzücü olayların gölgesinde sona erdi. Referandum muallakta kalan bir istemi halkın taktirine sunmak iken, her ne kadar rejimin tehlikesinide bahane ederek HAYIR oyunu destekleyen CHP nin tutumunu anlamak mümkün değil. Sonuçta ne yaşanırsa yaşansın hiçbir şey halkın iradesinden üstün olmamalı, çünkü halkın istemi ile her şey şekillenmelidir. Halkın aslına gitmek varken, vekilinin vereceği kararın sağlığına inanmak hiçte inandırıcı gelmediği gibi halkın kararına da saygısızlık değil mi? Ayrıca sonuç ne olursa olsun bu ülkenin rejimi veya herhangi bir ortak değeri üzerinden siyaset yapma devri çok eskilerde kalmıştır. Halk bu tür yaklaşımları samimi bulmamakla beraber referandum sonucu ile kendi isteminin her şeyden üstün tutulması gerektiği ve rejim korkusunun olmadığını kendi oyları ile tescil etmiştir. Sonucun Ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

Sonuç olarak herkesin olayları körüklemek yerine sağduyulu davranmasını temenni ediyorum. Halkın ve devletin nabzının ne kadar hızlı atması gerektiği bu tür körükleyici fikirlerin hesapsızca savrulmasından kaynaklanmaktadır. Yüreğimiz yaralıdır. Sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Bu sıkıntıyı hep birlikte sırtlamışız. Savaş çığlıkları içinde kendimizden geçerek ‘girelim’ diye bas bas bağıracağımıza her kesimin sağ duyulu davranmasını temenni ediyorum. Her kesimi şiddet üzerinden siyaset yapmayı bırakıp, sağduyu ve geniş ufukla mutlaka demokrasi içinde çözüm üretmek zorunda.Sevgiyle Kalın.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

ŞİMDİ NE OLACAK?

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
22 Temmuz 2007 tarihli seçim kararının alınmasıyla beraber doğal olarak piyasalarda bir sıkıntı olacağı tahmin edilmekteydi. Ancak bu sıkıntının seçim sonucu ile birlikte dağılması beklenirken, alınan pozitif sonuç ve aradan yaklaşık üç ay geçmiş olmasına rağmen gittikçe artan bir sıkıntı kalıcılaşmaya ve bu kalıcılaşma ile birlikte sanki gizli bir ekonomik kriz havası yarattı.

Bu dönem içerisinde yaşanan bazı zorunlu harcamalar arasında olan tatil giderleri, eğitim giderleri ve bayram giderleri dikkate alındığında vatandaşın üç aylık süre zarfında gelirinin çok üzerinde bir borçlanma içine girdiğini görmekteyiz. ATO’nun Merkez Bankası ve BDDK verilerinden yararlanarak yapmış olduğu araştırmada Türkiye'de ailelerin tüketici kredisi ve kredi kartı borçları, gelirlerinin yüzde 25'ini aştı. 2002 yılında hane halkı borcunun harcanabilir gelire oranı yüzde 4,3 iken Mart 2007'de bu oran yüzde 25.5'e yükseldi. Ailelerin bankalar ve tüketici finansman şirketlerine 2002 yılında 6.5 milyar YTL olan borcu Eylül 2007 itibariyle 87.1 milyar YTL’ ye ulaştı. 2006 yılı sonunda 71.9 milyar YTL olan bu miktarda 9 ayda yüzde 21 artış yaşandı.

Bölgemiz itibariyle konuyu değerlendirdiğimizde, hesapsız bir şekilde yapılan harcamalar sonucunda her sektörde para sıkıntısının yaşandığı ve bu gidişat doğrultusunda Şubat 2008 de başlamak üzere bir çok firma ile ailenin iflasın eşiğine geleceği şimdiden yapabileceğimiz bir tespittir. Diyarbakır’da son zamanlarda yeni işyerlerinin olağanüstü dekorlarla açılması ve bu işyerlerinin birçoğu bölgede yeni sektörler, yeni markalar olması itibariyle piyasaların bu kısır döngüsüyle nekadar ayakta kalabileceği kafalarda soru işareti yaratmakta. Ayrıca bu yeni yatırımlar; ulusal veya çok uluslu sermayelerce perakende sektöründe yapılmakta olup, bölgeye sağlayacağı fayda sosyal düzeyde kalmaktadır. Yinede biz yerli yatırımcılar olarak bunu önemsemekteyiz. Çünkü bu tür sosyal düzeyi artıracak tesislerin yaratılmasıyla sosyal hayatın zenginleşeceği ve bununla birlikte daha farklı sektörlerdeki yatırımcıların bölgeye geleceğine inanmaktayız.

Bu sıkıntılar yaşanırken son günlerde gündemin en başında bulunan olası bir sınır ötesi harekat ile, başta bölgemiz olmak üzere ülkenin her kesiminde fazlasıyla hissedilecek bir ekonomik sıkıntının yaşanacağını düşünüyorum. Bölgenin kalkınmasında oldukça önem arz eden, Irak’ın yapılanmasında bölge işadamlarının rol alması ile ciddi düzeylere ulaşan ticaretimizin kesileceği ve böyle bir şeyin olması durumunda Irak’ta yapılan uzun vadeli yatırımların önünü keseceğinden bölge 1990’lı yıllara gerilemesi ile karşı karşıyadır. Peki sınır ötesi harekat ülkede refah düzeyini artırarak güven ortamını sağlayacak mıdır diye bakacak olursak; Türkiye bu güne kadar 24 kez sınır ötesi harekat yaptı. İlk harekat 1983’te başlayıp, 1999 yılına kadar süren bu operasyonlarda 60 km’den fazla içeri girildi. Yapılması düşünülen harekat önceden yapılan operasyonlar, ülkenin içinde bulunduğu mevcut durum ve doğabilecek sıkıntılar göz önüne alınarak karar verilmelidir. Aksi taktirde içinden çıkılamayacak ve telafisi mümkün olmayan durumlarla karşılaşılabilir ve 2002 yılından beridir birlik beraberlik içinde sürdürülen kalkınmanın askıda kalarak bizleri daha gerilere atma riski ile karşı karşıyayız.
Sevgiyle Kalın.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

NE İSTEDİĞİMİZİ BİLMELİYİZ...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir dünya düşünün.! Hayata yenik başlamak, hayata geriden başlamak, hayatta farklı muamelelere maruz kalmak. Kısacası eğitimsiz kalmak veya eşit düzeyde eğitimden faydalanamamak. Bizler durmadan kalkınmadan bahsediyoruz ama galiba bu istemimiz zamansız. Kalkınmanın oluşum devrelerini göz ardı ediyoruz. En son isteyeceğimizi ilk önce talep ediyoruz. Kalkınma sürecinde en etkili silah kuşkusuz eğitim ve eğitim kurumlarıdır. Eğitim bilimle, bilim teknolojiyle, teknoloji ise kalkınmayla doğrudan bağlantılıdır. Gelişme sürecini yaşayan toplumların kalkınma konusunda el atmaları gereken başlıca konu doğal olarak eğitimdir. Yüksek öğrenim, mesleki eğitim iktisadi gelişme ve zenginleşme yolunda ayrı bir öneme sahiptir. Küreselleşen ekonomide, eğitim ve araştırma önemli bir rekabet avantajı olarak görülmektedir. Eğitimin her konuda temeldeki taşıyıcı kolon olduğunu kabul edersek bizler toplum olarak eğitim konusunda neredeyiz? Ne yapıyoruz? ve ne yapmalıyız? gibi kesinleşmiş soruların karşısında ulusal anlamda realist tespitler yapmış kurumların verilerine bir bakalım;2006-2007 eğitim-öğretim yılında ilköğretimdeki okul sayısı 34.656, öğrenci sayısı 10.845.930, öğretmen sayısı ise 402.829';dur. İlköğretimin sadece son 5 yıllık tablosuna baktığımızda, 2002 yılından bu yana okul sayısında yaşanan azalma dikkat çekmektedir. Bu azalmanın nedeni özellikle köylerde yaygınlaşan birleştirilmiş sınıf, Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) sistemi ve taşımalı eğitim uygulamasının artmasıdır. 2002 yılından bu yana ilköğretimde okuyan öğrenci sayısı 515.000 artmış olmasına rağmen, öğretmen, okul ve derslik sayısının bu artışa paralel olarak artmadığı görülmektedir. Sürekli artan öğrenci sayısına rağmen, öğretmen sayısının aynı oranda artmaması düşündürücüdür. Bu durumun en önemli nedenleri emeklilik ve eğitimde kadrolu istihdamın azaltılarak, sözleşmeli, ücretli vb esnek istihdam uygulamasının benimsenmiş olmasıdır (Kaynak: Milli Eğitim İstatistikleri ve Eğitim-Sen verileri.) (MEB, 2007)

Eğitime bütçeden ayrılan paylar bu durumun en açık kanıtı niteliğindedir. Üstelik eğitimde bütçeden ayrılan payların ortalama %65'i personel harcamalarına ayrılmakta, eğitimin finansmanı öğrencilerin, dolayısıyla öğrenci velilerinin omuzlarına yıkılmıştır. Son yıllarda eğitime bütçeden ayrılan pay rakamsal olarak artmakla birlikte eğitimin Milli Gelir içindeki payı fazla değişiklik göstermemiştir. MEB bütçesinin GSMH ‘ ye oranı 2007 yılı itibariyle % Ɠ,39) Öyle ki, Türkiye'den sadece Eğitim Sen';in üyesi olduğu 30 milyon üyeli Eğitim Enternasyonali';nin verilerine göre, Türkiye'de Gayri Safi Milli Hasıla'dan (GSMH) eğitime ayrılan pay, sosyo-ekonomik yapısı itibariyle ülkemizin çok gerisinde olan ve çoğunun haritadaki yerini bile bilmediğimiz Barbados Adaları (%7.1), Brunei Sultanlığı (%4.8), Fildişi Sahilleri (%4.6), Kiribati (%11.4), Fiji (%5,2), Vanuatu (%7.3), Honduras (% 4) gibi ülkelerin bile gerisinde kalmıştır.Eğitim sisteminde dikkat çeken bir diğer nokta, yıllardır eğitimin kanayan yarası olan dershane sisteminin daha da büyümesidir. Dershane sistemi, bugün başlı başına bir sektör haline gelmiş ve eğitime yeterli kaynak ayrılamaması, okullarımızda nitelikli eğitim verilememesi, özel dershane sisteminin her geçen gün büyümesine ve neredeyse okullara alternatif kurumlar olarak düşünülmesine neden olmuştur. Bugün dershanelere giden öğrenci sayısı son 5 yılda sürekli artış göstermiş ve 1.071.827'ye yükselmiştir. 2002 yılında özel dershane sayısı 2.122 iken, 2007 yılında bu rakam 3.986'ya ulaşmıştır. Aynı dönemde öğretmen sayısı 19.881'den 47.621'e yükselmiştir. Dolayısıyla son 5 yılda eğitim sistemi nitelik olarak daha da gerilemiştir. Eğitimin niteliği düştükçe özel ders ve dershane sistemi büyümüştür. Bu durumun doğal sonucu olarak, eğitim sistemi ve veliler dershanelere çalışmaya başlamış, ekonomik gücü olan veliler astronomik rakamlarla çocuklarını dershaneye gönderirken, ekonomik gücü olmayan velilerin çocukları sistemin dışına itilmiştir. Bu gün eğitim sistemimizden yararlanmış yurttaşlara bakıldığında belli bir konuda eğitim almış ve bu eğitim sonucunda aldığı mezuniyet belgesi ile hayata atıldığında kaybettiği yılları sadece bir belge almak için harcadığını görmektedir. Yani kalitesiz eğitim yüzünden mesleğini yapmayan veya mesleğinde yetersiz olan milyonlarca insan bulunmaktadır.
Asgari iki okuldan biri her tür fiziki altyapı sorunu yaşamaktadır. Ortaöğretim okullarının (meslek lisesi ve liselerin)
• % 46'sının bahçesi dar,
• % 49'u kalabalık,
• % 52'si derslik sıkıntısı çekiyor,
• % 50'sinin sıra-masa-tahta türü donanımlarında eksikler var,
• % 65'i ders araç-gereci bulamıyor,
• % 66'sının tuvaletleri bakımsız,
• % 70'inin laboratuar-atölye eksiği bulunuyor,
• % 72'si hijyen sorunları yaşıyor.
• Her 4 okuldan 3'ü (% 74'ü) ödenek sıkıntıları çekmektedir. Okullar artık dönem başlarında veli ve öğrencilerden toplanan yardımlarla (harçlarla, katkı paylarıyla...) ayakta durmaktadır. 2004 ilköğretim taramasında ilköğretim için öğrenci başına ortalama 11 YTL istenirken; 2006'da ortaöğretim için öğrenci başına 15 YTL istenmiştir. (Eğitim Sen Taramaları). Yukarıdaki sorunlar ilköğretim okulları için de geçerlidir. Okulların fiziki-teknik donanımına bakıldığında ise yine çok sayıda eksiklik göze çarpmaktadır;
• İlköğretim okullarının % 82'sinde küçük yaşta yeni başlayan çocuklarla ikili kademe öğrenciler aynı binada ders görmektedir.
• İlköğretimlerin % 70'i, normal liselerin % 68'i ikili öğretim (sabahçı-öğlenci) yapmaktadır.
• Derslik başına ilköğretimde 60, liselerde 53 öğrenci düşüyor,
• Müzik odası, dil laboratuarı neredeyse hiç bulunmuyor,
• Spor salonu başına ilköğretimde 5.412 ve normal liselerde 3.334 kişi düşüyor,
• Tek bir tuvaleti ilköğretimde 117, liselerde 145 kişi ortak kullanmaktadır. 2007-2008 eğitim öğretim yılı başında eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu diğer sorunları ana başlıklar halinde sıralamak gerekirse;
• Öğrencilerin 24 kişilik sınıflarda eğitim görebilmesi için 145 bin yeni derslik yapılması gerekmektedir.
• Türkiye'de nüfusun ortalama eğitim süresi 5 yıldır.
• Okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretimde yaklaşık 5 milyon çocuk ve gencimiz, çağ nüfusu içinde olmasına rağmen eğitim hakkından yararlanamamaktadır.
• İlköğretimden yararlanamayan çocukların %70'i kız çocuğudur.
• Sınıf mevcutları büyük kentlerde ortalama 40-45 civarındadır, sınıfların kalabalık olması eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
• Ders kitaplarının içeriği bilimsel olmayan, ırkçı-gerici-cins ayrımcı öğelerle doludur;
• Yıllardır kadrolaşma eğitimin temel sorunlarının başında gelmektedir. kadrolaşmaya paralel olarak özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik, sürgünler, cezalar ve kıyımlar yaşanmakta, binlerce eğitim emekçisini mağdur edilmektedir.
• “ucuz işgücü" uygulamasına son verilmeli, bütün öğretmenler kadrolu çalıştırılmalıdır.
• Şu an Türkiye'de, bugünkü haliyle bile en az 70 bin öğretmen açığı bulunmaktadır. Bu açıklar, 24 kişilik sınıflarda tam gün eğitime geçilmesi durumunda yaklaşık 200 bine yükselmektedir.Sonuç olarak bütçeden eğitime ayrılan pay sıralamasında Türkiye, Dünya'; da 105. gelebilmektedir. Hiç kuşkusuz bu yer ülkemiz açısında oldukça dramatiktir. Bir diğer temel veriye baktığımızda aynı tabloyu görüyoruz. Dünyada öğrenci başına yapılan eğitim harcamasında 55. sırada bulunmaktayız. Nufusu bizden 4 kat büyük olan ABD' de üniversite sayısı 3 binin üzerindeyken Türkiye' de özel ve vakıf üniversiteleriyle beraber bu sayı ancak 76' dır. Türkiye toplam 41 ülkenin katıldığı Uluslar arası öğrenci başarısını belirleme proğramı (PISA) kapsamında Fen, Matematik ve okuma alanın da 41 ülke arasında 35. olabilmiştir. Yani açıkçası Türkiye'deki eğitim sisteminin Dünya';daki bilimsel gerçeklere duyarlı bir yapıyı taşımadığı tespit edilmiştir. Eğitimde sınıfta kaldığımızı söylemek sanırım yanlış olmaz. Eğitimde çağ atlamadan evvel sınıfımızı geçmemiz gerekir. Ülkenin gelişip kalkınması insan kaynağının eğitimi ile mümkündür. Eğitim hakkının Anayasanın ilk maddelerinde yer alan temel bir yurttaşlık hakkı olmasınıda göz önüne alarak Gelecekte yapacağımız atılımlar eğitim sektöründe yapılacak yatırımlara bağlı olduğunu dikkate almalıyız. Eğitim sorunlarımızı anlık ve rast gele kararlarla değil, bir bütün içinde, her konudaki kalkınmanın bir temeli olarak realist bir perspektiften ve ortak çıkarımız olarak görmeliyiz. Bugünkü ve yarınki nesiller için kaçınılmaz bir görev olduğunu unutmayalım. Biz Yapmasak Kim Yapacak. Görüşmek dileğiyle.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri
10.10.2007

NOT: Resim Uluslararası üne sahip Sürgücü'lü resim sanatçısı Halil ALTINDERE'nin 1997 de Avrupadaki "Tabularla Dans" sergisinden.

11 Nisan 2008

ŞÜKRÜ ADANIR www.surgucum.com yazarı

ŞÜKRÜ ADANIR KİMDİR?
1971 Yılında Savur doğumlu olan Şükrü Adanır halen Diyarbakır’ da Serbest Muhasebeci olarak görev yapmaktadır. Mesleğinin yanı sıra Ulasal yerel düzeyde çalışmalar yapan bir çok sivil toplum kuruluşunda yönetici sıfatıyla görev yapmaktadır. Devamı...>>>
E-mail: smsukruadanir@gmail.com
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
SÜRGÜCÜ İLE İLGİLİ YAZILARI:
4. Şükrü ADANIR'dan mesaj var.(05.10.2009)
3. Saklı Kent Sürgücü Beldesi...
2. "Bu Cennete Sahip..." Cevap:
1. Sevgili Mehmet AYAZ'A...

BÖLGESEL İÇERİKLİ YAZILARI:
28.
Ekonomik Krizden Notlar
27. Durmak Yok!... Uyumaya Devam
26. Durum Vahim...
25. Umut Yarından Sonra...

24. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO)
23. Sözde vergi affı...
22. Umut, fakirin ekmeğidir
21. Her ziyan bir öğüttür. (Outlet çadırı)
20. Düş uykudan sonra gelir
19. Paraüstü şeyler (sspe)...
18. Bölgemiz eski krizlerin faturasını hala ödüyor.
17. Devlet destekleri
16. Görünen köy...
15. Sisteminiz varmı?
14. Fuar'a davetlisiniz...
13. Peki şimdi ne olacak??...
12. Şimdi ne olacak?
11. Uzun Mehmed... Mehmet Uzun anısına
10. Ne istediğimizi bilmeliyiz.
9. Gül'ün ardından...
8. Girişimciyiz.. ama yaratıcı değiliz
7. Güneydoğu'nun parisi.
6. Samimiyete davet.
5. Resimdeki çocuk.
4. Kalkınma eğitimle başlar.
3. Diyarbakırda kriz devam ediyor.
2. Dengesiz teşvik sistemi, sıkıntıları teşvik ediyor.
1. Güneydoğu'nun para kadar imaja da ihtiyacı var.

BASINA VERDİĞİ DEMÇLER:
2. Markalaşamıyoruz.
1. Operasyonlar fuara gölge düşürdü.

HÜRRİYET YazarKafe de yayınlanan yazılarım...

8 Mart 2008

SÖZDE VERGİ AFFI...

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Diyarbakır’ın iklim sıcaklıkları tedirgin edici boyutta olsa da, oldukça güzel günler yaşamaktayız. Mart ayında olmamıza rağmen soğuk hava şartlarından oldukça uzak günleri geride bırakmanın sevinci cemrenin düşmesiyle yüzümüze yansımış bulunmakta. Doğa şartları böyleyken ülkemizde her zamanki gibi yine gündemin üst sıralarını zorlamaya çalışan bir sürü gündem maddeleri yarışmaktadır. Bu maddeler arasında önemli olmasına rağmen üst sıralarda rağbet görmeyen bir madde dikkatimi çekti. Maliye Bakanı’nın vergi politikalarının uygulanması ile ilgili, TBMM’de kabul edilen Bazı Kamu Alacaklarının Uzlaşma Usulü ile Tahsili Hakkında Kanun 20.02.2008 tarihinde 5736 sayı ile kabul edilerek, Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulmasıyla onaylanarak Resmi Gazetede yayımlanıp yürürlüğe girmiştir. Ama uzun süre tartışmalara konu olacağından eminim. Ülkemizde kanunlar çıkmadan önce, hatta çıktıktan sonra bile yapılan haberlerde bir takım basın, konuyu öyle bir işler ki toplumdaki büyük bir kesimin sıkıntılarına göre haber yapılıp okunması sağlanır ve daha sonra insanları hayal kırıklığına uğratarak hesaplarını allak bulak eder. Gerçi kanunlarda TBMM’nin gündemine gelmeden önce rengi beyaz ise çıkarken kara olur. Yani birçok kanun amacının dışına çıkartılarak toplumda gereksiz tartışmaları doğurur. Bunlardan biride 5736 sayılı Bazı Kamu Alacaklarının Uzlaşma Usulü ile Tahsili Hakkında Kanun. Kanun gündeme gelirken herkesin bildiği vergi affı niteliğinde lanse edildi. İnternetten sorgulama yaparsanız bu konu ile ilgili birbirinden farklı yüzlerce haber ve yorum görürsünüz. Bu kanunla ilgili son günlerde muhasebeciler, Mali Müşavirler ve Gelir İdaresi çalışanları açıklama yapmaktan eminim bıkmışlardır.

Söz konusu kanun yürürlüğe girdiği tarihten önceki dönemlere beyana dayanan vergilerde verilmesi gereken beyannamelere ilişkin V.U.K hükümlerine göre İKMALEN, RES’EN VE İDARECE TARH edilen vergi resim, harçlar, fon payı ve bunlara bağlı vergi ziyaı cezaları ile usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarından mahkeme ve Danıştay nezdinde dava açma, ilgisine göre İTİRAZ VE TEMYİZ süreleri geçmemiş veya ihtilaflı olup kanun yolu ile tüketilmemiş bulunanlar için uzlaşma talep edilmesi ve uzlaşma sonucu tahakkuk eden miktarın uzlaşma tarihine kadar hesaplanacak gecikme faizlerinin ilk taksidi uzlaşma tutanağında düzenlendiği ayı takip eden aydan başlamak ve 18 ayda 18 eşit taksitle binde iki oranında hesaplanacak faiziyle birlikte tamamen ödenmek şartıyla uzlaşma konu tutardan kalan alacakların tahsilinden vazgeçilir şeklinde yürürlüğe girmiştir.

Peki burada tanınan kolaylık nedir. Bu durumu taşıyan mükellef durumuna baktığımız zaman son yıllarda yarı kamu teşebbüsü olan şirketler ile bazı holdinglere beyana dayalı veya res’en salınan yüksek miktardaki vergi ve cezalarının bu yolla giderilmesi ve o cezayı alarak işledikleri suçları aklamaktır. Bu Holdingler dışında bu kanundan faydalanacak öyle kayda değer sayıda mükellef yoktur. Ayrıca her mükellef uzlaşma hakkına sahiptir. Getirilen kolaylık ise uzlaşmadan çıkan sonucun 18 ay da 18 eşit taksitle ödenmesi ve aylık binde 2 gecikme faizinin uygulanmasıdır. Daha önceden uzlaşmış veya uzlaşmaya başvuru süresini kaçırmış olanlar bu yasadan faydalanamıyor. Yani bu holdingler ile ilgili yapılan denetimler tam bitme aşamasına yaklaşmışken bu kanun çıkarıldı ki cezalar mükellefe tebliğ edilerek uzlaşmaya gelmesini sağlamıştır. Bu kanunun hemen sonunda küçük mükellefin gözünü bağlamaya yönelik olarakta: Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu kapsamına giren taşıtlarla ilgili mükellef değişikliği dışındaki vergilendirme unsurlarının herhangi bir sebeple hatalı belirlenmesi nedeniyle, 1/1/2004 ila 31/12/2007 tarihleri arasındaki dönemlere ilişkin olarak mükellefler adına ilk tahakkuktan sonra ilaveten tahakkuk ettirilen motorlu taşıtlar vergisinin; dava açılmaması, açılmış davalardan vazgeçilmesi ve 30/6/2008 tarihine kadar (bu tarih dahil) ödenmesi şartıyla, bu vergilere ait gecikme zamlarının tahsilinden vazgeçilir, şeklinde bir eklentiyi unutmayarak lütufta bulunmuşlardır.

Sonuç olarak; piyasalarda yaşanan sıkıntıya rağmen, piyasa gerçeğinden tamamen uzak olarak Maliye Bakanlığı envanter stok sayımı, tatil günlerinde bile vergi kontrolü, sektörel vergi incelemesi, izahata dayalı bürokrasi kokan istemler, asgari gelir beyanı gibi tarifeler ile mükellefin yoğun ve sıkıntılı iş yüküne yük katmaya devam etmektedir. Bir sivil toplum kuruluşu üyesi olarak, bir vatandaş olarak, bir vergi mükellefi olarak bu yaptırımlardan vazgeçilmesi veya piyasa şartlarının gerçekliliği göz önünde bulundurularak makul bir düzeye çekilmesini temenni ediyorum. Unutulmamalı ki ‘Vergi adil olduğu sürece kutsaldır.’

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

29 Şubat 2008

UMUT, FAKİRİN EKMEĞİDİR

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Şüphesiz her kentin, her bölgenin kendisine göre bazı sorunları vardır. Bu sorunlar o bölgenin duyarlı ve hassas fertleri tarafından dillendirilip sürekli gündemde tutularak itici güç olmaları sayesinde idarecilerin radarına sokularak giderilmesine çalışılır. Bu yöntem ne kadar doğru olduğu tartışılsa da en azından bizim ülkede durum böyle. Bu klasik sorun giderme yönteminin uygulanamadığı ve geçerli bir yöntemin tespit edilemediği tek bölge başta Diyarbakır olmak üzere, Güneydoğu Anadolu bölgesidir. Bölgenin ve kentin sorunlarını biz yazmaktan ve söylemekten bıktık, sizlerinde okumaktan bıktığınızdan eminim. Ama bunu dinlemekten bıkmayan bir yönetimin hala görev başında olup, fosilleşmiş bu devlet zihniyetinin bekçiliğini yapmaya devam etmektedir. 2001 yılından beri büyük vaatlerle göreve gelip, iktisadi ve sosyal kalkınmadan bahseden AKP hükümetinin Güneydoğu’ya yaptığı olumlu yönde bir değişimden bahsetmek mümkün mü? Bunu sorduğumuzda başta Sayın Başbakan olmak üzere, altyapı, yol, su, yeni okullar, sağlık alanında yaptıklarını faaliyet olarak göstermektedir. Oysa bunlar insani temel haklar olup, bölgedeki nüfus artışına göre yapılması gereken zaruri şeylerdir. Tabi yıllardır bu zaruri ihtiyaçların bile yoksun kaldığı bölgemizde birinin çıkıp bunları söylemesi çokta garip bir durummuş gibi algılanmaması doğal bir sonuç. İnsani ihtiyaçları sağlarken birde iktisadi kalkınmanın yolları yok mu? Yoksa bunu bilen birilerimi yok. Bölgemizde 2001 yılından bu yana sanayi anlamında devletin sağladığı destekler sayesinde kurulmuş bir tek tesis bile bulunamamaktadır. Devlet teşvik edici yaptırımlarının olmadığının açıkça bir örneği değil mi bu. Yardım kampanyaları ile halkı asalaklaştırma politikalarından vazgeçilerek bu bölgenin topluma entegrasyonu sağlanması ve üretime yönlendirilmesi için artık gerekli adımların atılmasının zamanı geçmek üzeredir. Piyasaların gerçeğinden uzak bir ekonomik tablo çizen sorumlu ekonomistlerin bilmeleri gereken asıl şey, halk günlük hayatında yaşadığı şeyleri anlamakla mükelleftir. Çizilen pembe tablolar yüzünden halkın, durum gerçekten öyleymiş gibi hayallere kapılıp uzun süreli borçlanmaları yüzünden şimdi içinden çıkılmaz bir döngünün içine girilmiştir. Bölgede bulunan bankalar merkezlerinin belirlediği iş hacim kotaları yüzünden halkın yastığının altındaki parayı almasını bırakın, şimdi gözlerini yastığa dikmiş durumdalar. Eminim bu ekonomik sıkıntının gerekçesini birkaç ay sonra yetkililere sorduğunuzda kendilerine hazırladıkları gerekçelerden biri olan günlük 20 milyon dolar maliyetli sınır ötesi operasyonu göstereceklerini şimdiden görür gibiyim.

Sonuç olarak, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde değişen hiçbir şey yok. Ekonomi ve sosyal yaşam düzeyi aynı, bölgenin imajı aynı, işsizlik ve yoksulluk katlanarak artmaktadır. Yıllardır TRT’nin haber bültenleri ile bölgeyi ve bölge insanını tanımış batı halkı hala bölge için önyargılı. Her fırsatta bu ülkenin her karış toprağı bizim için değerlidir diyen iş çevresinin bölgeye yatırım yapmayı bırakın, bölgeye gelip tanımaya bile niyeti yoktur. Bölgedeki iş dünyasının sorunlarını yakından bilip her fırsatta dile getirenler milletvekili olunca, her şey güllük gülistanlıkmış gibi, bölgenin fuarlarına katılıp, yaslarda boy göstermekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Yıllardır yapılması yönünde gündemde tuttuğumuz sivil ve uluslararası havaalanı, otoban, çevre yolu yapılmadığı gibi bu konuda bir ilerlemede kaydedilmedi. Organize Sanayi Bölgesi içler acısı, teşvik kredilerinde ülke bazındaki dağılımda en sonuncu bölgeyiz. 5084 ve 5615 sayılı yasalarla sözde bölge için çıkartılmış olan desteklerden olan işçi stopaj işveren hissesi desteği Asgari Geçim İndirimi ile geri alındı. Saymakla bitmeyecek kadar daha birçok sorun olduğu gibi durmaktadır. Bu kadar olumsuzluğa rağmen kaybetmediğimiz tek şeyin umut olduğunu düşünüyorum. Bu umut ile başaracağımızı umut ediyorum. Her şeye rağmen herkesin bu topluma karşı hissettiği sorumluluğu yerine getirerek sorunların bertaraf edileceğini umut ediyorum. ‘Biz Yapmazsak Kim Yapacak.’

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

8 Ocak 2008

HER ZİYAN BİR ÖĞÜTTÜR.. (OUTLET ÇADIRI)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hayal edin; Siz, Diyarbakır’ın dışında yaşayan, Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi’nde Sanayici düzeyinde yatırımı olan ve bölgeye yatırım yapmaya devam etmeyi düşünerek girişimlerde bulunmuş işadamı kimliğine sahip bir Diyarbakırlısınız.
Yıllardır ülkenin batısında ve yurt dışında yapmış olduğunuz ticaret ile edindiğiniz bilgi birikimi ve sermayeyi, hem ticari kazanç sağlama anlamında, hem de bölge insanı olmanızdan ötürü üzerinizde hissettiğiniz sorumluluktan dolayı Diyarbakır’da bir yatırım yapmayı düşünürken, ürettiğiniz bir projeyi harekete geçirmek üzere arsa tahsisi için Diclekent bölgesinde projenize uygun gelen bir şahsın mülkiyeti olan bir arsayı mülk sahibi ile anlaşıp sözleşme yaptıktan sonra çalışma ruhsatı almak üzere Kayapınar Belediyesi’ne başvuruyorsunuz.
* * *
Belediyece, talep ettiğiniz arsa üzerinde inşa edeceğiniz yapının prefabrik oluşundan ve bu arsayı kısıtlı bir süre için işgal edeceğinizden, kalıcı bir yapılaşmanın olmamasından ötürü belediyenin içinde bulunan iç kurul, organ ve teknik heyetlerin onayını alarak mevcut kanunlara uygun bir şekilde yatırımınızı inşa ederek faaliyette bulunmanızda bir sakınca bulunmadığı kanaatine varılarak bir yıllık süreli adınıza çalıştırma ruhsatı düzenlenip yatırımcıya veriliyor.
* * *
Evet, ruhsatınızı veriyor. Ruhsat nedir? Ruhsat, bir ülkenin kanunlarında belirli yeterlilik şartlarının yerine getirilmesi kaydı ile denetleyici üst kurum tarafından verilen bir izin belgesidir. Yani belirli yeterlilik diyoruz, demek ki kanunlarla belirlenmiş yeterlilik kriterlerinin yerine getirildiğinin yetkili ve bilgili kurullar tarafından tespiti yapıldıktan sonra düzenlenmesi uygun görülüp bu ruhsat verilmiştir. Ruhsat aynı zamanda tarafların sadık kalınması şartı ile düzenlenmiş bir sözleşmedir. Sözleşme yapılır ve tarafların sözleşmeye hem hukuki, hem de ahlaki anlamda sadık kalınması kaydıyla olay tatlıya bağlanır.

Tüketici yoktur

Buraya kadar her şey normal. Yatırımcı firma yapılan işlemin ve idarecilerin güvenilirliğini göz önünde bulundurarak yatırımına başlar, yatırımın bitme aşamasına yakın bir zamanda, üçüncü şahıslarla anlaşmalar, siparişler ve sözler alınıp verilmişken, bu yatırım hazır giyim ve ayakkabıcılık sektöründe perakende düzeyinde alım satım işi yapan bir grup esnafımızın tepkisiyle karşılaşır. Bu tepkinin gerekçesi; Türkiye’nin bir çok yerinde açılmış olan Outlet çadırlarında dünyaca ünlü tekstil markalarının sezon sonu mallarını bu Outlet çadırlarında çok hesaplı fiyatlardan satacağından veya çok hesaplıymış gibi bir imaj yaratacağından dolayı halkın ilgisinin buraya yöneleceği ve bundan ötürü küçük esnafın satışlarını etkileyip terk-i sanat etme tehlikesiyle karşılaşma kaygısını taşıdıklarından demokratik toplumların gereği ve insani hakları olan tepkilerini meslek örgütlerini de bünyesinde barındıran Esnaf Sanatkarlar Odaları Birliği ile Ticaret ve Sanayi Odası gibi üst kurumların öncülüğünde itirazda bulunarak bu haksız rekabetin yaratılmaması için yatırımın durdurularak iptal edilmesini talep etmişlerdir.
* * *
Taraflar birkaç karşılıklı görüşme ve basına vermiş oldukları demeçlere rağmen belli bir anlaşma sağlanamadığından, itiraz eden taraf şehrin idarecilerine başvurarak bu sorunu çözmeleri için yardım talep etmeleri sonucunda 02.01.2008 tarihinde Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi salonunda Sayın Büyükşehir Belediye Başkanı Av.Osman Baydemir başkanlığında oluşan bir heyet ve çadırın oluşmasından rahatsız taraflar ile yatırımcının bir temsilcisinin bulunduğu bir toplantı yapılır.

Toplantıda itiraz eden taraflarca haksız rekabetten ve doğuracağı olumsuzluklardan bahsedilerek Outlet çadırının iptal edilmesi talep edilir. Yatırımcı firmanın sözcüsüne söz verilir, daha sonra karara geçilir. Kararla, Outlet çadırının oluşumuna itirazda bulunanların gerekçelerinin haklılığından yana tavır konularak iptaline ve yatırımcının uğradığı zararın giderilmesi için hukuki ve ahlaki anlamda giderilmesine karar verilir. Oysa diğer taraf yani tüketici, dediğimiz halk yoktur orada. Orada alınan karar ile belki de tüketici yeni açılacak hesaplı ve kaliteli ürünleri bünyesinden bulunduracak bir alış veriş merkezinden mahrum bırakılıyordu. Ama kimse sözleşmeye bağlı kalmayan, sözünde durmayarak sözleşmeyi, sözü bozan tarafın yaptığı hatadan bahsetmedi, Sözünde durmayan taraf olan Kayapınar Belediyesi’nin bu kararı bozarken, ticari hayatı etkileyeceği iddia edilen yatırımı iş dünyasının temsilcileri olan Esnaf Sanatkârlar Odaları Birliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın görüşünü almadığını yalanlamadı, nasıl olur da böyle bir yatırımda bu tür önemli kurumların görüşünü almaz. Şimdi tepki doğduğunu fark edince her ne kerametse bu kurumların görüşünü dikkate alarak yatırımı iptal ediyor.
İlişkilerde kopukluk
Eminim bu tür kurumların görüşünü en başında almış olsaydı böyle bir sonuç doğmazdı. Bu da belediyelerimizin sivil toplum kuruluşları ile olan ilişkilerindeki kopukluğu ortaya koymuyor mu? Bölgemizde faaliyet gösteren Migros, Caarfour, Bim ve alışveriş merkezlerimiz ne kadar meşru ise bu yatırım da bölge insanı tarafından yapılacak meşru bir yatırım olacaktı. Eğer bu yatırımda ucuzluktan dolayı piyasayı olumsuz etkilenmesinden bahsediliyorsa Migros, Caarfour, Bim gibi mağazaların oluşumunda da tepki gösterilmeliydi. Peki doğru olur muydu? Kesinlikle hayır. Çünkü her platformda söylediğimiz bir şey var, oda şudur: Zaman değişti, bölgesel ticaret deneyimimizi evrensel ticaret anlayışı ile formatlayarak kendimizi güncel tutmalıyız. Biz bölgesel düşünüp evrensel yaşamaya çalışıyoruz, oysa evrensel düşünüp bölgesel yaşamalı ve doğruları bulma adına kendimizi sürekli eleştirmeliyiz.
* * *
Ben kendimi bildim bileli yerel ismi çarşıyaşevıti olan bir çarşımız vardır. Ben de yıllarca oradan alışveriş yaptım ve hala yapmaktayım. Peki o çarşıda ticaret yaparak ekonomik anlamda büyüyüp sanayileşip ayakkabı veya giyim sanayisinde faaliyet gösteren esnafımız var mı?, veya kaç tane var? Kendini yenilemeyeceksin ve sonra neden başkası gelip benim pazarıma el uzatıyor diyeceksin. Yok böyle bir şey, bugün gelmezse yarın başkası gelir. Kapitalizmin uyguladığı ticaret anlayışında kurallar zor olduğu kadar acımasızdır aynı zamanda. Tamam ülkede ekonomik krizler yaşandı, esnaf sıkıntılara düştü, bu açıdan aradan sıyrılıp büyümenin çok zor olduğunu biliyorum. Ancak bu yatırımın durdurulması için ortaya konulan örgütlenme ve birliktelik sermaye anlamında, iş birliği anlamında oluşsaydı adım gibi eminim, çünkü bölgemin esnafını iyi tanıyorum. Şu an Diyarbakır ayakkabının, tekstilin sanayi merkezini oluşturan bir konumda olurdu.
* * *
Belediyelerimizin çalışmalarını yakından takip eden biri olarak ne kadar verimli işler yaptıklarını ve her projelerinde yanlarında olarak her ortamda takdir etmişimdir. Ancak bu uygulamanın yanlış olduğunu düşünmekteyim. O toplantıda tüketici de olmalıydı, eğer biz halktan yetki almış vekilleriyiz diyorlarsa, karşı tarafın da olmaması gerekirdi. Tıpkı ilk gün taraflar olmadan kendilerini yetkili görüp ruhsat vermeye karar verdikleri gibi. Çünkü adalet tarafların sayı çokluğuyla veya tepkinin büyüklüğünden korkularak dağıtılmamalı. Adalet dağıtılırken çoğunluk karşı gelse bile belirlenmiş kurallar göz önüne alınarak hak sahibine teslim edilmeli. Bu ziyanı bir öğüt olarak kabul edip, bir daha tekrarlanmamasını temenni ediyorum.
Samimi değilsiniz demezler mi?
OSGİAD’ın kuruluşundan bu yana diğer SİAD’larla birlikte söylediğimiz bir şey var; gelin bölgeye yatırım yapın çağrısı. Bu çağrılarımız karşısında bölgeye yatırım yapmaya geleceklere bedelsiz arsa, ucuz iş gücü, ucuz enerji gibi imkanlardan bahsederken bölge insanı olan ulusal ve uluslararası düzeyde edindiği referanslarla iyi bir imaj birikimi olan İlhanlı Gourup gibi bir yatırımcımızın bu çağrıları dikkate alarak çok büyük bir yatırımı yapmak üzere bir ön yatırım olarak gördüğü Outlet çadırı projesinde maddi anlamda, zaman kaybı anlamında, manevi aşınma anlamında veya grubunun imaj kaybı olarak gördüğü bu engellerden sonra kafasında oluşan soru işaretlerini nasıl gidereceğiz? Bize demez mi ki çağrılarınızda samimi değilsiniz. Bize demez mi ki sözleşmeyi bozarak sadık kalmayan taraf siz oldunuz. Ama bu firmanın Diyarbakır’ı hepimiz kadar çok sevdiğinden eminim, bu sevgisi ile yaşadığı bu tatsız olayı etkisiz kılacaktır diye düşünüyorum. Sürekli umut taşıyan biri olarak Belediyelerimizin böyle bir hatayı bir daha yapmayacakları umudunu taşıyorum. Umut her şeydir. Çünkü Korkarsan tutsak, umut edersen özgürsündür.

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

2 Ocak 2008

DÜŞ UYKUDAN SONRA GELİR

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sevdiklerinizle birlikte, mutlu huzurlu bir yıla başlangıç yapmanızı ve tüm yılınızın aynı güzellikte geçmesini diliyorum.

Geride bıraktığımız 2007 yılını iktisadi kalkınma ve sosyal düzey yönünden analiz edecek olursak; Yaptıklarımız ve yapamadıklarımız başlıkları ile değerlendirmemiz gerekirse, maalesef yıllardır sadece yapamadıklarımız başlığı altında uzunca bir listeyi görmeye devam etmekteyiz.
Yaptıklarımız diye kabul ettiğimiz şeyler, aslında küresel gelişmenin getirdiği doğal sonuçlar, yani ortada yönetimin yaptığı bir şey yok. Evrensel teknolojik gelişme ve bölgemizdeki nüfus artışı ile ulusal ve çok uluslu markaların pazar sıkıntısı çekmesiyle bölgemizi rotalarına sokmaya başladılar.

Bu tür firmalar bölgeyi halen güvensiz gördüklerinden pazara girişleri tamamen risksiz düzeyde kalmıştır. Hiçbir firma bölgeye ciddi düzeyde yatırım yapmayı göze alamamaktadır. Bayilik sistemi ile bütün riskleri bölge girişimcilerinin sırtına yükleyerek, tamamen perakende düzeyinde bölgede bulunmaktadırlar.

Hiç biri sanayi anlamında bir yatırım yapmış değil, yani sadece gözlerini Güneydoğu’lu tüketicinin cebindeki paraya diktiler. Aslında bu firmaların bölgeye gelişleri ilginçtir. Risk taşımamalarına rağmen anlaşılmaz bir tutum sergilediler, Halen bölgeye gelmek istemeyen bir çok firma bulunmaktadır. Gelenlerde rakiplerinin gelmiş olmasından ötürü pazara ne sahip olma nede gözden çıkarma zihniyetiyle geldiler.

Peki bu tür firmalar böyle bir tutum sergilerken, bölgede yıllardır küçük düzeyde faaliyet gösteren, kendini güncel tutup çağı yakalayarak büyümeye çalışıp belli bir başarı elde etmiş yerel firmalarımızdan olan perakende sektöründeki süper market düzeyindeki girişimcilerimize haksızlık yapılmıyor mu? Çünkü piyasadaki haksız rekabetten dolayı eşit şartlarda olmadıklarını düşünmekteyim.Şartlar çok değişti artık önemli olan KATILMAK değil, önemli olan KAZANMAK’tır.

Bu süper marketlerimiz bir zamanlar mahallelerimizdeki küçük bakkal dükkanları iken girişimcilik ve yaratıcılık ruhlarını hareketlendirerek kendilerini bir düzeye getirdiler, bölge insanından kazandıklarını tekrar onlara sunmak üzere işlerine yatırdılar bu yatırdıkları müşterilerine kaliteli, ekonomik, fiziki anlamda daha modern, güvenilir hizmetler sundular. Yıllardır bize küçük dükkanlarının kıt kanaat imkanlar ile açtıkları veresiye ismi altında krediler ile bize güvendiler ve yatırımlarına devam ederek güvenmeye devam ettiler. Bildikleri en iyi işi daha iyi yapmaya devam ettiler. Piyasa şartlarının eşitsizliğinden ötürü her geçen gün yaşadıkları sıkıntılarda katlanmaya başlamışken, benim hep hayal ettiğim şeyi yaptılar, örgütlenme, evet kesinlikle zaman kaybetmeden daha çok büyüyüp pazarlarına sahiplenme, pazarda lider olmakları için örgütlenip birlikte büyümeyi ortak payda olarak görmeleri beni son derece sevindirdi.

Yakın bir tarihte hepimizin bildiği ünlü markalarımızdan olan süpermarketlerimiz GÜNEYDOĞU PERAKENDECİLER DERNEĞİ çatısı altında 13 firma ve 25 mağaza ile ortak hareket etmek üzere bir dernek kurup, sivil toplum kuruluşlarını ziyarete başladılar, geçen hafta OSGİAD’ı ziyaret ederek birliktelikleri hakkında bizi bilgilendirirken müthiş sevinip, sonsuz umutlandık. Bölgedeki paranın bölgede kalarak sirkülasyon sağlanması açısından, yatırıma dönüşmesi açısından, bu süpermarket mağazalarımızı oldukça önemsemeliyiz. İnanıyorum ki, bu birliktelik bir veya birkaç ünlü ulusal marka yaratacaktır. İnanıyorum ki; toplu mal alımı ile hesaplı ürünlerin merkezi olacaktır. İnanıyorum ki, sattığı malların üretimini yaparak sanayileşme yolunu izleyecektir. Neden olmasın, neden, Konya, Gaziantep, Yozgat, Kayseri de oluşan bu tür firmalardan daha kötü şartlara sahip değiller, hatta bazı konularda avantajlı olduklarını bile söyleyebiliriz.

Bu birlikteliği desteklemeliyiz. Bu desteği herkes kendisince belirleyebilir. Biz OSGİAD olarak her konuda omuz vererek destek olmaya hazır olduğumuzu bilmelerini ister, tescillenmiş başarılarının devamını dileriz. Bölgemizi ve bizleri güvensiz kılan zihniyete karşı bu tür oluşumlarla ne kadar güvenli ve ahlaki bir yapımızın olduğunu hissettirerek bu tür zihniyetleri mahcup ve mahkum ettirebiliriz.

Bölgeye yatırım yapmayı, bölgeyi uygun hale getirerek cazibe merkezi yapmayı Kürt sorununa endeksleyen zihniyeti taşıyanların geçmişten hiçbir ders çıkarmadıkları apaçık ortadadır. Bakıyorum halen Kürt sorununu çözmeden bölgeye yapılacak yatırımların bir başka ülke topraklarına yapılmış yatırım gibi görenlerin, bölgeyi sahiplenmekten çok gözden çıkarmaktır.
Bizler nasıl birinci Dünya savaşında, Kurtuluş savaşında bu ülkenin her karışına sahip çıktıysak, yine çıkarız, nasıl her karış toprağı kutsal sayıp sevdiysek yine severiz. Kendimizi Türkiye’nin asli unsurları olarak görüp, ortak değerlerimiz olan bayrağımızı, ulusumuzu, devletimizi sevdiğimizi geçmişte atalarımız yaptıkları ile ölçülmelidir.

Bölgeye yatırım yapmayı bırakın bölgeyi ziyarete dahi gelmemiş bir çok ulusal firmalarımız var. Bu tür firmalar reklam kampanyalarında ulusalcılık, milliyetçilik gibi değerleri fon olarak kullanıp bunun üzerinde ticari faaliyet sunarken bölgeyi ve bölge insanını tanımaya gayret göstermeyip güvenmemeleri samimiyetsizliklerinin net bir tespitidir. Gelip görmeden, risk almadan, güvenmeden sahiplenmek sadece tribünlere söylenen kocaman bir palavradan başka bir şey değildir. Bu ülkede yaşıyorsak risk üstleneceğiz, güveneceğiz, tanıyıp sevmeliyiz birbirimizi, aksi takdirde kendi, kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmış olamayız. Yıllarca yaptığımız gibi….

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri
02.01.2008

15 Aralık 2007

MARKALAŞAMIYORUZ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
DİYARBAKIR - Türk Patent Enstitüsü (TPE) verilerine göre 2007 yılı Ekim ayına kadar bölge illerinden bin 683 markanın tescillenmek için başvuruda bulunduğu belirtildi. Yapılan başvurulardan bin 68’i tescillendi. Ortadoğu Sanayici ve Genç İşadamları Derneği (OSGİAD) Genel Sekreteri Şükrü Adanır, markalaşma konusunda eğitim verilmesi gerektiğini söyledi.

İllere göre başvuru

Bölgesel geri kalmışlık markalaşma konusunda da kendini gösteriyor. Bölge illeri markalaşma başvuruları ve tescilli marka sıralamasında diğer illerden geride seyrediyor. TPE verilerine göre 2007 yılı Ekim ayına kadar bölge illerinden bin 683 markanın tescillenmek için başvuruda bulunduğu belirtilirken, yapılan başvuruların bin 68’inin onaylandığı ifade edildi. Bölgeden yapılan başvuruların bin 165’ini Gaziantep yaparken, yine en çok Gaziantep markaları tescillendi.
Diyarbakır’dan yapılan 161 başvurunun 74’ünün, Şanlıurfa’dan yapılan 141 başvurunun 101’inin, Mardin’den yapılan 76 başvurunun 54’ünün, Batman’dan yapılan 54 başvurunun 33’ünün, Adıyaman’dan yapılan 45 başvurunun 21’inin, Siirt’ten yapılan 15 başvurunun 9’unun, Şırnak’tan yapılan 17 başvurunun sadece birinin ve Kilis’ten yapılan 9 başvurudan 7’sinin tescillendiği kaydedildi.

Eğitim çok önemli

OSGİAD Genel Sekreteri Şükrü Adanır, markalaşmanın yetersiz olduğunu belirterek, markalaşma ve kurumsallaşma fikrinin henüz oluşturulamadığını ifade etti. Markalaşma fikrinin oluşturulması için eğitim çalışmalarının yapılması gerektiğini kaydeden Adanır, “Eğitim verilmesi çok önemli. Çünkü birçok esnaf markalaşmanın getirilerini bilmiyor. Bugüne kadar KOSGEB’in de ne olduğunu bilmiyorduk. Ancak, zamanla öğrendik ve faydaları tartışılmaz diyoruz. Markalaşma fikrinin de KOSGEB fikri kadar aşılanması, sivil toplum örgütlerinin bu konularda komisyonlar oluşturup, çeşitli eğitim çalışmaları yapması gerekiyor” dedi.KOSGEB’in markalaşma için destek verdiğine dikkat çeken Adanır, “Bu destekler tamamen hibe destekleridir. Geri ödemesi yok. Markalaşmak için bunlardan faydanabilirler” diye konuştu.

Bölge müdürlüğü açılmalı

Markalaşmak için TPE’nin Diyarbakır’da bölge müdürlüğü açması gerektiğine işaret eden Adanır, başvuru yapmak için Gaziantep’e gidilmesi gerektiğini, bunun da ciddi külfetlere neden olduğundan işletme sahiplerinin vazgeçtiğini vurguladı. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın (DTSO) TPE bölge müdürlüğünün Diyarbakır’da açılması için başvuruda bulunduğunu anlatan Adanır, girişimlerin olduğunu ve söz konusu durumun takipçisi olduklarını aktardı.

Bölgede markalaşmayı hak eden birçok firmanın olduğuna değinen Adanır, “Başvuru yapmayıp da tescillenmeyi hak eden çok firma var. Özellikle mermercilik ve mobilya sektöründe çok kaliteli firmalar oluştu. Bunlar kurumsallaşma sürecini takip ederlerse markalaşabilirler” dedi.

08.12.2007
www.guneydoguekspres.com

OPERASYONLAR FUARA GÖLGE DÜŞÜRDÜ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
DİYARBAKIR - Ortadoğu Sanayici ve Genç İşadamları Derneği (OSGİAD) Genel Sekreteri Şükrü Adanır, sınır ötesi operasyon konusunun Diyarbakır’da düzenlenen 6’ıncı Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Fuarı’na gölge düşürdüğünü söyledi.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nca düzenlenen ve Valilik, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı, Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği, Büyükşehir Belediyesi, Yenişehir Belediyesi, Dicle Üniversitesi, Ticaret Borsası ve sivil toplum kuruluşlarınca desteklenen 6’ıncı Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Fuarı’na beklenen ilgi gösterilmedi. OSGİAD Genel Sekreteri Şükrü Adanır, sınır ötesi operasyon ve ekonomik ambargo konularının kamuoyunda olumsuz etki yarattığını belirterek, hem bölge, hem de Ortadoğu’daki işadamlarının fuara ilgisinin beklenen düzeyde olmadığını söyledi.

Fuara gelen ziyaretçi sayısında düşüş olduğunu kaydeden Adanır, özellikle kuzey Irak’tan gelen işadamları sayısında yüzde 120 düşüş olduğunu kaydetti. Kuzey Irak’tan 2 bin civarında işadamı beklediklerini ancak şu ana kadar 400 işadamının fuarı ziyaret ettiğini dile getiren Adanır, “Mayıs ayında yapılan fuara Kuzey Irak’tan 800 işadamı gelmişti. Bu fuarla sayıyı ikiye katlamayı düşünüyorduk. Ancak beklediğimiz olmadı” dedi.

Sınır ötesi operasyon ve ekonomik ambargo konularının, Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını boşa çıkaracağından endişe duyduklarını aktaran Adanır, “Kuzey Irak’ta çalışan işadamlarının çoğunluğu Diyarbakırlı. Bu tür söylemler ve ambargolar Diyarbakır’a zarar verir” diye konuştu.

Türkiye’nin doğu ve batısının farklı düşündüğünü kaydeden Adanır, doğuda sınır ötesi operasyon konusuna tepki gösterildiğini ancak batı söz konusu durumun tersinin düşünüldüğünü vurguladı. Bölgede yaşayanların geçim kaynağının Habur Sınır Kapısı’na dayalı olduğunu ifade eden Adanır, “Sınır ötesi operasyon ve Habur Sınır Kapısı’nın kapatılmasına yönelik söylemler nedeniyle ekonomik olarak bölge darbe aldı. Bu söylemler uygulanırsa daha çok zarar görülecektir” dedi.
Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) de yersiz açıklamalarda bulunduğuna dikkat çeken Adanır, “TÜSİAD’ın sınır ötesi yapılsın söylemi kalkınmış ülkeler içindir. Ancak Türkiye kalkınma aşamasında olduğu için bu tür söylemler yanlıştır. Ayrıca TÜSİAD üyelerinin yatırımları batıdadır. Bölgede yaşanacak olaylar onlar için risk oluşturmuyor. Söylemler tek taraflı, piyasa ve mevcut gerçeklikten uzaktır” diye konuştu.

Fuarda Gazetemize ilgi

Öte yandan fuarı gezmek için gelen ziyaretçilerin Güneydoğu Ekspres Gazetesi’ne olan ilgisi dikkatlerden kaçmadı.

27.10.2007
www.guneydoguekspres.com

13 Aralık 2007

PARAÜSTÜ ŞEYLER (SSPE)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sevgili Okuyucular; Bu gün size paraüstü bir şeyden bahsetmek istiyorum. Evet, paraüstü, konuya girmeden evvel bir öykü ile başlamak istedim. Gerçek bir öykü, küçücük bir yüreğin öyküsü;
Kahramanımız Furkan Meşe, Furkan 1999 yılının o karmaşık günlerinde barışın ve kardeşliğin özlemini çektiğimiz esnada, ailesi tarafından barış için ekilmiş bir tohum gibi Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde dünyaya gelir.
Her bebek gibi 9 aylıkken kızamık aşısı olur. Furkan ailesine getirdiği mutluluk bereketi ile her geçen gün bu dünyayı tanımaya çalışırken 2004 yılında İstanbul’a taşınırlar. Ailesi yeni yerleştiği bu dünya şehrinde algılayamayacağımız düzeyde hayalleri vardı. Bu hayalleri gerçekleştirmek için bir yandan hayallerinin yol haritasını çizerken, ailenin mutluluk bereketi olan Küçük Furkan’ın okul çağına geldiğini fark ederler.
Furkan yaşıtlarına göre daha zeki olduğundan normal zamanından bir yıl önce Pendik Kaynarca’daki Yıldırım Beyazıt İlköğretim Okulu’na kaydedilir. Küçük Furkan için yeni bir dönem başlamıştı, bu dönem hayat ile tanışma adına toplum ile yapacağı ilk sözleşmeydi okul. Okulu bir sözleşmeden ziyade yeni keşfettiği bir oyun türü veya bu yeni oyunda ona eşlik edecek arkadaşlarının toplanmış olduğu bir yer olarak görüyordu.
Birinci sınıfın ilk yarıyılının sonlarına doğru yaklaşırken küçük Furkan yeni keşfettiği bu oyunu yeni algılamaya başlamıştı. Artık bu oyunun kurallarını öğrenmeye başladım diyecekken, yarıyıl karnesini almaya 15 gün kala birden rahatsızlandı. İlk önce yemek masasında başı öne düşer. Sonra bu istem dışı durum artmaya başlar. Birkaç gün sonra unutkanlık, hafıza kaybı derken yeni alıştığı oyundan alınarak kendisine yeni bir oyun alanı tahsis edilir, yatak.
Bu alanda tek kural hareketsiz yatmak ve yatmak. Doktorlar başta teşhis koyamaz. Belinden sıvı alınıp incelendiğinde sonuç ortaya çıkar. Subakut Sklerozan Panensefalit (SSPE) halk arasındaki ismi Bayat Aşı
Furkan artık yeni oyun alanında hareketsizce yatıyordu. Küçücük yüreğinde biriktirdiği hayallerini ailesinin gözlerinin içine anlamsızca bakarak nakil etmeye çalışıyordu. Her şey askıya alınmıştı ama her şey, Küçük Furkan’ın okul çantası, önlüğü, oyuncakları, yiyemediği çikolataları, yamuk yumuk çizdiği harflerin olduğu defter, çizgi filmleri ve her şey. Oyun oynarken saçlarında ve boynunun altındaki ter çoktan buharlaşıp kaybolmuştu.
Rahatsızlanmasından yaklaşık bir yıl sonra 15 Ekim 2005 tarihinde bu dünyaya veda ederek bir daha açmamak üzere gözlerini kapatır küçük Furkan. Artık her şey geride kalmıştır. Sabırsızlıkla beklediği Shrek 2, Shrek 3, Herri Poter son serileri gibi animasyon filmlerini izleyemeyecek, Ailesinin hayallerini bölmeyi bir kenara bırakın var olmalarını anlamsızlaştıracaktı istemeden. Ama toplum ile yaptığı ilk sözleşmesinde sözleşmeyi ihlal eden taraf o değildi. O her şeyi ile sadık ve dürüst davranmıştı. Sosyal Devlet ismi ile üstümüzde örülmüş çatıda açılmış delikleri görememişti. Ve o kocaman deliklerden yıkarı doğru süzülerek melek olmak üzere başka bir âleme göçmüştü Küçük Furkan.
Evet sevgili okuyucular, Küçük Furkan’ın hikayesi böyle, daha anlatmaya değer yüzlerce hikaye var. Uzun süreden beridir ülkemizde gündemde olan bu hastalık başta yöneticiler olmak üzere bu hastalıkla karşılaşmamış kişileri ilgilendirmediğini görüyorum. Şu an Türkiye’de 3 ila 6 bin arasında SSPE hastası olduğu tahmin ediliyor. Ölümcül hastalığın sebebi kızamık virüsü, vücuda yerleşen virüs yavaş yavaş ilerleyerek beyne ulaşıyor. Santral sinir sistemini tahrip ederek hastayı bitkisel hayata sokuyor. Bu hastalık genelde 6 ila 12 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. İki yaşından önce kızamık geçiren çocuklarda görülüyor. Görülme oranı 300 binde bir. Ama Türkiye’de bu oranın özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 20 binde bire kadar indiği ileri sürülüyor. Hiç aşılanmayanda risk 20–30 kat yükseliyor. Her geçen gün hasta sayısı artıyor. Peki neden? Batılı ülkelerde hemen hemen hiç rastlanmayan bu hastalık Türkiye’de niye yaygınlaşıyor?

Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde aşı oranlarının düşük olması sebebiyle kızamık aşısı olmayan çocuklarda SSPE hastalığı görülmeye başlandı. Hastalık Doğu ve Güneydoğu illerinde her 20 bin çocuktan birinde görülüyor. Türkiye’deki mevcut hastaların yüzde 80’ni Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde olduğu iddia edilmektedir. Şu ana kadar Diyarbakır'da 200, Batman'da 100, Şanlıurfa’da 150 ve Gaziantep'te 100 hasta bulunuyor. Her ay mutlaka 2-3 hastayı kaybediyoruz. Sadece Diyarbakır'da 1.5 yıl içerisinde 30 çocuk hayatını kaybetti.
Kemer sıkma politikası kapsamında 1987’de başlayıp, 1998’de sona erdirilen tek doz kızamık aşısı yüzünden olduğu ileri sürülen ölümcül SSPE (Subakut Sklerozan Panensefalit) hastalığından dolayı yaşamını yitirenlere karşı o dönemin yöneticilerinin hiç mi içini sızlatmıyor. Öyle bir toplum haline geldik ki ekonomik sıkıntılarda yapacağımız tasarrufun içine hayatımızda katabilecek kadar zalim kişiler tarafından yönetildik. Dünya Sağlık Örgütü, 1998'de kızamık aşısı dozunu birden ikiye çıkardı. Ama o sırada Türkiye krizde olduğu için Sağlık Bakanlığı aşı ithal edemedi ve çocuklara tek doz aşı vurulmaya devam edildi. Eksik aşı ise bilimsel adı Subakut Sklerozan Panensefalit (SSPE) olan ölümcül bir hastalığa yol açtı.
Bu tespiti Dünyadaki saygın sağlık kuruluşları iddia etmektedirler bence bu oldukça ciddi ve dikkate alınacak bir iddiadır. Ben şahsen o dönemde bu ülkeyi yönetenlerden biri olsaydım çıkar böyle büyük bir iddianın karşısında ya inkâr ya da itiraf ederdim. Ama bakıyorum kimsenin kılı bile kımıldamıyor. Burada bir suiistimal gibi bir olasılık yok mu? Allah aşkına bu ülkenin adli organları, sağlık kurumları ne yapıyor? Bu hastalıkla ilgili olarak Diyarbakır’da bir dernek kuruldu bu dernekten kaç kişi haberdar? Geçen yıl bu derneği örgütleyen Av. Zeynep KILIÇ ile tanışma şansım oldu. Bu gönüllü ve sorumlu insanların yanında sağlıkçılarında olması gerekmezmiydi. Sadece bu hastalığın mağdurlarını mı ilgilendirir bu konu. İllaki birebir hastalıkla muhatap olunca mı bu insanların yanında olacağız.
Burada 6 bin kişinin ölümü beklediğini ve bu güne kadar yüzlerce insanın öldüğünden bahsediyoruz. Bu sayı hiç mi dikkat çekmiyor. En sıradan konuları bile saatlerce, günlerce ve hatta aylarca her türlü platformlarda tartışan yöneticilerimiz, aydınlarımız, sanatçılarımız nerede? Bu tür insanların dikkatini çekmek için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor. Ayrıca bu hastalığa karşı yöneticilerin bu kadar ilgisiz kalmasından dolayı halkın arasında farklı nedenlerle uygulanmış bir yaptırım olması fikrinin yerleşmesinden önce çıkıp birinin doğruları açıklaması gerekmiyor mu? İnsanlarımız farklı fikirlere sahip olmadan evvel bu işin her derecede sorumlularının çıkıp açıklama yapmaya ve bu çocuklarımızla mevcut sıkıntıları paylaşmaya davet ediyorum.
Sevgiyle Kalın

Şükrü ADANIR
OSGİAD Genel Sekreteri

25 Kasım 2007

GÖRÜNEN KÖY...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2007 yılını geride bırakmak üzereyiz. Dünya daha çok demokrasi, daha çok insan hakları, daha çok sosyal refah, daha çok ekonomik ve teknolojik düzeyden bahsederken biz yüz yıla aşkındır ayaklarımıza takıp peşimizden sürükleyip getirdiğimiz ve olmazsa olmazlarımız arasına soktuğumuz basit ve sıradan şeylerle uğraşmaktayız. Evet basit ve sıradan şeyler. Basit ve sıradan olan şeyleri yenemediğimiz sürece dünyanın peşinden koştuğu şeyleri menzilimize girmesi mümkün görünmemektedir. Bu ülkede yaşayan herkesin bir birini tanımadığı sürece güvenmesi mümkün kılınamaz. Herkes kim olduğunu ve ne yapmak istediğini yaşadığı topluma rahatça ifade edebilirse bir birimizi tanıyabiliriz. Yoksa bir birimiz ile alakalı tahminden öteye gidemeyeceğimiz gibi söyleyeceğimiz her şeye de şüphe ile bakarız. Tanıma insanın kendisiyle başlamalı, biz kendimizi ne kadar tanıyoruz. Kendimize karşı ne kadar doğruyuz. Bu soru ile başlarsak işe en azından kendimizi tanımakla başlamış oluruz.

***
Dünyadaki değişim hızı çerçevesinde şüphesiz bizlerde ülke olarak bundan payımızı almaktayız, bu olumlu değişimden aldığımız paya baktığımızda dağılım eşit şekilde olmaktadır. Tamam, belki kalkındığımızı hissedebiliyoruz ama istatistik verilere baktığımızda yine bölge olarak en alt sıralardayız. Bu değişim bölgeler arası gelişmişlik farkı dikkate alınarak dağıtılmıyor. Geçen gün 2007 yılında dağıtılan teşvik kredileri ve kalkınma verileri açıklandı, yine bölge olarak sonuncuyuz. Bu verileri artık açıklamak istemiyorum çünkü bu bizi motive etmediği gibi, umudumuzu kırmaya başladı. Bu işten sorumlu olanlara bunu sorduğumuzda verdikleri cevap; Boyumuz uzun ama yorgan kısadır. Yukarı çeksek ayaklar, aşağı çeksek başımız dışarıda kalmaktadır. Bazen "ortalayalım derken biraz aşağıdan, biraz da yukarıdan ama bu sefer de ikisinde birden açık verilmektedir. Ekonomi dilinde bu iki açık kısaca cari açık ve bütçe açığından oluşmaktadır. Yıllardan beri sorunu kökten çözemediğimiz için bu açıklara katlanmaktayız ancak sonunda zorunlu bir şekilde krize girmekte, ardından da (ve çoğu kez bir IMF programı eşliğinde) "büzülmek" suretiyle yorganı yeterli hale getirmekteyiz.

***
Türkiye ekonomisi 2001 krizinde girdiği narkozdan büyük oranda çıkmış, ancak buna rağmen hala bekleme odasında müşahede altında tutulmaktadır. Güneydoğu ile ilgili kimse pembe tablolar çizmeye kalkmasın, yaptığımız araştırmalarda sosyal yaşantıda düzelme görünüyor gibi olsa da bu sadece vitrindir. Birde vitrinin arkasında olan kocaman mağazanın içine bakmak gerek. İşsizlik gittikçe artmakta, açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan insanlarımızın çığlıklarını şimdilik sadece geçici yardım ve asalaklaştırma politikaları ile kapatılması bunun bittiğini göstermez, bu yaraya sadece tampon yapmaktır. Operasyon yapılmadığı sürece yara patlamaya mecburdur. Daha önceden belirlenen büyüme hedefi nerede, gerçekleşmeler nerede? Ortaya çıkan bu sonuç, tabir yerinde ise ekonominin temel meselelerine "arabesk" bir yaklaşımı yansıtmaktadır. O da şudur, büyüme hedefleri gerçekçi bir şekilde belirlenir ve bu rakam tutturulmaya çalışılır. Altında kalınırsa bunun tedbirleri alınır, üstüne çıkılırsa da bu durumda ekonomi soğutulur. Bir başka ifade ile en azından "hedef büyüme ne kadar aşılırsa o kadar başarılıyız" yaklaşımı mesnetsizdir.Bu bağlamda yüzde 5 büyümesi planlanan bir ekonomi yılın ilk yarısında yüzde 15 büyürse, hele bir de yıl sonunda yüzde 10’larda kapatırsa, buradan ya programın hazırlanmasında, temel varsayımlarında ve/veya Türkiye’ye bakışta çok ciddi sıkıntıların olduğu sonucuna varmak gerekir, ya da bu büyüme son derece sakıncalıdır ve er geç bunun bir bedeli olur. Galiba Türkiye’de olan bu ikisin arasında bir şeydir. Artık büyümeden de korkar olduk, sonradan yaşayacağımız olumsuz bir sürpriz ile karşılaşabiliriz endişesi sardı bizdi.

***
Son zamanlarda bölge olarak edindiğimiz sevindirici haberlerden biride KOBİ kredilerinin alınabilirlik durumunun iyileştirilmesi ve Diyarbakır’ da Kredi Garanti Fonu temsilciliğinin açılması. 10–11 Kasım tarihinde gerçekleşen KOBİ Fuarı’nda katılımcıların ziyaretçilere konu ile ilgili açıklamaları sevindiriciydi. Buda umudumuzun devam ettiğini hissettirdi bize. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru proje ile iş hayatına atıldığı takdirde ücretsiz hizmet veren KOSGEB, GAP GİDEM, İGEM ve benzeri kurumlardan temin edilecek Ar-Ge desteği ile sonuca gitmenin mümkün olduğu görülmektedir. Kafanızdakileri artık projeye dökmenin zamanı gelmedi mi?, bence geldi, çünkü bu zaman, doğru zamandır.
Sevgiyle Kalın.

Şükrü ADANIR
OSGİADGenel Sekreteri